İsrail devleti hakkında bilgi

“İsrail’in anayasası yok. Bu ülkede yaşıyorsanız mutlaka bir dine mensup olmak zorundasınız. Aksi halde ilerdeki yaşantınızda bir problemle karşılaşabilirsiniz. Mesela çocuklarınızın kimlik işlemlerinden tutun da okula kayıtlarına kadar.”

Yukarıdaki sözler Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jacob Kaider’e ait. İsrail’deki sosyal hayat hakkında bilgi verirken bakın daha başka neler söylüyor: “Bu ülke bir din devleti. Ama demokrasi her dinin güvencesi. Hangi dindenseniz o dinin kurallarını istediğiniz şekilde uygulayabilirsiniz. İhtilaflarda da mensup olduğunuz dinin mahkemesi sizin meselenizi çözüyor. Mesela Müslümansanız kadıya, Hıristiyansanız patriğe gidiyorsunuz. Bunun gibi.. “
Çöl ortasında şaşırtan refah! İsrail’in topraklarının yüzde 60’ı çölle kaplı. Araplar gibi petrol türünde tabii kaynaklara da sahip değiller. Üstelik bu topraklarda yıllardan beri süregelen savaş hali de var. Buna rağmen Batı Avrupa standartlarında bir hayat var. Şehirler pırıl pırıl. İntel, Microsoft gibi IT devleri tekno parklarını Hayfa’ya kurmuşlar. İnsanlar 21. yüzyıl medeniyetinin bütün nimetlerinden azami ölçüde yararlanıyorlar. Kişi başına düşen yıllık gelir 17 bin Amerikan dolarını geçmiş. Yine kişi başına düşen otomobil sayısı ise 3,5. Peki bu refah düzeyine sadece çalışkanlıkla mı ulaşmışlar. Elbette hayır. Asırlardan bu yana siyonizm emellerinden en ufak bir sapma dahi yaşamayan Yahudiler, 1948’de İsrail devleti ilan edildikten sonra “Jewish National Fund” adı altında bir “Yahudi fonu” kurmuşlar. İsrail dışında yaşayan zengin Yahudi iş adamları, ülkelerinin gelişmesi uğruna bu fona adeta dolar pompalıyorlar. İsviçre bankalarından hatırı sayılır bir gelir bu şekilde İsrail’e akıyor. Ayrıca ayni yardımlar da çığ gibi. Kullanılan ambülanslar bunun bir örneği. Her birinin değeri 100 bin dolar ve yüksek teknoloji ürünü cihazlarla donatılmışlar. ABD başta olmak üzere dünyanın her noktasındaki aktif yahudi lobileri, sağanak şeklinde yaptıkları bağışlarla İsrail Hükümeti’ne para harcatmıyorlar.
Bizim İMECE’miz onların KİBBUTZ’u İsrail kurulduğunda yerleşik düzenin kurulması ve ardından bölgesel kalkınmanın sağlanması maksadıyla ‘Kibbutz’ların kurulmasına karar verilmiş. Kibbutz, İbranicede grup anlamına geliyor. Kibbutzlar tıpkı bizde köylü dayanışmasını teşvik amacıyla kurulan İMECE’lere benziyor. Dünyanın birçok bölgesinde sürgüne uğrayan fakir Yahudilere Kibbutzlar da yer verilmiş. Ülke genelinde 250 ayrı Kibbutz kurulmuş. Kibbutzlarda bugün toplam 120 bin insan yaşıyor. Bu organizasyonun başına İsrail dışında yaşayıp da hali vakti yerinde olan siyonistler geçmiş.
Komünist mantıkla bir yere kadar… Kibbutzlar aslında komünist mantıkla çalışıyorlar. Kısaca anlatırsak “Verebildiğin kadar ver alabildiğin kadar al!” Yani yönetici de çamaşırhanede çalışan işçi de aynı maaşı alıyor, aynı masada yemek yiyor aynı makinede elbiseleri yıkanıyor. Her hizmetten kamusal mantıkla yararlanıyorsunuz. Yani ücretsiz. Başlangıçta hayata adaptasyonda önemli rol oynayan Kibbutzlar bugünlerde görevini tamamlamış gibi görünüyor. İsrail pazar ekonomisini benimseyip ülke kalkındıkça Kibbutz’lar önemlerini kaybetmişler. “İnsanlar daha çok sorumluluk alıp daha çok çalıştıkça neden daha fazla para hak etmediklerini sorgulamaya başlamışlar ve…” Kibbutzlara olan ilgi de giderek azalmış. Bugün sadece ülkenin yüzde 2’lik bölümü Kibbutz felsefesine göre hayatını idame ettiriyor.

Yıllardan beri devam eden savaş psikolojisi ve intihar saldırılarıyla her gün yaşanan ölüm tedirginliği halkın canına tak tedirtmiş. Şimdi Ortadoğu’da yediden yetmişe herkes barış istiyor. İsrail’de halk intihar saldırılarından dolayı adeta dışarı çıkmaya korkuyor. Turizm bıçak gibi kesilmiş. Sokaklar bomboş… İnsanlar kafeteryaya gitmekten bile çekiniyor. Otobüse binmek ise tamamen çılgınlık.. İnsanlar yaşadıkları panik duygusuyla adeta ülkelerinde ölüm cezasına çarptırılmış gibi..  İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın davetlisi olarak Türkiye’den 3 gazeteci arkadaşımla birlikte bu ülkeye gidiyoruz. 23 ülkeden toplam 27 gazeteci Dışişleri Bakanlığı’nın alt kuruluşu olan Mashav’ın düzenlediği ‘Toplumların değişiminde medyanın rolü” konulu 3 haftalık seminer için Hayfa’da buluşuyoruz. Tel Aviv Ben Gurion Havaalanı’na inerken daha tedirginlikler serisi etrafınızı sarmalıyor. Olağanüstü güvenlik tedbirleri, şüpheli bakışlar ve anlamsız sorular insanı bunaltıyor… Üniformalı güvenlik ekiplerinin yanısıra düzinelerce ‘sivil guard’lar etrafınızda arı gibi dolaşıp duruyor. Onları tıpkı filmlerdeki üçgen vücut yapıları ve siyah camlı gözlüklerinden kolayca ayırdedebiliyorsunuz. Havaalanındaki güvenlik tedbirlerinin sıradan olmadığını arkadaşım tuvalete gittiği zaman anlıyorum. Hemen yanı başımdaki sandalyeye bıraktığı el çantası tam 3 kez 2′şer dakika arayla sivil ekiplerin dikkatini çekiyor. Çantanın sahipsiz olmadığından emin olmak istiyorlar.   En büyük sorun güvenlik İsrail halkı için en sıradan olay güvenlik taraması. Halk tedirgin yaşamaktansa bezdirici güvenlik kontrollerine aldırış etmemeye alışmış. X-Ray cihazları İsrail’de hayatın bir parçası. Mağazaya mı gireceksiniz, kafeteryada arkadaşınızla bir çay mı içeceksiniz veya trenle şehre mi ineceksiniz… Mutlaka çok sıkı güvenlik kontrolünden geçmeye hazır olmalısınız. Kapalı mekanların tümüne girişte tepeden tırnağa aranıyorsunuz.  Hergün yeni bir intihar saldırısıyla irkilen İsrail’de en çok çocuklu aileler tedirgin. Gelen her bomba haberi adeta anne babaların yüreklerinde patlıyor. Sıranın kendi çocuklarına geldiği kaygısıyla içlerinde derin bir acı hissediyorlar. Daha sonra televizyon başında kimin ölüp kimin kaldığı öğreniliyor. Ülkede gün geçmiyor ki intihar saldırılarında ölenlerin cenaze merasimleri yayınlanmasın. Bu saldırıların ilk hedefi toplu taşım araçları.   Camp David’i arıyorlar Çok değil iki sene önceden bahsediyorum. İki yıl önce hem Filistinliler istedikleri gibi İsrail taraflarına serbestçe geçip çalışabiliyor, Yahudiler de Müslüman mahallelerinde rahatlıkla dolaşabiliyorlardı. Ama ne olduysa Camp David zirvesinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra oldu. İsrailliler bu konuda acımasızca Filistin Lideri Yaser Arafat’ı suçluyorlar. Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Masası Başkanı Jacob Keidar, “Camp David, barış için kaçırılan en büyük şanstı” diyor ve ekliyor “Barak, seçimleri kaybetmeyi bile göze alarak barışın sağlanması için Filistinlilere her şeyi verdi. Ama Arafat reddetti. Biz hâlâ Arafat’ın neden bu teklifi geri çevirdiğini anlayabilmiş değiliz. Şimdi Arafat pişman ama iş işten geçti. Zira Şaron yönetimi Camp David’i bir daha asla Arafat’ın önüne koymaz”   Bir eleştiri İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın gazeteciler için hazırladığı program her nedense tek taraflı planlanmış. Ortadoğu meselesinde taraf olan Filistinlilerle konuşma düşünülmemiş. Ayrıca beni rahatsız eden bir husus da programa bir cami ziyareti dahi konulmaması. Zira İsrail’de kaldığımız süre içinde kilise ve sinagog gezmekten yorulduk.   İlanla askerlik çağrısı Çarşı, pazar dolaşırken 18 yaşındaki gençlerin askeri üniformalara bürünmüş halde ellerinde gitar taşır gibi uzun namlulu silahları yüklendiklerini görüyorsunuz. İsrail’de erkekler ve kadınlar 18 yaşına geldiklerinde silah altına alınıyorlar. Erkeklerin ordudaki görevi tam 3 yıl, bayanlarınki ise 2 yıl sürüyor. Bu arada savaş karşıtlarının toplum içindeki sayısı her geçen gün daha da artıyor. Gençlerin bir çoğu “Kadın ve çoçukların öldürülmesine gönlüm razı değil. O yüzden askere gitmek istemiyorum.” diyor. Öte yandan muhafazakarlar ise gazetelere verdikleri ilanlarla halkı; çoçuklarını askere göndermeye davet ediyor. İşte Jerusalem Post’ta tam sayfa yayınlanan bir ilan bunu açıkça gösteriyor.   Onlar radikal! Siyah fötr şapkaları, kravatsız elbiseleri, şakak hizasından sarkıttıkları perçem saçları ve uzun sakallarıyla hemen dikkati çekiyorlar. Evet onlar, radikal Yahudiler; yani Ultra Ortodoks Jewish. 6.4 milyonluk İsrail’in yüzde 20′si radikallerden oluşuyor. Onlara göre Ortadoğu’da kalıcı barış, Filistinlilerin liderleri de dahil topyekün yerlerinden sürgün edilmesiyle sağlanabilir. Radikaller ayrıca; şimdiki İsrail hudutlarından başlayarak Mezopotamya’ya kadar uzanan bölgeyi (Yani Kuzey Suriye ve Türkiye sınırlarındaki Güneydoğu Anadolu Bölgesi de dahil) kendilerine vadedilen topraklar ‘Promised Land’ olarak görüyorlar. Belki de bu keskin düşüncelerinden olsa gerek radikallerin askere alınmaları yasak. Sağduyu sahibi çoğunluk onların askere alınmaları durumunda ellerindeki silahlarla çılgınlık yapabileceklerini düşünüyor. Nitekim geçtiğimiz yıl Mescid-i Aksa’da Cuma namazı sırasında radikal bir Yahudinin yaptığı toplu katliam bu düşüncelerinde ne kadar haklı olduklarını gösteriyor. Bazıları ise radikallerin askere alınmamalarını “siyonizme saygısı” olarak açıklıyor. İsrail vatandaşı olup da, askere alınmayan bir kesim de bu ülkede yaşayan Araplar. İsrail Dışişleri yetkilileri, hem kardeş kanı akıtmamaları hem de askeri stratejik bilgilerin paylaşılmaması noktasında İsrail vatandaşı Arapların askere alınmadıklarını açıklıyor.   Barak, tabuları yıkan adam İsrail’e geldikten sonra kiminle konuştuysam herkes Ehud Barak’ın Başbakan olduğu dönemdeki barış günlerini özlemle yâd ediyor. Onun için “tabuları yıkan adam” diyorlar. Çünkü ilk defa onun döneminde Filistin Devleti lafı ağza alınmış. Filistinlilere toprak verilmesi, Kudüs’ün çifte başkent yapılması ve müşterek yönetimi, sürgündeki Filistinli mültecilerin vatanlarına geri dönmeleri için yeni yerleşim bölgelerinin açılması gibi o güne kadar düşünülmesi dahi imkansız olan vaatler ilk kez İsrail kamuoyunda tartışmaya açılmış. Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Masası Başkanı Jacob Keidar’in “Gelecekte bir Filistin Devleti’nin kurulacağına inanıyoruz” sözleri İsrail’in bugün geldiği noktayı gözler önüne seriyor.   2. İntifadanın sebebi Şaron! Şaron ana muhalefet lideri iken Filistinlilere toprak verilmesi vaatlerine sert tepki göstermek amacıyla Harem-i Şerif’e zorla girdi. Oraya Müslümanlar dışında kimse giremiyor. Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın bulunduğu mukaddes yerleri Yahudilere açacağını söyledi. Şaron’un bu tavrı Müslümanlar arasında büyük infiale yol açtı. Ertesi gün Mescid-i Aksa’nın hemen öbür yüzünde olan ağlama duvarına gelen Yahudilere taş atıldı. Ardından İsrail askerleri Mescid-i Aksa’ya girerek 7 kişiyi öldürdü. İsrail’e yönelik közlenmiş olan öfke korları adeta kasten yeniden alevlendi ve bütün Araplar taşlı sopalı saldırılara kalkıştı.  …Ve ikinci intifada başladı.

Kudüs’te Kübbetü’s Sahra ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Harem-i Şerif’in hemen Batı yakasındaki duvar Yahudilerin Ağlama Duvarı… Romalılar Kudüs’ü yakıp yıktıklarında sadece bu duvar yıkılmamış. Yahudiler, bugün bu duvara bakarak geçmişi hatırlıyor ve siyonist duygularını pekiştiriyorlar. Ağlama duvarının, arka tarafı Harem-i Şerif olduğu için Müslümanların kontrolünde. Ve Yahudiler, Müslümanların bu duvarı yıkmaya çalıştığını iddia ediyor. Müslümanlar ise, Harem-i Şerif’in altının kazılarak Kübbetü’s Sahra’nın yıkılmaya çalışıldığını savunuyor.

Kudüs’te Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmemize Mashav yöneticileri can güvenliği gerekçesiyle izin vermiyor. En sonunda Kazakistanlı gazeteci arkadaşım Askar’la bir olup kafileden ayrılma riskini göze alıyoruz. Ve Yahudi güvenlik çemberlerini aşa aşa Mescid-i Aksa’nın kapısına geliyoruz. Kapıda Filistinli güvenlik güçleri bulunuyor. İçeriye Müslüman dışında kimse alınmıyor. Bizden de emin olmak istiyorlar. Filistinli görevli, ‘Fatiha sûresini oku’ diyor. Sarışın olmamdan olsa gerek sureyi  okuduktan sonra bu kez kim ve nereli olduğumuzu soruyor. Türk olduğumu belirtip ‘Kanuni’nin torunuyum’ deyince kapıdaki görevli sanki ‘En doğru cevabı’ almışcasına ‘bize sarılıyor’ ve “Te faddal (buyrun)” diyor. Ve Kübbetü’s Sahra ve Mescid-i Aksa bütün ihtişamıyla karşımda duruyor.
“Bize çekin gidin diyorlar” Harem-i Şerif’in içinde tur atan askerlere rastlıyoruz. Onların İsrail vatandaşı Müslüman Araplar olduğunu öğreniyoruz. Ve karşımıza çıkan ilk Filistinli’yle konuşuyoruz. Barış gelecek mi? Sorumuza “Yaser Arafat’la mı?” diye cevaplıyor. Ve devam ediyor; “Bize kalsa barış gelir ama barışı istemeyen Şaron ve Arafat’ın kendisi. Arafat’ı medya destekliyor ama halk nezdinde desteği yok. O kendini düşünüyor. Perişan durumdaki halkını değil” diyor. Açıkçası Filistin halkından Arafat’a yönelik bu derece sert tepki beklemiyordum. Ardından avluda oturmuş bir başka Arapla konuşuyorum. Birinci intifada kardeşini kaybetmiş. “İsrail, topraklarımızı işgal etti. Şimdi evlerimizi yerle bir ediyor. Bize çekip gidin bu topraklardan demek istiyorlar. Bu zihniyetle barış nasıl gelir?” Biz de Camp David’de kaçan fırsatı hatırlatıyoruz ama “Yahudiler hiçbir zaman çoğunluk olmadı burda. Osmanlı çekildikten sonra bütün dünyadan Yahudileri buraya taşıdılar. Oysa 3 milyon Filistinli 1967′den beri vatanından uzak sürgün yaşıyor. Onların gelmesini kabul etmiyorlar. Şaron ayrıca, Harem-i Şerif’i Yahudilere açmak istiyor. Camp David’te barış değil dikte yapılmak istendi” diyor.
Asıl konu mülteciler
Ortadoğu meselesinin çözümünde asıl kilit konu Filistinli mültecilerin vatanlarına dönmeleri hususu. İsrail devleti kurulduğu zaman vatanlarından zorla sürgün edilen onbinlerce Filistinli, 50 yılı aşkın süredir Ürdün, Suriye, Lübnan ve diğer civar ülkelerde ‘Mülteci’ konumunda yaşıyor. Filistin tarafına göre vatanlarından sürülenlerin toplam sayısı 3 milyonun üzerinde. Ancak İsrail tarafı bunun sadece 100 bin dolaylarında olduğunda ısrar ediyor. Ayrıca bugün bütün dünyanın ‘Katliam’ sesleriyle tanıdığı Cenin, Şatilla gibi mülteci kamplarında yaşatılan binlerce Filistinlinin geldikleri yerlere dönmeleri konusu da en büyük problemlerden biri olarak duruyor. Camp David zirvesinde Yahudiler, 100 bin Filistinliye yeni yerleşim bölgeleri açmayı kabul ettiler. Filistinliler ise; 100 bin değil 3 milyon kişinin vatanlarına geri dönmelerinin kabulünü ön şart koşuyor. İsrail’de 6,4 milyon kişi yaşıyor. Bunun 1.4 milyonu israil vatandaşı Araplar. Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde ise 3 milyon Filistinli yaşıyor. Yahudiler; İsrail’deki nüfus dengelerin Filistinliler lehine değişeceğinden dolayı kontolü elden çıkarmamak amacıyla bu şartı asla kabul etmiyorlar.
İsrail’i ele veren sözler Golan tepelerindeyiz. Şam’a uzaklığımız sadece 65 km. Bölge 30 yıldır İsrail işgali altında bulunuyor. Mashav’dan Yeşuha, yüksek bir tepenin üzerine çıkıyor ve eline aldığı taşı aşağıdaki vadiye doğru fırlatıyor. Taş civardaki köylerin eteklerine kadar gidiyor. “İşte bu tepelerden Yahudi köylerine tacizler geliyordu. İsrail bu yüzden Golan tepelerinde” diyor. Yeşuha’nın ağzından dökülenler aslında İsrail’in yayılmacı ve işgalci kimliğiyle çizdiği sınırlarını da ele veriyor. İşgal, ‘Yaptım oldu bitti’ mantığıyla açıklanmaya çalışılıyor.
Kudüs Belediye Başkanı: İsrail politik arenasında “Şaron’dan sonraki adam” olarak görülen Kudüs Belediye Başkanı Ehud Olmert’in makamındayız. Halktan aldığı güveni üç kez aynı göreve seçilerek ıspatlamış olan Olmert, aynı zamanda Camp David zirvesinde de baş müzakereciler arasındaymış. Samimiyeti ve politikadan arınmış tespitleriyle bakın Ortadoğu gerçeğini nasıl özetliyor Başkan, “Kudüs’te 200 bin Arap yaşıyor. Onlar bizim kardeşimiz. Artık halkımız, Araplarla içiçe yaşayacağımıza inanmalı. Kudüs onların da vatanı. Barış istiyorsak bu gerçeği İsrail’de yaşayan herkes kabullenmeli.

“Barış” hayal Peki ya bundan sonrası ne olacak? Kudüs Sefaretinde çalışan diplomatımız Levent Bilgen’e göre “Şu an için ‘Barış’ kelimesini ağza almak bile anlamsız. Çünkü İsrail ordusu Oslo Anlaşması’nda Filistin toprakları olarak belirlenen bölgeler de dahil tüm yerleşim birimlerinde kontrolü elinde tutuyor. Ordu, özellikle artan bu intihar saldırılarına engel olabilmek için gerekli gördüğü her yere operasyon düzenliyor ve çekiliyor. Yani Oslo diye bir şey kalmadı. Barıştan söz etmek hayalcilikten başka bir şey değil.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>