Atatürkçülük Nedir?

Murat Belge ile fikirlerimiz hiç bağdaşmaz. Ama, eğer biraz çetrefil, dolambaçlı cümlelerini doğru anlamışsam, Kemalizm ve Atatürkçülük konusundaki görüşlerimiz galiba çakışıyor. Atatürk’ün ölümünden sonra yapılan yorum ve yakıştırmalarla bu kavramlar, Atatürk’ün de murad ettiği anlamları kaybetti ve sağlı sollu ideolojilere ve kutuplara çekildi. KEMALİZM sert bir Jakobenizmin karşılığı oldu. ATATÜRKÇÜLÜK de, hangi niyete “yenilirse” veya hangi görüşe hizmet ederse o oluyor!

ataturkculuk 300x209 Atatürkçülük Nedir?

Atatürkçülük Nedir?

Atatürk’ten bezdirmek
Belge’den ayrıldığım esaslı bir nokta, mesela 12 Eylülden sonra Atatürkçülüğün veya Atatürk düşüncelerinin aşırı sol ideolojilere karşı kullanılmasını yadırgaması… Atatürkçülük eğer doğru anlamda telkin edilebilirse, köktendinciliğe ve aşırı sola karşı da etkili bir panzehir olabilirdi ve hâlâ olabilir.
Tabii büyük hata, her fırsatta her cümlenin başında, içi boş Atatürk anmaları ile yeni kuşakların Atatürk’ten bezdirilmesi ve özellikle, 10 Kasımları, Atatürk’ün ruhunun yaşadığı unutularak, O’nu bir ağlama ve dövünme duvarı haline getirmek olmuştu.
Solcuların Nazım Hikmet başta olmak üzre Mustafa Kemal Atatürk anlayışları da ilginçtir. Bugün bile ‘68’liler Vakfının “Mustafa Kemal Yürüyüşleri” bu görüş veya yorumu yansıtıyor. Solcularımıza göre, kalpaklı veya sonradan yakıştırma bir Stalinvari başlığı ile, Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşında -ve Atatürk olana kadar- kahramanlarıdır ama ondan sonra revizyona tabi tutulmuştur. Çünkü Türkiye’yi komünist ve Sovyet peyki yapmamıştır. Bunu hiç affedememişlerdir. ‘68’liler Deniz Gezmişler vs. Bağımsızlık der ve “Yaşasın Mustafa Kemal” derlerken, giderek “Yaşasın Marks, Engels ve Lenin diye Yaşasın Türk Kürt halkları” diye bitirirler ve orada biterler!

İdeoloji değil
Murat Belge’nin dile getirdiği bir hakikat var; ne Kemalizm ne de Atatürkçülük, statik bir dogma veya ideoloji değildi. Belki bunun için de türlü şekillerde yorumlanmaya ters uçlara çekilmeye müsaitti.. Ama, paradoks olacak, asıl üstünlüğü de burada idi.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK düşüncelerinin ve kurduğu Cumhuriyetin, yaşadığı dönemdeki “izmler” gibi dogmatik bir ideolojiye dönüşmesine bilinçli bir şekilde karşı çıkmıştır.. Gerek sol kadro hareketinin gerekse Recep Peker’in CHP’ye faşizme yakın bir muhteva vermesine engel olmuştu.
Belge, kadro hareketinin öncülerinden Yakup Kadri’nin Atatürk’e “CHP bir İnkılap partisi olarak bir ideolojıye, bir doktrine dayanmadan yürüyemeyeceğini” söyleyince, Atatürk’ün cevabı çok anlamlı ve vizyonludur: “İşte o zaman donar kalırız”
Atatürk düşüncelerini orada dogmatik bir şekilde “dondurup kaldırmak” istemedi. Çünkü gerek Faşizmin gerekse Komünizmin mukadder akıbetlerini biliyordu. Hareketini geleceğe ve gelişmelere açık bıraktı.

Atatürkçülüğün esasları
Eğer Atatürk düşüncelerinin bir zübdesini çıkarmak gerekiyorsa. Bence bunlar şunlardır: Çağdaş uygarlık seviyesine çıkmak direktifinin hemen yanı başında ve belki daha anahtar olarak “Hayatta en Hakiki Mürşidin Bilim Olduğu” sözü. Milli Egemenlik ilkesi ve de millet ve milliyetçilik konseptini simgeleyen, özetleyen “Ne Mutlu Türküm Diyene” konseptidir. Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü belli bir ideolojiye hapsetmek veya çeşitli şekillerde yorumlamak yerine, O’nu hem pragmatik hem de engin düşünceli bir devlet adamı olarak hatırlamamız ve izlememız gerekiyor.
Düzeltme: Dünkü yazımın son paragrafı “Şimdi, asıl onlar gibi uzak görüşlü, devlet adamlarının hasretini ve kaht-ı ricalın acısını çekiyoruz!” olacaktı. Düzeltir okuyucularımdan özür dilerim.

Atatürkçülük Nedir?” üzerine 3 düşünce

  1. AB üyeliği ve Atatürkçülük
    1843 yılından beri yayınlanıp, dünya medyasında büyük saygınlığa sahip bulunan İngilizler’in ünlü haftalık “Ekonomi Politika” dergisi The Economist’in Türkiye ile ilgili ve fakat derginin seviyesine yakışmayan -bazı yazılar yayınladığını biliyor ve bu durumun Türkiye aleyhtarı bazı merkez veya muhabirlerin tutumundan kaynaklandığını zannediyorum. Nitekim aynı derginin 18 Aralık 1999 sayısında yayınlanan “Ankara” mahreçli “Atatürk’e Veda mı?” başlıklı bir yazıda, Yeşiller’in Avrupa Parlamentosu’ndaki üyelerinden ve 1968’lerin anarşistlerinden olan Daniel Cohn-Bendit’in “Türkiye’nin AB’ye katılması Kemalizm’in Türkiye’de sona ermesini ifade edebilir” tarzındaki- ve The Economist’in kalite ve seviyesine yakışmayan saçma bir beyanına rastlanmaktadır.
    Öyle anlaşılıyor ki hem Daniel Cohn-Bendit hem de Bendit’in bu beyanına yer veren derginin Ankara muhabiri “Atatürkçülük-Kemalizm”in ne olduğundan habersizdir. Zira Atatürkçülük hakkında ufak bir fikri olsaydı, Atatürk’ün liderliğinde memleketimizde kabul edilen inkılâp kanunlarıyla Batı’nın ortak medeniyetini paylaşmaya talip olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, özellikle bu nedenle daha sonraki yıllarda Avrupa Konseyi’ne ve NATO’ya alındığını hatırlar, bugün ise Türkiye’nin AB adaylığına kabulünün ve daha sonra gerçekleşecek olan Tam Üyeli’ğinin alt yapısını yani temel şartlarını yine Atatürkçü Düşünce Sistemi-Kemalizm’in oluşturduğunu kavrardı.
    Gerçekten Mustafa Kemal, toplumumuzu, çağını çağdaşça yaşamaktan alıkoyan ve milletlerarası ilişkilerde zorluklar ve karışıklıklar çıkaran engellerden kurtarırken, Türkiye’yi Batı’ya yaklaştıran kadın-erkek eşitliği, kıyafet, saat, takvim milletlerarası sayı, Türk harfleri, milletlerarası ağırlık ve uzunluk ölçüleri, hafta tatili, eğitimin birleştirilmesi ve soyadı gibi büyük değişimleri gerçekleştirmiş, insan hakları ve hukuk sistemi konusunda Türkiye’yi 20. yüzyıla taşımış bir liderdir. Milletini bağımsız yaşama ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırma temel hedefine yönelik Atatürk İnkılabı veya Kemalizm, ülkenin İstiklâl Savaşıyla “Kurtuluş” aşamasını gerçekleştirdikten sonra, Cumhuriyet ilânı ve diğer köklü reformlarla “Kuruluş” aşamasını aynı başarı ile yürütmüş ve bunları yaparken de, Batı’nın vatanperverlik, millî egemenlik, laiklik ve akıl ile bilime bağlılık gibi ilkelerine sadık kalmıştır. Öyle ise Kemalizm’in hangi ilkesinin veya uygulamasının Batı’nın temel değerlerine aykırı olduğunu kim ve nasıl iddia edebilir? Ayrıca, Atatürkçülük statik değil, dinamik bir düşünce sistemi olduğuna göre, diğer Avrupa ülkeleri gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de AB kriterlerine kolaylıkla uyacağı ortadadır. Zira “Atatürkçülük” 20. yüzyılın ve 2. milenyumun en başarılı ‘sosyal’ ve ‘siyasal’ değişim projesini oluşturmaktadır.

    AB, Silâhlı Kuvvetler ve Atatürk

    Avrupa Birliği ile uyum çalışmaları gecikiyor, çok gecikiyor. Dolaylı birtakım bahaneler oluşturulmak isteniyor. Birisi, Silâhlı Kuvvetler’in bazı çekinceleridir.
    Silâhlı Kuvvetler, AB’ye taraftar olduğunu beyan etmiştir. Bazı hususlarda hükûmeti uyarması tabiidir. Türk subayı, karakteri icabı, yenileşme hareketlerimizde daima baş çekmiştir. Türkiye’yi muâsır medeniyet seviyesine ulaştıracak, Türk’ün kaderini olumlu yönde değiştirecek, devletin sınırlarını tam güvence altına alacak çok büyük bir projeyi engellemesi bahis konusu bile değildir.
    Silâhlı Kuvvetler’in elbette fikri alınır, alınmalıdır. Bu hususta uyum şarttır. Asker, bu uyumu gösterir. Ancak, istemediği kişiyi yargı yoluyla da olsa zorla görevlendirmesini talep etmek gibi, zorlamalar gerekmez. Bir kişi, istenmediği yerde zaten huzurunu ve fonksiyonunu yitirir. Devlette veya özel sektörde her kuruluş, çalışacağı kişiden belli standartlara uymasını bekler. Bu hususta devleti zora düşüren acayip yargı kararları çıkabilir, vaktiyle örneklerini gördük.
    Avrupa Birliği’nde uygulama ne ise o olacaktır. Sözün kısası budur. Bizim devlet yapımıza ve millet anlayışımıza en çok Fransa uyar. Zaten Türk Yenileşme Hareketinde 200 yıldan bu yana en çok Fransa örnek alındı. İngiltere örnek alınsaydı daha iyiydi fikrindeyim ama, tarihî gelişmeleri tersine döndüremeyiz. AB üyesi Fransa’daki birçok uygulama, bugün de bizim için en iyisidir.
    AB standartlarını, teokratik devlet veya dini siyasete sokmak için isteyenlere gelince, AB normlarında buna cevaz yoktur. Bu hususta heveslenmemek ve ümitlenmemek gerekir. Din üzerinde sınırlamalar varsa kaldırılır, o kadar. Ama en ileri ülkelerde bile bugün, marjinal çizgide teokrasi, komünizm, faşizm, ırkçılık gibi antidemokratik akımların taraftarları mevcuttur. Bunlara karşı sinirlenmemeyi, onların da vatandaş olduklarını unutmamayı öğrenmeliyiz.
    Atatürk’ü 1938’de dondurarak algılayan, ilerisini ve günümüzü göremeyenlere gelince: Atatürk, her yıl yeni atılımlar yapmıştır. Yaşasaydı çoktan AB üyesi idik. Portekiz ve Yunanistan’ın gerisinde kalmamız havsalasına bile sığmazdı. Romanya ve Bulgaristan’dan sonraya kalacağımızı söyleseler, Atatürk’ün nasıl tepki göstereceğini tasavvur edebiliyorum. Siz, edebiliyor musunuz?

  2. Atatürk ve Atatürkçülük
    Zaman zaman kullandığım bir fıkra vardır… Sefere çıkmaya hazırlanan bir geminin kaptanına, üç kişi tayfa yazılmak için, başvurmuş.. Kaptan, birinciye, ne gibi bir becerisi olduğunu sormuş. Tayfa adayı “Ben” demiş “Uzağı gayet iyi görürüm”… Kaptan “Tamam, işimize yararsın” demiş ve adamı almış. İkincisi ise, “Ben uzağı gayet iyi işitirim” deyince onu da, işe yarayacağı için almış… Üçüncü aday, “Benim ara sıra canım sıkılır, ama bunlardan ayrılamam” diye cevap vermiş. Kaptanın iyi tarafına gelmiş, “Haydi sen de gel bakalım” demiş… Günlerce yolculuktan sonra, yeni tayfalardan biri Kaptan’a koşmuş.. “Kaptan, kaptan gördüm!” demiş.. “Neyi gördün?”.. “Binlerce fersah ötede bilmem ne padişahının kızı gergef işliyor!” diye cevap vermiş.. Öteki tayfa da, seyirtmiş, “Doğru söylüyor, kaptan” demiş. “İşittim, kız gergefi yere düşürdü.” Bu sefer, üçüncü tayfa yaklaşmış, “Kaptan” demiş “Hani benim ara sıra canım sıkılır demiştim ya…işte bu heriflerin laflarına canım sıkılır!”…
    Teşbihte hata olmaz; ama bugünlerde Avrupa Birliği ve üyeliğe “adaylığımız” konusunda öyle ahkam kesiliyor ki, canımın sıkılmaması imkansız!
    Benim asıl canımı sıkanlar, 70’lerde, NATO’ya, Avrupa’ya ve Amerika’ya “hayır” diyerek “özgürlük” diye özgürlükleri tehdit edenlerin ve Türkiye’yi az kalsın Sovyetler’e uydu yapacak olanların, ülkemizi allak bullak eden ünlü ‘68’lilerin, şimdi Avrupacı-Amerikancı kesilmeleri ve yıllardan beri, Türk Devleti’ne, milletine sahip çıkan biz milliyetçileri ve vatanperverleri, Avrupa Birliği’ne bu haysiyet kırıcı koşullarla üye değil “üye adayı” olmayı kınıyoruz, milli egemenliğimizin bağımsızlığımızın Avrupalılar tarafından paylaşılmasına, ipotek altına alınmasına itiraz ediyoruz diye çağdışı olmakla, “beşparalık akıl sahibi” olmakla ve sıkı durun, “Kemalist” olmakla suçlamaları…
    “Laiklik” tehlikeye düşünce “Atatürkçülük” diye mangallarda kül bırakmayanlar şimdi, “Atatürk sağ olsa idi ne derdi, ne yapardı?” diye sorunca, ne diyorlar, biliyor musunuz? Gene sıkı durun, “Artık Atatürk’e takılı kalmak doğru değil; zaman ve şartlar değişti” diyorlar..
    “Milli Devlet” Atatürk’ün kurduğu ve gençliğe emanet ederek, “ilelebet payidar olacağını” ümit ettiği TC Devleti, hiç kuşkusuz “Üniter ve Milli Devlet” idi. Şimdi TV’lerde AB ve Globalizm karşısında bunların kadük olduğunu açıkça söylüyorlar.. Yani, bu sahte ve seçmeci “Atatürkçülere” göre “Atatürk ve Atatürkçülük” dönemi artık sona ermiş ve Avrupalılık dönemi başlamıştır. Atatürkçü Düşünce Derneği’ne ihbar ediyorum!.. Doğru, çağdaş uygarlık düzeyine erişmemiz muhakkak gerekli ama, şeref, haysiyet ve mutlak bağımsızlık gibi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının uğrunda mücadele ettikleri ilkelerden vazgeçmemek koşulu ile!

    NE FARK VAR
    Aynı kişiler, “şimdi Avrupa’nın parasına desteğine ihtiyacımız var, artık kendi başımıza ayakta duramayız” diyorlar. Aynı şeyleri, 1919’da 1920’de de gaflet sahipleri İstanbul’daki hainler ve işbirlikçiler söylemişlerdi. Ancak o zaman Türkiye, bugünkünden çok daha fakir, çok daha yalnız ve “Orduları dağıtılmış, tersane ve kalelerine girilmişken” ve tünelin ucunda en ufak bir ışık yokken dahi Mustafa Kemal ve arkadaşları bağımsızlık için mücadeleyi seçtiler ve de başardılar.. Bugün Türkiye 1918’dekinden, 1920’dekinden, başka seçenekleri olan çok daha güçlü bir ülke… O eski yıllarda bazı vatanperverler (mesela Halide Edip, Bekir Sami, Kara Vasıf, Ahmet Emin Yalman) bile bugün ileri sürülen gerekçelere benzer gerekçelerle, “Hiç olmazsa Amerikan mandasının altına girelim. Bu ehveni şerdir” diyorlardı. Kara Vasıf Bey Meclis’teki konuşmasında, “Dört yüz ila beş yüz milyon borcumuz var… Bu parayı kimse bize bağışlamaz… Bize bunu ödeyiniz diyeceklerdir.. Halbuki bizim gelirlerimiz bunun faizine bile yeterli değildir… Onun için güç durumda kalacağız…bağımsız yaşamaya malî durumumuz elverişli değildir.. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz?.. Onlar uçakla havada uçuyorlar biz henüz kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Onlar savaş gemisi yapıyorlar biz hâlâ yelkenli gemi bile yapamıyoruz. Bu şartlar altında bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi bölüşürler!” Ama Mustafa Kemal, “Ehveni şer, şerlerin en kötüsüdür” diyor ve kendi mücadele arkadaşlarının “Amerika’nın mandası altına girmek” baskılarını, en güç koşullarda, reddediyordu. Sonra Lozan’da, İsmet Paşa da, “Bize muhtaç olacaksınız para için kapımıza geleceksiniz” diyen mağrur Lord Curzon’a, artık karşılarında yepyeni bir Türkiye olduğunu hatırlatıyordu.

    NASIL ANLATAYIM?
    Ama, şimdi ben, aynı ilkelerin varit olduğunu, “şerlerin ehvenini” ve “ev ödevlerini kabul edemeyeceğimizi” bizi “beş paralık akıl sahibi” olmakla suçlayan, 1970’lerdeki mazisinde, cebinde polislere atamadığı iki bomba bulunan Hasan Cemal kardeşime nasıl anlatayım?.. Hatta milli şeref ve haysiyetin anlamını, milli devletin asla ölmeyeceğini aynı kökten gelen eski Mao’cu, Aydınlıkçı ve şimdiki “Avrupacı” taifesine nasıl anlatayım? Hele Avrupalılar’a nasıl anlatayım.
    Bir şey daha söylemeliyim; eğer rahmetli Ahmet Taner Kışlalı sağ olsa idi, eminim o da benim gibi aynı ilkeleri savunur Kemalist tavrını koyardı!.

    EVET CANIM SIKILIYOR…
    Evet benim canım çok sıkılıyor; bizlere akılsız, çağdışı diyen ve mücadelemizin sandıkları gibi her ne pahasına olursa olsun statükoyu muhafaza etmek olmadığını anlamak istemeyen adamlara canım çık sıkılıyor. Hasan Cemal “Berlin Duvarı çoktan yıkıldı” diyor. Acaba unuttu mu ki, o, bu davarın karanlık tarafında iken biz özgürlükler tarafında idik ve hâlâ da öyleyiz! A. K.

    GÜNÜN FİKİR KIRINTISI
    “Şurası gözönünde tutulmalıdır ki, memleket ve milletin alın yazısı üzerinde, Amerika veya herhangi bir devletle anlaşmaya yetkili olabilecek bir hükümet, ancak milli egemenlik ilkesini kabul eden ve Milli Meclis’in varlığını benimseyerek buna dayanmayı gerekli sayan bir hükümettir.”
    Mustafa Kemal
    (Amerikan Mandası konusunda Kara Vasıf Bey’e Telgrafla verdiği cevaptan) Erzurum 19.8.1919

    “Konjonktürel” Atatürkçülük

    Ben, hiçbir ülkede, hiçbir millette, hatırası, daha doğrusu “mevcudiyeti”, onunki kadar dayanıklı ve canlı kalabilmiş başka bir lider bilmiyorum. Bence, bunun sebepleri çok, ama başlıcaları; Türkiye’nin bağımsızlığını kazandıran muzaffer bir komutan, sonra da, köhnemiş bir ortaçağ ülkesini, köklü reformlarla, çağdaş uygarlık düzeyinin eşiklerine taşımış bir “inkılapçı” (kasten “devrimci” demiyorum)… Ve de kendisini barışa adamış, uzak görüşlü bir devlet adamı olmasıdır. Ama. O’nun dehasını ve “mevcudiyetini” sadece 62 yıla değil, bunca yıl hatırasını, varlığını ve eserlerini yıkmak için içerden ve dışardan sarfedilen -sarfedilmekte olan- bütün gayretlere rağmen, “ebediyete akıp gidecek” birçok yıllar muhakkak, daha dayanacağının sebebini izah etmeye bunlar da yetmiyor…

    Atatürkçülük-Kemalizm
    Atatürk’e ve düşüncelerine karşı gayretlerin başında, onun düşünce ve ilkelerini, ATATÜRKÇÜLÜĞÜ”, önce “Jakobenizm”le eşit tuttukları KEMALİZM’den ayırmak “kurnazlığı”, sonra da, bunun, muz gibi, ne niyetine yenirse o olduğu şeklindeki “budalalığı” ve bazılarının da Atatürkçülüğü veya Kemalizm’i, kendi ideolojilerine uydurmak “işgüzarlıkları” vardı. Hepsi de Solcu olan bu işgüzarların bazıları, ideolojilerini Türkiye’de kabul ettirmek için Atatatürk’ü kullanmak istemişlerdir. Atatürkçülük’leri, kesinlikle samimi değildir. Samimi olan bazıları ise belki de iyi niyetle, Atatürk’ü ve ilkelerini kendilerine -sola- uydurmaya, çalışmışlardır. Her ikisi de kökünden yanlıştı; çünkü Atatürk, bütün hayat ve eserlerinde solculuğu ve komünizmi reddetmişti.
    Bazıları da var ki, Atatürk onlar için, bir yere kadar -İstiklal savaşını kazanana kadar- makbul, ama sonra yanlışlar yapmış bir liderdir. Mesela Çetin Altan’ın, Atatürk’ten, ısrarla “Gazi” diye söz etmesinin altında yatan maksat budur. “68’li, 70’li yıllarda” Deniz Gezmiş vb “devrimci” teröristlerin “Devrimlerine” “Mustafa Kemal”i (Atatürk’ü değil) alet etmek isteyenlerin, O’nun belirli kalpaklı bir portresini kullanmalarının sebebi de bu idi. Sonraları sloganlarından resmi de “Mustafa Kemal” adı da silinecek ve bu aynı gençler “Yaşasın Devrim, yaşasın Marks-Lenin ve yaşasın Kürt-Türk halkları” diye bağıracaklardı!

    Bugünkü durum
    Velhasıl bugün, hâlâ çeşitli “Atatürkçülükler” ve “Atatürkçüler” var!.. Solcu “Atatürkçüler”, sahte, sanal ve oportünist “Atatürkçüler”, profesyonel “Atatürkçüler” vesaire…
    Pek içtenlikli ve samimi bir Atatürkçü olmadığını tahmin ettiğim, “bilge” köşe yazarı Taha Akyol da yeni bir Atatürkçülük türü icat etmiş: “Konjonktürel Atatürkçülük”…
    “Konjonktürel” kelimesinin Türkçede en yakın lügat karşılığı “ahval ve şeraite, zamana göre (değişen)” demek.. Bu, Atatürk’ün dürüst pragmatizmine, gerçekçiliğine “konjonktürel” gibi, her etki altında kolayca değişebilecek, oportünizmi ve amiyane tabiri ile “eyyamcılığı” -günü gününeliği- çağrıştıracak bir etiket takmaktır, hem de, hele şu sırada, kapıyı türlü tehlikeli yönelimlere başta 2. Cumhuriyetçilere açmak demektir.

    Evrim ve pragmatizm
    Atatürk dogmatik, bağnaz değildi; eserleri ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti zamanın koşullarına göre muhakkak ki “evrim” geçirecektir. Geçirmektedir de! Mesela şartlar gerekince Başkanlık Sistemi kabul edilebilir. Ama bazılarının kafalarındaki II. Cumhuriyet asla!.. Üniter Devlet’ten vazgeçmek veya bu yola çıkacak kültürel özerkliği kabul etmek, dil birliğinden vazgeçmek, “Düşünce özgürlüğü diye irticaya taviz vermek de asla değildir!.. Ve hele Akyol’un artık modasının geçtiğini ima ettiği 6 ilkeden birinden “milliyetçilikten” vazgeçmek “katta”!
    Hem, nelerin konjonktürel nelerin kalıcı Atatürçülük olduğunu kin tayin edecek? AKYOL mu, Kopenhag Kriterleri mi? Bu sonuncusu tayin edecekse, Atatürk’ün, en kalıcı olması gereken bir ilkesinden yani “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir!” ilkesinden de vazgeçmemiz mi, veya altına parantez açıp “AB müsaade ettiği kadar” şerhini vermemiz mi gerekecek?
    Bana öyle geliyor ki, Atatürk’e ve düşüncelerine hiçbir zaman içtenlikle inanmamış olanlar, O’nu ve eserlerini başka türlü “devrim” veya gericilikle yıkamamış olanlar, şimdi “evrim” ve “Konjonktürel Atatürkçülük” safsataları ile yıkmak çabası içindedirler.

    Kuru leblebiler
    Geçenlerde The Economist dergisinde Atatürk ilkeleri, aynı düşünce tarzına göre, bir müzede muhafaza edilen Atatürk’ten kalmış bir avuç bayat leblebiye benzetilmişti; Avrupa Birliğine girebilmek için bu “kuru leblebilerden” kurtulmamız gerekeceği ima ediliyordu. Bu, “Konjonktürel Atatürkçüğün” de icabı olsa gerek!.
    Atatürkçülük ‘Resmî’ değil ‘Ulusal’ ideolojidir

    Bu yıl, 1919’da Mustafa Kemal’in liderliğinde başlatılan ve 1922’de zafere ulaştırılıp Cumhuriyetimizin temelini oluşturan Milli Mücadele’nin 80. yılını idrak etmemize rağmen, bazı aydınlarımızın ve özellikle “Türk Marksistleri”nin, Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyetin kuruluş ve gelişme ideolojisine doğru teşhis koyamadıklarını görüyoruz. Nitekim, bu kişilerin cevaplandırılması gerekli yanlış değerlendirme ve iddialarından birisi de ‘Atatürkçü Düşünce Sistemi’ veya onların deyimi ile ‘Kemalizm’in bir ‘Resmî İdeoloji’ olduğu tarzındaki beyanlarıdır.
    Bunlar Atatürkçü Düşünce Sistemine yamalamak istedikleri ‘Resmî İdeoloji’ iddiasını haklı çıkarmak için, İtalyan Sosyalist-Komünisti olan Antonio Gramsci (1891-1937)nin yayınlarından yararlanmağa çalışmaktadır. Bilindiği gibi Gramsci, Mussolini 1922’de Faşist Partisini kurup, 1923’te bütün diğer partileri ortadan kaldırarak ve Faşist Parti’nin tekelini ilan ederek, İtalya için Faşizmi Leninistlerin Sovyetler Birliğinde Hitlerin ise Almanya’da yaptığı gibi ‘Marksizm-Leninizm ile ‘Nasyonal Sosyalizm’i birer resmî ideoloji olarak ilan etmelerini takiben Mussolini’nin de, kendi ideolojisini geniş halk yığınlarına kabul ettirmek için ‘Resmî İdeoloji’yi ürettiğini ileri sürmüştü.
    Oysa Türkiye’de Mustafa Kemal, ne siyasi partileri tasfiye etmiş, ne de 1923’te kurulmasına önayak olduğu Halk Fırkasını hiçbir zaman ‘Tek’ ve ‘Resmî’ parti ilan etmediği gibi, 1924 ve 1930’da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu onaylamış ve hatta teşvik etmiştir. Mustafa Kemal’in, Sovyet, İtalyan ve Alman uygulamalarına itibar etmeyen ve Türkiye’de çokpartili rejimi amaçlayan bir lider olduğu konusunda, Maurıce Duverger ve Bernard Lewis gibi saygın siyaset bilimciler ve tarihçiler de hemfikirdirler.
    Bir ideolog olmayan ve bize Lenin, Hitler ve Mao gibi ne bir ‘Kutsal Kitap’ ne de ‘Resmi İdeoloji’ bırakmayan Atatürk, 1937’de TBMM’yi açarken: Memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak kişi ve kurumları oluşturmak görevini üniversitelerimize bırakmıştır. Bu ideoloji Atatürk’ün beyan ve aksiyonlarından oluşan Milli Egemenlikçi, akıl ve bilimci, yani resmî ideolojilerden farklı olarak totaliter ve dogmatik değil demokratik ve pragmatik olan ve çağımız siyaset biliminde ulusal modernleşme ideolojisi olarak adlandırılan Atatürkçü düşünce sistemidir. Buna kısaca ‘Atatürkçülük’ veya ‘Kemalizm’ de diyebiliriz.
    Ne var ki ‘Kemalizm’ deyince bundan sadece, 1927 ve 1931 CHP Kurultaylarında kabul edilen ve 1937 Anayasa değişikliğinde Anayasada yer alan Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik ilkelerini anlamamak, yani CHP’nin tek parti olarak 1937 yılında Kemalizmi ‘Altı Ok’a indirgeyen görüşünü benimsememek lazımdır. Zira Atatürkçülüğün, 1930’larda CHP’nin temel fikirlerini ve hedeflerini yansıtan ve o dönemde “Altı Ok” olarak adlandırılan bu ilkelerden başka, Milli Mücadele ve Cumhuriyetin temel görüşü olarak Milli Egemenlik, akla ve bilime bağlılık, yurtta sulh ve cihanda sulh, milli birlik ve beraberlik ve Türkiye’nin millet ve ülkesiyle bölünmezliği gibi başka ve önemli ilkeleri daha vardır.

  3. En Büyük Türk Milliyetçisi
    61. ölüm yıldönümünde Atatürk’ü anıyoruz. Atatürk, tarih ilminde İki Savaş Arası denen 21 yıllık dönem içinde (1918-1939) yetişen ve o dönemin özelliklerini taşımanın yanında kendine has karakter oluşturan belli başlı Devlet adamlarından biridir. Bu kişilerin çoğunluğu, devrin karakteristiğini yansıtan diktatörler, bir kısmı, gelmiş geçmiş en azılı diktatörlerdir. Çok azı, 20. asır tarihine müsbet değerlendirmeyle geçti. Çoğunun hâtıraları silindi, temsil ettikleri rejimler yıkıldı, şimdi lânetle anılıyorlar.
    Atatürk müstesnadır. Bugün de dünyada ve tarih ilminde müsbet, kapsamlı, büyük liderlerden biri sayılıyor. Ve artık tarih ilmi, Atatürk hakkındaki hükmünü değiştirmez. Yetiştiği ülke Türkiye’de ise getirdiği değerler muhafaza ediliyor. Hayatında olduğu gibi günümüzde de muhalifleri varsa da, milletin çoğunluğu onu en büyük millî kahraman sayıyor ve samimiyetle seviyor. Türk milletinin de Atatürk hakkındaki bu hükmünün değişmeyeceğini söyleyebilirim.
    Atatürk, bütün Türk tarihi çapında ileri gelen dâhîlerden biridir. Hem askerlik, hem dış siyaset, hem iç politika ve Devlet adamlığı bakımlarından dehâsı âşikârdır. Kendisinden epey önce başlayan Yenileşme (Osm. Teceddüd) hareketlerimize radikal bir hız kazandırdı ve Türkiye’nin çehresini olumlu yönde değiştirdi.
    Bu yenileşme hareketi bitmedi. Atatürk’ün hedef gösterdiği muâsır medeniyet seviyyesine (çağdaş uygarlık çizgisine) erişilemedi. Bu hedef için, milletçe çaba içindeyiz. Bir yerlere geldik, o çizgiye de mutlaka ulaşacağız. Bunun için, yalnız kendilerinin gerçek Atatürkçü olduklarını iddia ve ilân eden, bu büyük adamı milletin tamamından esirgeyip tekellerine alanların, Atatürk’ü 1938’de dondurmak tuzaklarından uzak duralım.
    Atatürk’ü anıyoruz. Ve hâlâ anlamaya çalışıyoruz. Gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi olan Atatürk’ü, bütün hamlelerinin hareket noktası durumundaki bu birinci vasfından ayırarak sunmak isteyenlerin şaşırtmacasına kapılmadan, O’nu doğru anlamak, 21. asır Türkiyesi için hayatî meselelerden biridir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>