Hac ibadeti nasıl yapılır

O gün tarifsiz bir heyecan duyardık, sanki yola çıkan bizlerdik. Ak elbiseli hacı adayları ilan edilen vakitten saatler önce gelir, kalabalığı yara yara ilerleyen otomobillerin içinden eşe dosta selâm verirlerdi. Arkada bir manga çocuk. Camdan sarkanlar, çığlık atanlar, bayrak sallayanlar. Hangisi evden, hangisi komşu bilemezdiniz. Hoş, öyle bir ayırım yoktu, hepsi torundu.
Güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde kahveler boşalır, dükkanlar kapanırdı. Tüm şehir sökün ederdi. Simitçiler rekora gider, şerbetçiler bedeli hayrat sahiplerine yüklerdi. “Sebil!” çığlıkları duyulmaya görsün, onlarca veled üşüşürdü güğümlerin başına. Gençler otobüslerin üzerine çıkar, kırk defa kopmuş, elli kere düğümlenmiş urganlarla denkleri, sepetleri bağlarlardı. Hacı adayları yanlarına neler almazdı. Peynir tenekeleri, turşu bidonları, süzme yoğurtlar. Patates, soğan ve torba torba peksimet. Arabistan’ı ne sanıyorlardı bilmem, ekmeksiz kalmaktan korkuyor olamazlardı? Kim bilir, belki de son kuruşunu bile bilete yatıran gariplerin tek riyal harcayacak mecâlleri kalmazdı.

HAYDİ VAKİTTİR
Derken bir kıpırdanma olur, bir “Hakkını helâl et” cümlesi dolaşır dururdu. Hacca niyetliler el öptürmekten yorulurdu. Eş dost sabit kalemle karaladıkları sarı kağıtları yolcuların ceplerine sıkıştırırlardı. Üzerlerinde “şu kadar hatim, şunca Yasin-i şerif” yazardı ve duasının kutlu Ravda önünde yapılmasını arzularlardı.
Her seferinde kurbanlar kesilir miydi bilemeyeceğim, ama her seferinde bir hoca çıkar, dua ederdi. Ve nedendir bilinmez her seferinde de nefesleri titrer, “Efendimiz’e selâmlarımızı arzeyleyin” derken tıkanırlardı. Delikanlılar dudaklarını ısırır, kadınlar tülbentlerinin ucuyla yüzlerini kapatırlardı. Yaşlılar mı? Onlar açıktan ağlardı.
Derken marşlara basılır, motorlar uğuldardı. Kornalar kulak paralar, zemini sarsarlardı. Hacı adayları koltuklarına yerleşir, gülümsemeye çalışırlardı. Kalabalık, otobüsü öyle bir kuşatırdı ki, kıpırdayabilmek ne mümkün. Omuzlara alınan minikler buharlı burunlarını cama değdirir, nineler dedeler cam ardına ıslak buseler kondururlardı. Bu gürültüde kimse kimseyi duymazdı. Son mesajlar kaportaya vurularak geçilirdi. Hani mors alfabesi gibi.

TEKBİRLERLE TEHLİLLERLE
Ve nihayet bir polis arabası kalabalığı yarar, otobüsleri peşine takardı. Konvoy gözden kaybolduğunda tarifsiz bir hüzün çökerdi meydana. Kadınlar doya doya hıçkırmak için evlerine seğirtir, erkekler işlerinin başına dönerlerdi. Yaşlılar düşük omuz çökerlerdi oracığa.
Sonra… Sonrasını biliyorsunuz işte. Kara yolu ile hac kalktı ve kültür kitabımızda bir sayfa kapandı.
Şüphesiz binlerle kilometreyi bu gürültülü külüstürlerle katetmek kolay değildi. Sadece Arar kapısında geçirilen günler bel bükerdi. Ama işin tadı oradaydı belki. Öyle ya, bu insanlardan hangisi Mevlânâ hatırına Konya’ya gidebilmiş, hangisi uğrayabilmişti Urfa’ya. Halep’i, Şam’ı, Bağdat’ı, Kûfe’yi, Kudüs’ü ne zaman görebilirlerdi bir daha? Mescid-i Aksa’da namaz kılabilmek, Hazreti Ali, Hazreti Hüseyin Efendilerimizi ziyaret edebilmek az şey miydi. Dahası İmam-ı Azam, Cüneyd-i Bağdadi, Musa Kâzım ve Abdülkâdir-i Geylâni…
Yorgunluğa değiyordu yani.

Lebbeyk!
İnsanımız bir ömür Hicaz aşkıyla yanar. Ancak Haremeyn’e varanlar önce sıcakla, sonra izdihamla tanışırlar. İlk şaşkınlık kutlu yolculuğun irice bir dilimini eritip bitirir. Hoş hacılarımız ezik ve yaşlıdırlar. Kafileye uyar, denileni yaparlar. Zaman su gibi akar ve o hengamede birçok inceliği kaçırırlar ki, böylesi bir fırsatı tekrar yakalayabilmeleri zordur. Halbuki azıcık okuyanlar için mekânlar daha mânâlı, rüknler çok berraktır. Hacca niyetlenenlere faydalı olması dileğiyle.
Beyaz geminin ak saçlı yolcuları
Dün otobüsle hacı uğurlanan yıllardan bahsetmiştik. Abilerimiz koridorda önümü kesip “He valla öyleydi” dediler. Ne dersiniz bu nostalji muhabbeti tuttuğuna göre biraz daha uzatsak can sıkmayız değil mi?
Söze “Hiç unutmam” diye başlayayım da âdet yerini bulsun. Hiç unutmam hacı uğurlama merasimlerinin en görkemlisi Karaköy’de yapılır, o gün onbinler limana yığılırdı. Yine koşuşturmalar, yine yükler, denkler, kornalar. El öptürenler, alın öpenler, sarılanlar. Merdivenler, zincirler, makaralar. Nitekim halatlar alınır gemi hafifçe iskeleden ayrılırdı. Hacı adayları acemi erler gibi güverteye dizilir, gözlerini silerlerdi. O yıllarda çok Türk filmi seyrettiğimizden olacak parmak uçlarımıza dikilir ve taa belimizden büküle büküle “beyaz mendil” sallardık. Hani Yeşilçam artistlerinin yaptığı gibi.
Kaptan önce köşkünün camından görünür, sonra dümene geçerdi. Bir iki keskin düdüğün ardından gemi titrerdi. Binlerle beygirlik makineler yüklenirdi uskura. Sular bir anda köpürür ve vapur ilerlerdi. Büyüklerimiz ufacık olasıya kadar geminin ardından bakarlardı. Hepsinin de gözleri dalardı. Kah bir martı çığlığı ile silkinir, kah ıslanan yanaklarının farkına varırlardı. Ne kadar saklasalar da yakalardım onları “Aaa sen ağlıyor musun?” dediğimde titrek bir sesle hedef değiştirir “Görüyor musun bak” derlerdi “En son bacası kayboluyor. Demek ki dünya yuvarlak.” Dünya yuvarlaktı elbet, dönüp dolaşacak ve belki de sıra onlara gelecekti.

GELELİM GÜNÜMÜZE
İnsanın “terörün gözü kör olsun” diyeceği geliyor. Havaalanında öyle bir güvenlik zinciri var ki hacı uğurlamanın tadı kalmıyor. Yolcular saatler öncesinden salona alınıyor ve uğurlayanlarından kopuyor. Hacı adayları bir başlarına koridorları arşınlıyadursun, yakınları şaşkın şaşkın kalkan uçaklara bakıyor.
Bu sene hacca uğurlayacak bir tanıdığınız var mı bilemem. Ama hiç önemli değil, siz yine de havaalanına gidin. Birilerine el sallayın, dua isteyin. İnanın o heyecan yaşanmaya değer. Eğer içinizde ılık ılık bir şeyler kıpırdadığını hissediyorsanız mukaddes yol sizi de çekmeye başladı demektir.
Bakın hac kafilesinde reis çok önemlidir. Eğer başınızdakiler becerikli birileriyse, duygu yüklü bir yolculuk yaptırabilirler size. Tehlillerle, tekbirlerle havalanabilir, tayyareyi ilahilerle çınlatabilirsiniz. Ama iş hava yollarına kalırsa… Keman konçertosu dinlersiniz hac yolunda.
İstanbul’dan üç saat, evet sadece 3 saat içinde Cidde’ye iner ve kendinizi yaklaşık bir ay sürecek kutlu ziyaretin içinde buluverirsiniz. Kolay değil bir koca ömür bu anı hayal edersiniz ve hicaz topraklarına bastığınız an, bir hoş olur içiniz.
Söz konusu liman, şehir büyüklüğündedir. Öyle ki koca Yeşilköy yanında kasaba garajı kalır. Dev çadırların altında cildinize serince bir esinti çarpar “Aaaa ne iyi” dersiniz, “halbuki ben sıcak sanıyordum” Tecrübeliler muzip muzip güler, soğutma kulelerini gösterirler. Göğü soğutmaya kalkmak… Kimbilir, o kadar çok dolarım olsa, ben de öyle yapardım belki.
Muameleler hiç belli olmaz, dakika da sürebilir, saatlere de sarkabilir. Memurun keyfi ciddi, ama çok ciddi bir unsurdur burada. Lâkin beklerken sıkılmazsınız. Abdest tazeliyebilir, duş alabilirsiniz. İbadet edebilirsiniz sonra. Hatta bir banka uzanır, geçebilirsiniz uykuların en tatlısına.
İlk durak Cidde
Bu ülkede başınızın ağrımasını istemiyorsanız yanınızda gazete-dergi bulunmasın. Kameranız için mümkünse kullanılmamış (hatta ambalajı yırtılmamış) kasetler taşıyın. Kimseye objektif doğrultmayın ve makinanızın kırılmasını istemiyorsanız aşikare resim çekmeyin. Tencere ve kavanozlarınızın didiklenmesinden hoşlanıyorsanız mesele yok ama hoşlanmıyorsanız yemek getirmeyin.

Cidde havaalanı denilen yer şehir büyüklüğünde bir âlamet. Suudlar neden çekiniyorlar bilinmez, hacı adaylarını sıkı bir kontrolden geçiriyorlar. Kırk turnikede durduruluyor, “Cuvazat” diyenlere, pasaportlarımızı uzatıyoruz. Biri resimlerimize bakıyor, diğeri vizelerimizi inceliyor. Erler bandrol yapıştırıyor, çavuşlar kontrol ediyor. Mührün bini bir para, o kadar damga vuruyorlar ki sayfalar bitiyor. Bilgisayar kayıtları, formlar, evraklar. İmzanın atıcısı ayrı, bakıcısı ayrı. Nihayet gümrüğe ulaşıyoruz. Bilmem duydunuz mu bu ülke basılı matbuata çok mesafeli. Çantamda THY’nin aylık dergisi Skylife var. İçinde Anadolu uygarlıkları ile ilgili yazılar. Hele eski Türk evlerinin kapıları üzerine yapılmış bir çalışma var ki, yıllardır arayıp bulamadığım bir şey. Son yaprağındaki reklam hariç tertemiz. Onun da münakaşa mevzuu olmasına fırsat vermiyor, yırtıp çöpe atıyorum. Gümrükçü onca eşya arasında dergiyi bulup çıkarıyor ve sayfa sayfa inceliyor. Sanırım hoşuna da gidiyor. Geri vermekle el koymak arasında gezinip duruyor. Oradan geçmekte olan bir rütbeli tereddütü farkedip, noktayı koyuyor. Elini göğsüne koyup “Affan” diyor, “Magazin memnu!” Yani? Yanisi dergi yasak. “Olsun” diyoruz, demeyip de ne yapacağız sanki. Ardımdan televizyoncu arkadaşlar var. Profosyonel kamera ve ekipmanlar dikkat çekiyor. Hele kasetleri görünce renkleri gidiyor. Öyle ya, bu kasetlerde ne var acaba? Kameraman “Alın izleyin” diyor, ama Betacam SP kaseti izleyebilecek set nerede? Bunları okuyacak cihazlar sadece bir tv merkezinde olabilir. Doğrusu işi büyüteceklerini sanmıyoruz, ama büyütüyorlar. Kamerayla kasetlere el koyuyor, Cidde Televizyonuna götürüyorlar. Çocuklar nasıl olsa yarın getirirler rahatlığı içindeler ya “he” diyorlar. Evet kamera ve kasetler geliyor, ama dönüşe iki gün kala.

NESİ HARAM?
Dönelim hava meydanına. Benim Skylife’ı kaptırdığım esnada yan turnikeden sesler yükseliyor. Hacı teyzemin biri kol böreği yapmış, ama öyle bir gazeteye sarmış ki faciat. Sayfalar dolusu üryan kadın. Gümrükçü ekşiyen bir yüzle gazeteyi gösteriyor “Haram haci, haram, haram!” Yengem “nesi haram ayol” diye dikleniyor, “bildiğin ıspanaklı börek işte.” Böylesi fotoğraflara gözümüz öyle alışmış ki pürüzü farkedemiyoruz bile. Doğrusu şu ki Mekke ve Medine’de tesettürsüz kadın görünmüyor. Ama Cidde ile Riyad’a gidenler “ohooo” diyorlar, “İstanbul ne ki?” Kafileler yağmur gibi yağıyor, koca liman bir anda miting meydanına dönüyor. Diyanet Vakfı çalışanları hacı adaylarını otobüslere bindirip yola çıkarıyorlar. Biz hiçbir ekibe dahil olmadığımız için serbestiz. Medine otobüsü için azıcık beklememiz gerekiyor. “Olsun” diyoruz, “bekleriz”. Zaten Cidde havameydanı birşeyler bekleyenlerle dolu. Banklar oturulsundan ziyade uyunsun diye yapılmış. Üstünüzde dev çadır, etrafımız klima, hava sıcakmış ne gam, gölge tam uyunacak kıvamda. Uzaktan uzağa gelen baygın sesler ninni gibi.

DİN GAYRETİ
Havameydanının hizmetlerini fakir ülkelerin işçileri görüyor. Bunlar hamal, hademe, bahçıvan filan. Öğleye doğru taşeron onları topluyor bir yandan saatini gösteriyor, bir yandan parmağını sallıyor. Sanırım bir miktar mola veriyor ve “gecikeni yakarım” diyor. İşçiler düğme ilikleyip kafa sallıyorlar. Bunlar Sudan, Senegal, Bangladeş gibi fakir ülkelerin çocukları. Boğaz tokluğuna çalışıyor, sadece hacı olabilmek için her zorluğa katlanıyorlar. Paydos verilen içşi ne yapar. Ne bileyim çay içer, sigara yakar, en azından bizim gibi gölgeye çekilip yatar. Ama bunlar namazgâha koşuyor, göğüs ceplerinden Kuran-ı kerim çıkarıp satırlara dalıyorlar. O kısacık anı bile ibadetle değerlendiriyorlar. Adına utanmak mı demeli yoksa imrenmek mi bilemiyorum, ama içimiz bir hoş oluyor. Böylesi salih ve samimi müminler iyiye işaret. Haccımız bunların yüzü suyu hürmetine kâbul olur inşallah.
Bakın bu ülkede “seyahat hürriyeti” gibi bir lüksünüz yoktur ve konvoydan kopamazsınız. Hoş pasaportunuzu elinize vermezler. Şoförler yolcuyu sayarak teslim alır ve sayarak bırakırlar. Hiç ummadığınız bir yerde polis arabayı durdurup sayar ki hesabı tutturamayan şoförün hayatı kayar. Hasılı kaçak işçilere karşı tedbir üstüne tedbir alırlar.
Ve Medine’ye doğru çıkarsınız yola…
Biliyor musunuz şu klimalı otobüsler insanı çok aldatırlar. Hatta zaman zaman havanın serin olduğunu bile sanabilirsiniz. Ancak aracınız su kaynatınca aşağı iner ve suhuneti farkedersiniz. Bu iklimde zemin fırın taşını andırır ve ufuklar daima buharlıdır. Her ne kadar şoförler yola şambriyelin havasını indirerek çıkarlarsa da lastikler kızgın asfaltla sürtüne sürtüne gerilir ve tın tın ses verir. Ha bakın asfalt dendi de geldi aklıma. Arabistan yolları özenilecek kadar düzgündür. Hatta biraz fazla düzgündür. Batılı firmalar projeyi abarta abarta sunar ve çoğu zaman istediklerini koparırlar. Develer girmesin bahanesi ile yapılan yüzlerce kilometrelik çit ve iki yanda nehir kaldıracak genişlikte su yatakları. Geniş emniyet şeritleri ve lüzumsuz parklar. Hac zamanı bile dolmayan yollar diğer vakitler ne işe yarar? Biliyor musunuz Suud’ların çok harcamak ve güç göstermek gibi bir huyları var.

GÖZ ALABİLDİĞİNE
Cidde Medine arasında ne bir köy görüyoruz ne bir belde. Bir kaç bedevi çadırıyla, iki bilemedin üç benzin istasyonunu da saymazsanız her yer kuru sahra. Tepeler yüksek değil ama yekpare kaya. Kavruk zirveleri sivri sivri, sanki yıldırımlarla yontulmuş gibi. Bu yeknesak manzara önceleri dikkat çekmiyor, ama hocaefendi “Biliyor musun?” diyor, “Efendimiz (sâllallahü âleyhi ve sellem) kutlu hicret için bu güzergahı seçti, yolculuk bu vadi içinde geçti”.
İşte şimdi coğrafya mânâ kazanıyor, zihnimizde o yılları canlandırmaya çalışıyoruz. Bir kaç lokma azık, kurumaya yüz tutan kırbalar ve ayakları parçalayan kayalar. Bıktırıcı toz, yakıcı sıcak, kavurucu rüzgar. Yılan, çiyan, yabani hayvanlar. Dahası soluk soluğa iz süren acımasız düşman. Hicretin zorluğunu düşünebiliyordum, ama bu kadar değil. Bizim lüks otobüslerle katlanamadığımız mesafeler yaya olarak nasıl biter?
Birara dağların rengi değişiyor. Kayalar kızıldan karaya dönüyor. Zemin önce kumlanıyor, sonra otlanıyor. Birdenbire hurma bahçelerinin arasına giriyoruz. Bu yeşillik de nereden çıktı derken Medine ile göz göze geliyoruz. Şehre suliet kazandıran muhteşem mescidin minareleri taa uzaklardan görünüyor. Hacı adayları ağlamaklı oluyorlar. Arabayı içli salevatlar sarıyor. Telbiyeler, tekbirler, tehliller… Duygu seli denilen şey bu değilse ne?

MÜNEVVER BELDE
Medine, geniş caddeleri, ılımlı iklimi ve şaşırtıcı yeşili ile dostça karşılar, hatta sımsıcak sarıverir. İnanın burada geçirdiğiniz günleri unutamazsınız. Bundan böyle söz münevver şehirden açıldığında içiniz hoşça burkulacak, gözleriniz dolacaktır. Ve nedendir bilinmez acı acı sızlayacaktır burnunuzun direği. Hasret dedikleri şey bu mudur bilemem, ama özlersiniz işte.
Medine’ye girince yerleriniz gösterilir. Bunlar genellikle hacıları ağırlamak için yapılan binalardır. Ne eve benzerler ne otele. Belki de biraz eve benzerler azıcık otele. Girişteki geniş salon, müracaat ve telefonlar lobiyi andırır, ama yukarılar daireler halindedir. Her birimde 3 ya da 4 oda bulunur ve her odada (büyüklüğüne göre) 3 ila dokuz kişi barınır. Bu evlerde buzdolabı ve ocağın haricinde eşya bulunmaz. Ama odalar duvardan duvara halı döşelidir. Vantilatör ve klima standarttır sonra. Hacı adayları çantalarını bir köşeye yığar, yataklarını yere yayarlar.
Medine’ye varanlar yıkanır, paklanır, yeni elbiselerini kuşanırlar. Güzel kokular sürer ve yüzü suyu hurmetine âlemlerin yaratıldığı Server’e koşarlar.

MESCİD-İ NEBİ
Medine’de her cadde Mescid-i Nebi’ye çıkar. Kalabalıklar ona akar. Yeşil Kubbeyi uzaklardan görür, heyecanlanırsınız. Yürürsünüz yürürsünüz yaklaşamazsınız. Vakit geçmez olur, mesafeler uzar mı ne?
Mescid-i Nebi’yi fotoğraflarından bilirsiniz. Ancak onu umduğunuzdan büyük ve sevimli bulursunuz. Ne hikmettir bilinmez mübârek mekân müminlere kucak açar ve evinden bile sıcak gelir insana.
Bakın burada kılınan her namaz (Kabe-i muazzama hariç) diğer mescidlerde kılınan bin namazdan efdâldir. Efendimiz “Kabrim ile mimberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyururlar. Yine bir hadisi şeriflerinde “Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu!” müjdesini verirler ki herşeye değer.
Ve sıra gelir özlenen ziyarete.
Şefaat ya Resulallah!
Medine seherleri pembe pembedir, geceler mi eflatun ötesi. Kubbe-i hadra sabaha da yakışır, akşama da. Ne bileyim bundan daha sevimli bir bina… Mescid-i Nebi gördüğüm en büyük cami. Sanırım yayıldığı alan, asr-ı saadet yıllarının Medinesi kadar. Namaz vakitleri yüzbinler saf tutuyor. Avlunun altı kat kat dibe iniyor. Yollar, şadırvanlar, garajlar.
Ama miladın kendileri ile başladığını sanan Suudi ailesi tarihi dokuyu ortaya çıkaracak yerde, gölgeliyor. Bu projeyi Bin Laden firması gerçekleştirmiş. Üsame’nin siyaset tarzını bilemem, ama inşaattan anlıyor. Medine’nin eski halini bilenler “Bir zamanlar şehir yeşil kubbenin hemen yanından başlardı” diyorlar. “Bu boşlukta daracık sokaklar, çarşılar, seyyarlar vardı. Benzerleri şimdilerde çok azalan camları kafesli evler ve taş hanlar. Eh bu arada sahabe-i kiram devrinden kalan bir sürü hatıra da yok edildi. Meselâ Eyyûb Sultan Hazretlerinin evi bunlardan biriydi. Bu kutlu bina Efendimize 7 ay mekân olmuştu ve görülmeye değerdi. Osmanlılar söz konusu evi kütüphane olarak kullandılar ki, bu hizmet Şeyh-ül İslâm Arif Hikmet beyin gayretleri ile şekillenmişti.” Bu ev istenirse fanus içine alınır, hatta taş taş taşınabilirdi.
Ama o hassasiyet nerede?

ÖZLENEN ZİYARET
Mescid-i Nebi’ye girenler takatları yettiğince namaz kılıyorlar. Zira bu mescidde kılınan namazlar çok efdal. Fırsat bu fırsat, borcu olanlar kazaya duruyor, hesap eksiltiyorlar. Ravda-ı Mutahhara ziyareti en sona bırakılıyor. Çünkü bu koridor çıkış kapısına açılıyor. Dönüşü yok ve insanlar oluk oluk akıyor. Dikkat ediyorum dünyanın dört bir yanından gelen müminlerle aynı salevatları okuyoruz. Onlarda boyunlarını büküyor, tarifsiz bir edeble “Esselâmü âleyke ya Habiballah” diyorlar. Sonra heyecandan titreyen bir sesle “Şefaat ya Resulallah” diye fısıldıyorlar. Ancak Şebekeyi saadet önüne yanaşık düzen sıralanan mutavvalar gözü yaşlı aşıkları iteleyip kakalıyor, “şirk haci şirk” diye sataşarak akılları sıra cehenneme bilet kesiyorlar. Bir ömür bu anı özleyen insanların huzurunu bozuyorlar. Osmanlının çekilmesinden sonra Mukaddes beldelere hakim olan Suudlar, yüzü suyu hürmetine âlemlerin yaratıldığı Server’e sıradan bir ölü muamelesi yapıyorlar. Hatta bir ara Kubbeyi Hadrayı yıkmaya kalktıklarını biliyoruz. Bu teşebbüsle dünya müslümanlarının (özellikle Hindli müminlerin) şiddetli tepkisini çekince geri adım attılar. Halbuki biz Efendimizin salevatlarımızı duyduğuna ve selâmlarımızı aldığına inanıyoruz. Onun şefaatine kavuşmayı “kurtuluş” biliyoruz. Hocaefendinin biri hadiseyi tek cümleyle özetliyor. “Şefaate kimler inanmaz biliyor musunuz?” diyor, “Şefaate kavuşamayacak olanlar!”
Neyse, biz güzellikleri görmeye devam edelim.
Hiç unutmam Mescid-i Nebi’de vakti beklediğimiz demlerde omuzuma bir el dokunuyor. Dönüyorum iri yarı bir zenci. Katran karası bir cild ve akı sarı gözler. Yanaklarındaki dilim dilim bıçak izleri, kimbilir hangi kabilenin işareti. Korkuyor muyum? Hayır. Ama şaşırıyorum galiba. Mübarek mahçup mahçup gülümsüyor ve elindeki bardağı uzatıyor bana. İnanın bu kadar lezzetli bir su içtiğimi bilmiyorum. Hadi gel de dua etme ona. Yine Mescid-i Nebi’deyiz. Bir Yemenli elindeki miski süre süre geliyor. Huyum kurusun kokuyu da seçerim işte. Limon kolonyasının bile markasını sorarım. Reddetsem bir türlü, alsam bir türlü. Yaklaşıyor. Yüzünde öyle bir berrak tebessüm var ki itiraz edemiyorum. Genç plastik çubuğunu şişesine daldırıp elime sürüyor. Aman ya Rabbi bu kokuyu nereden bulmuş. Böylesine hafif ve değişik bir rayiha. Estetiğimiz yükseliyor mu acaba? “Kuveys!” diyorum, gülümsüyor.
Mescid-i Nebi’de zemzem bidonları var, haznelerinde pet bardaklar. Sağda temizler, solda kullanılmışlar. Dikkatsizin biri yere üçbeş damla su dökmüş. Mermerler öylesine temiz ki oncağız bile insanı rahatsız ediyor. Hintlinin biri geçerken damlaları görüyor, cebinden mendilini çıkarıyor ve imparator yaverlerini imrendirecek bir zarafetle eğilip siliveriyor. Mendil kirlendi. Olsun, mermer temizlendi ya.
İşinize karışmak gibi olsun!..
Biliyor musunuz bütün bitkiler kökü kesilince kurur, hurma başı kesilince. Hatta bir zamanlar âlimler onu tasnif etmekte zorlanmışlar. Kâh hayvanların arasında, kâh nebatat arasında saymışlar. Bizde yanlış bir kanaat var. Hurmanın kurak yerlerde yetiştiğini sanırız. Halbuki hurma başını güneşe ayağını suya vermeli. Medine bahçelerine gümbür gümbür derecikler akıyor. Sular göllenemeden kuruyor. Hoş kumlu zemin ancak ıslanıyor, su burgulanıp burgulanıp derinlere iniyor. Uzatmayalım bu topraklarda yeryüzünün en leziz hurmaları yetişiyor.
Çarşıda adım başı hurma satan birileri var, ama toplu alımlar için adres “hurma pazarına” çıkıyor. Hurma deyip geçmeyin, mübarek bin çeşit. Bir tanesi adam doyuranından tutun nohuttan az hallicesine. Kehribar sarısı, zeytin karası, hatta desenlileri ve çekirdeksizleri bile…

ACVE SULTAN
Ama pazarın sultanı “Acve!” Rivayetlere göre bunların fidelerini Resullulah Efendimiz dikmiş. Hasılı bu şirin taneler dolaylı da olsa O’nun (Sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek elleriyle şereflenmişler. Müminler Acve’nin şifalı olduğuna inanıyorlar. Biraz fiyatlı ama ilaç olacak kadar da alsanız yeter.
Hâkiki Medine hurması sert ve diri oluyor. Dökülürken tıkır tıkır ses çıkarıyor. Çiğnendiğinde sakız gibi kıvam tutuyor ve bir de hoş kokuyor ki…
Ha bakın yeri gelmişken hatırlatalım bu diyarda “Hurma” kelimesi hoş karşılanmıyor. Zira ahali bu tabiri hafifmeşrep kadınlar için kullanıyor. Belki de bizim “fıstık” deyince anladığımızı anlıyorlar. Söz konusu meyvenin ağacına nahle diyorlar, meyvesine ise temmir. Unutmayın “Temmir!”

LİSAN MESELE DEĞİL
Esnaf ama az ama çok Türkçe biliyor. Hatta siz “Kem riyal?” diye soruyorsunuz, onlar “üç” yada “beş” diye cevap veriyorlar. Hasılı “dil” diye bir meseleniz olmuyor.
Bu arada ne kadar çok Arapça kelime bildiğinizin farkına varıyorsunuz. Vahid bir, sani iki. Fi var, mafi yok. Tarik yol, şeria cadde. Deve cemel, dağ cebel. Uçak tayyare, araba seyyare. Kitap kitap, kalem kalem…
Hacı amcamın biri telaşlı telaşlı “Abdest mevcut, vakit mahdut, mescid meçhul” diye panikliyor. Arab eliyle gösteriyor “Hâza!”
Şehri dolduran milyonlara rağmen hayat eskisi gibi akıyor. Çocuklar kalabalıkla ilgilenmiyor, oyunlarına bakıyorlar. Sayısı azalan arsalara kale kurup top tepiyorlar. Laf aramızda bizimkilerden iyi beceriyorlar. Arabistan’da futbol tam bir hastalık. Minikler, şöhretleri taklit ediyor, yumuşak bilekleri ve kıvrak çalımlarıyla göz dolduruyorlar.

PASAJLARIN BÜYÜSÜ
Medine’nin pasajları ilk günden dikkatinizi çeker. Güçlü klimaların soğuttuğu muhteşem çarşılar saray gibidir. Gök kristal, yer mermer. Vitrinler en “işim olmaz” diyeni bile cezbeder. Bir şey almamak hususunda kararlı olanlar dahi, “bu oğlana yakışır, şu kıza uyar” derken ipin ucunu kaçırırlar. Bir de bakarlar ki odalar koliyle dolmuş.
Aslında burada satılanların tamamı yurdumuzda da var. Evet 5-10 sene evvel bu çarşılar insanımız için cazipti. Hatta bavul ticareti bile yapabilirdiniz. Ama artık Türk insanı kaliteyi tanıdı. Dünya markaları ise her yerde aynı para. Hatta İstanbul’da daha bile uygun. Hoş Suudi esnafı hac zamanı piyasaya markasız malları sürer. Eğer dikkatli değilseniz ünlü firmaların taklitlerine aldanırsınız. Seiko yerine Sgiko alıp dönersiniz, ki bunlar Tahtakale piyasasında “telmaşa” tabir olunur ve kilo ile alınıp satılırlar.
O ki söz alışverişten açıldı, biraz akıl satalım. Bu topraklardan götürülecek üç şey var. Hurma zemzem ve misvak. Hatta onları bile yük etmeyin, boş dönen otobüslere verin, evinize bıraksınlar. Diğerleriyle mi? İlgilenmeyin bile.
Hayat gece başlıyor
Bu toprakların gündüzü de hoş ama gecesi bir başka hoş. Gök asla kararmıyor, caddelerde ışık selleri akıyor. Çarşılar özellikle yatsıdan sonra canlanıyor, seyyarlar kaldırımları parselliyor. Bu hummalı ticaret Arabistan ekonomisine çok şey katıyor. Ahali petrol paralarından direkt pay alamıyor ama, ticaretten iyi kazanıyorlar. Kaldıki bu ülkede esnaf “vergi” diye bir kelime bilmiyor. Kazandıkları yanlarına kâr kalıyor. Eh ala sata, ala sata kalınlaşıyor, kralın sağlığına duacı oluyorlar. Efendim ülke Amerika’nın eyaleti olmuş, boşveer, işler tıkırında ya.
Arablar yıllardır ticaret yapmış ve zahmetsiz para kazanmışlar. Ancak krizlerin ardından rüyalar bitmiş. Artık birşeyler üretmenin gereğine inanıyorlar. Nitekim yerinden zor kalkan karpuzlar yetiştirmişler ve ilk kez buğdayları kendilerine yetmiş, hatta ihraç etmişler. Ama üstünde “Made in Saudia” yazılı bir mal ararsanız çok dolaşırsınız.
Medine şehir gibi şehir. Bulvarların iki yanını devasa binalar süslüyor. Yollar birbirini nadiren kesiyor. Otomobiller tünellerden geçip süratle süzülüyorlar. Yürümekten hoşlanıyorsanız birşey diyemem ama vaktiniz kıymetliyse düşünmeden elinizi kaldırın. Benzinin ucuzluğundan olacak taksi ücretleri keseye dokunmuyor. Şoförler 5 riyale “he” diyorlar.

NE ARARSAN VAR
Fakir ülkelerin insanları yanlarında getirdikleri malları pazarlıyor, kutsal yolun masraflarını karşılamaya çalışıyorlar. Ortaasya’dan gelen Türkler Rus malı fotoğraf makinelerini ve dürbünleri paraya çeviriyor, zenciler takke, tesbih, akik taşı ve misvak satarak günü kurtarıyorlar. Yerli fukaralar kuş yemi ve mişmişle (aslında kayısı demek oluyor ama pişmiş yumurta yerine kullanılıyor) yevmiyeyi doğrultuyorlar. Arabası olan herkes taksiciliğe soyunuyor.
Bu zinde ticaret herkesin dikkatini çekiyor, mesela ülkesindeki müslümanların ümüğünü sıkan Kızıl Çin takke ve tesbih piyasasında başa oynuyor. Koreli putperestler ezan okuyan saatler ve kıble gösteren seccadelerle malı götürüyor.
Hacılar ışıklı mağazaların büyüsüne kapılıp şuursuzca harcıyorlar. Lüks mağazalarda markalar konuşuyor. Tesbih bile aksesuardan sayılıyor, özel amalajlarında kol düğmesi, çakmak ve dolma kalemle birlikte pazarlanıyor. Doğu Türkistanlılar ülke ticaretinde iyice bir yer tutuyorlar. Bunlar Türkçe konuşuyor ve Türklere yakınlık gösteriyorlar. Gelgelelim bu piyasada Türkiye hakkettiği yeri alamıyor. Tekstil ve gıda gibi iddialı olduğumuz dallarda bile esamemiz okunmuyor. Bazı dükkanlarda ne alırsanız tek fiyat. Mesela “Riyaleyn… Riyaleyn!” diye haykıranlar “ne alırsanız iki riyal” demek istiyorlar. Bakın dükkân dedik de aklıma geldi.
Burada kiralar yıllık konuşuluyor. Şöyle içinde dönebileceğiniz kadar bir tezgahın kirası 20 bin dolar. Esnaf aylar evvelden hac ve umreye hazırlanıyor, diğer zamanlar mı? Kepenk bile açmıyor.

İNCİ BİRİNCİ
Medine’ye dünyanın dört bir yanından kıymetli taş yağıyor. Zümrütler yalnız sizin için bakıyorlar yeşil yeşil, yakutlar yanıyorlar allı morlu. Safirler, mercanlar, akikler. Bakın akik deyip geçmeyin. Üç tanesi bir riyale olanı da var, bir tanesi üçbin riyale olanı da.
Hacı adaylarımızın iltifat ettiği kalemlerden biri de inci. Basra körfezi ve Kızıldeniz istiridye kaynıyor. Özellikle Dubai’den bu pazara çuval çuval mal geliyor. Belki şaşıracaksınız ama fiyatları el yakmıyor. İncinin sahte olup olmadığını aleve tutup anlıyorlar. Plastikler kavrulup soyuluyor. Ama hakikisi taş gibi kalıyor. Eh inciden inciye de fark var. İri taneli incinin gramı 8 riyal, ama çocuk sevindirecek kadar olanların dizisi selase riyal. Yani üç şişe meşrubat parasına.
Mescid-i Nebi ve Kabe-i şerif tasvirleri her zaman talep görüyor. Mescid-i Aksa posterleri kapışılıyor. Yine Mısırlı hafızların doldurduğu Kur’an-ı kerim kasetleri iyi satıyor. Ama Medine pazarının en iyi iş yapan esnafları ıtriyatçılar. Hind menşeli otlar ve kökler insanı şaşırtıyor. Buhurlar, kınalar, sürmeler, miskler, amberler ve şişeler dolusu esans. Kristal kavanozlarda sarıdan kızıla, karadan beyaza renk renk yağlar. Koku çarşıları sarıyor, insanın içi açılıyor. Bakın sadece bu koku işi var ya bir yazı dizisi. Size şu kadarını söyleyeyim kutusu bir riyale de mal var, gramı 50 riyale de… Medine’nin ıtriyatçıları öyle büyük ki süpermarketler yanında mahalle bakkalı kalıyor.
Züccaciye mağazaları dolup dolup taşıyor. Hacı adayları buralara çoğu kez basit bir termos ya da birkaç çay kaşığı almak için giriyor, ancak zemzem kaplarının, billurların cazibesine kapılıyorlar. Altın yaldızlı semaverler, kristal kakmalı çaydanlıklar, çeşit çeşit fincanlar… Doğrusu şu ki, bu mallar sadece hanımların değil erkeklerin bile dikkatini çekiyor.
Tatmadığımız lezzetler diyarı
Hacı adaylarımız yola çıkmadan evvel “Oralarda ne yer, ne içeriz?” sorusunu sıkça sorarlar. İşte bu yüzden pek çoğu peksimetler yapar, bidonlara peynir basarlar. Kavanoz kavanoz reçel, sele sele zeytin taşırlar. Börekler, kurabiyeler poşetlerden taşar. Dahası süzme yoğurtlar, bulgurlar. Turşu ve tarhana istemediğin kadar.
Ancak bunlar maalesef sıcağa dayanamaz ve pek çoğu ekşiyip atılırlar. Alışkanlık bu ya Anadolu kadını dışarıda yemeye yanaşmaz. Soğan soyup patates doğramadıkça, kepçe çevirip bulaşık yıkamadıkça (kısacası kahır çekmedikçe) rahat olamaz. Halbuki yine bizim insanlarımızın çalıştırdığı lokantalarda alışık olduğumuz yemekler yapılır ve taze taze sunulur. Fiyatları tahmin edemeyeceğiniz kadar mâkuldur. Memleketten fersah fersah ötelerde İnegöl köfte, Konya işi etli ekmek, Karadeniz pide, acılı Adana, Erzurum usulü yaprak döner, kuru fasulye-pilav yiyebilmek sizleri mutlu eder.
Burada fiyatlar mevkiye göre değişmez. Kızarmış tavuk havaalanındaki restaurantlarda da 10 riyaldir, kaldırım üstlerinde de aynı paraya. Meşrubat ve ekmek ülkenin her yerinde bir riyaldir (bu günün parası ile 140 bin lira) ve bu fiyat yıllardır değişmez. Bakın buraya dünyanın dört bir yanından meyve yağar. Fiyatları genellikle 5 riyal civarında seyreder. Elma, armut, portakal ve muzun yanısıra ananas, mango gibi tropikal meyvelerle de tanışırsınız ki bunlar tatmaya değer. Yine kuruyemişçilerde hiç görmediğiniz çerezler vardır ve bu şaşırtıcı lezzetler dikkatinizi çeker.

TATLININ KRALI VAR
Medine’nin en gözde pastahanelerini hemşehrilerimiz çalıştırırlar. Ama sadece kadayıf, baklava ile kalmaz, Arabların damak zevkine hitap eden Şam ve Halep işi tatlıları da yaparlar. Hatta Hind, Afgan, Pakistan çeşitlerini de becerirler. Yaş pasta zaten milletlerüstü bir lezzettir, dondurma derseniz o da keza. Dahası meyve sıkar, sahlep yaparlar.
Gelelim çay işine, bakın burada bizim alıştığımız ince belli bardaklar bulunmaz. Çay dediniz mi elinize karton bardağa konmuş haşlak su sıkıştırırlar. Kendiniz oradan bir poşet alır suya sallarsınız. Şeker keyfinize kalmış. Ancak Arablar ne çayı sütsüz içerler ne de hurmayı kahvesiz yerler.
Arablar çok güzel yoğurt tutar, çok da güzel ayran yaparlar. Karton ambalajlar okkalı ve doyurucudurlar. Azıcık da tuzlarsanız öğün aradan çıkar.
Marketler fuarları andırır. Buralara dünyanın her noktasından gıda yağar. Biz sadece zeytin reyonunda 30 çeşit mal saydık. Gerisini siz düşünün. Türkiyede bir tek tahin helvası ile cevizli yaz helvasını biliriz ama burada onlarca çeşit helva yapılır.

TÜRK LOKANTALARI
Ekmek hiç problem değil. Bakkallarda Türk ekmekleri bulunur ama bana sorarsanız Afgan ekmeklerini denemelisiniz. Tandır usulü pişirilen pideleri sıcak sıcak yemelisiniz.
Şehirde sadece Türklerin değil, Mısırlıların ve Pakistanlıların da lokantaları var. Arablar güğümü andıran kaplarda humus yapıyorlar. İslâm dünyasının ortak paydalarından biri de acı sevmeleri. Zenciler ve hindliler biber yemekte yarışıyorlar. Değişik lezzetlerle tanışmak iyi şey olmalı ama siz yine de Türk lokantalarından şaşmayın. Böylesi sıcak bir iklimde yağlı ve baharatlılardan kaçsanız iyi edersiniz. Zira sağlıklı kalmak ve arefe gününe dinç çıkmak zorundasınız.
Işıklı vitrinler, modern çarşılar, cazip mallar. Bunların hepsi hikaye. Medineliler insan gibi insandırlar. Gülmeyi bilir, ikramı severler. Hediye vermekten, yemeklerini paylaşmaktan zevk alırlar. Hali vakti yerinde olanlar Mescid-i Nebi’nin dağılma yollarında çörek ve Mirrinda (Arabların çok sevdiği meyveli bir gazoz) dağıtırlar. Eğer bozuk paranız çıkışmazsa fırıncılar ekmeği koltuğunuza sıkıştırır “hâlas” buyururlar. Aşçılar kepçeyi bol tutar, hesabı lehinize yuvarlarlar.
Bir gün Diyanet Vakfı’nın aşçıları ile Medine Sebze Hali’ne gidiyoruz. Bizimkiler iki küçük çuval limon alıyorlar. Fiyat kırması için mal sahibine asılıyorlar, adam kaşlarını kaldırıp “yok fayda” diyor, “mafi ikram!” Sanırım öylesi de işlerine geliyor, satın alıyorlar. Adam limon çuvallarının üstüne bir koca kutu kivi koyuyor. Soruyoruz “bu ne?” Gülümsüyor, “Hediye!” Limona verilen parayla bu kivileri almak mümkün değil, ama olsun. Cömertlik mayasında var. İşte hâkiki Arab bu. Eh Ensar’ın torunları, Resulullah’ın komşuları böyle olmalı. İnanın oluyorlar.
Sahabe’nin izinde
Medine çarşıları arı kovanını andırır. Hele Mescid-i Nebi’nin dağıldığı vakitlerde iğne atsanız yere düşmez. Kasetçiler, posterciler, tespihçiler. Bulutuna girip girip çıktığınız kebabçılar, baharatçılar. Sonra dükkanlardan taşan misk. Nargile kahveleri, billurcular, bezzazlar. Çekik gözlüler, karaderililer, hindliler. Şalvarlar, entariler, keyfiyeler. Ve sesler: Ne alırsancılar, buyrun beyler, inciye gel!..
Biliyor musunuz bu çarşının garip bir özelliği var. Yıllardır görmediğiniz bir çocukluk arkadaşı ya da simasını unutmaklı olduğunuz bir baba dostu ansızın karşınıza çıkıyor. Birileri omuzunuza dokunuveriyor, dönüyorsunuz “sürpriz!” İşte kaldırımları turladığım günlerden birinde İsmail Ağabey’e rast geliyorum. Boşboğazlık değil mi lâf atasım tutuyor. “Hacı hacı” diyorum “Buraya çarşı pazar dolanmaya gelmedin herhalde?” O beni duymuyor bile. Girdaplaşan kalabalıklara bakıp “Biliyor musun İrfan” diyor, “Bu sokaklar nelere şahit oldu?” Nelere şahid oldu diye sormama fırsat vermeden iki menkıbe anlatıyor. Birincisi şu:
Hazret-i Ali (Kerremallahü vecheh) Resulullah Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) edep ve haya timsali kızı Fatıma’ya (radıyallahu anha) talip olduğu ve kutlu nikahın müjdelendiği günlerdir. Gelgelelim o ordular dağıtan yiğit şaşılacak kadar fakirdir. Bırakın davetli ağırlamayı, kendi karnını zor doyurur. Ev kurmak şöyle dursun, boş çömlek, kuru kâse edinecek gücü yoktur.
O devir Medine evleri çok sadedir. Hele yeni evlenenler için dört kerpiç duvar yeter. Hurma lifinden bir yatak, ufak bir hasır ve üç beş parça kapkacak… Ama Hazret-i Ali’de metelik nerede? Tek serveti kılıcı ve zırhıdır. Allahın arslanı sayısız hatırası olan kılıcına (Zülfikar’a) kıyamaz. Ama bundan böyle zırhsız da savaşabilir. Öyla ya herkesin zırhı mı vardır?
Olacak bu ya Hazret-i Osman (radıyallahu anh) pazar yerinde dolanırken tellâlın elindeki zırhı görür ve tanır. Adamcağızı kenara çekerek sorar:
- Sahibi ne istiyor buna?
- 400 dirhem.
- Pazarlık edebiliriz değil mi?
- Az birşey kırmaya yetkimiz var tabii, yeter ki sen talip ol.
- İtiraz etmeyeceksin ama.
- Ne diyebilirim ki? Teklif edeceğiniz bedeli bilmiyorum daha.
- 800 dirhem!
- Anlayamadım?
- 800 dirhem!
- Alay etmiyorsunuz ya.
- Buyur paranı.
- Aklım almıyor.
- İsersen aklını hiç yorma.
- Böyle ticaret mi olur?
- Asıl ticaret böyle olur.
Tellal bedeli alır, zırhı bırakır. Tam ayrılırken Hazret-i Osman onu durdurur.
- Senden bir şey rica etsem.
- Tabii buyrun.
- Şimdi bu zırhı al, götür sahibine ver. Eğer satmakta ısrar ederse, bana getir yine.
- Bir daha mı alacaksınız?
- Evet, gerekirse kırk kere.
Tellal şaşkındır. Bir elindeki dirhemlere bakar, bir kucağındaki zırha. Hazret-i Osman mı. O çoktaaan karışmıştır kalabalığa.
İsmail ağabeyin dalgın dalgın baktığı kalabalığa.
İkinci menkıbe mi? O,
yarına.
Buğday kervanı
Medine’nin iklimi insanı gibi lâtiftir. Kuyularında serin sular eksik olmaz. Gündüzleri azıcık sıcakçadır, ama geceleri iç ferahlatan bir rüzgar eser. Şehri kuşatan bahçelerde yeryüzünün en leziz hurmaları yetişir. Lâkin o sene…
O sene ne hikmettir bilinmez, yere tek damla düşmez. Ayr dağlarını mekân tutan bulutlar görünmezler olurlar. Uhud ovasını ikiye ayıran nehir kurur, toprak kavrulmuş helvayı andırır. Ufukları buharlandıran sarı sıcak “daha bu ne” der gibidir, “zor günlere hazır olun hele!”
Halife Ebûbekir çaresizlik içindedir. Nitekim korkulan olur, kıtlık kapıyı çalar.
Biliyor musunuz bu coğrafyada buğday oldum olası kıymetlidir. Hele o günlerde cevahir olur. Bir avuç arpaya bile ciddi meblağlar ödenir. İşte tam o sıra Hazret-i Osman’ın kervanı Medine’ye girer. Kervancı zamanlamayı 12’den vuran insanların kıvancıyla şehirde bir tur atar ve çarşının ortasında durur. Tam yüz deve, evet tam yüz deve yükü buğdayı döker ortaya. Bu başak sarısı tepecik muazzam bir servet demektir. Buğday da buğdaydır hani. Hele güneşi yeyince bir parlar, imrendirir altınları bile.
Haber şehre çabuk yayılır. Eteğini tutan tüccar, pazara koşar. İçlerinden biri Hazret-i Osman’a döner ve net konuşur. “Hesabını çıkar” der, “neye mal ettiysen, iki mislini vereyim, çekelim ambara”. Diğeri sözünü keser “Neden iki?” der, “burada üç katını veren varken!”
Birden işin çivisi çıkar, tüccarlar mantıkla izah edilemeyen bir yarışa kalkışırlar. Bire dört, bire beş, bire altı derken eşraftan biri noktayı koyar: “Bire yedi!”
Herkes sus pus olur. Tam 700 deve yükü buğdaya verilecek bir bedel. Kuruldu kurulalı Medine pazarının duymadığı bir paradır bu. Sahi böylesi müthiş bir servetle neler yapılmaz?
Hazret-i Osman (radıyallahu anh) artırmayı dışarıdan biri gibi seyreder. Önce sakalını sıvazlar, sonra bebekleri parlayan gözlerini muhatabına diker. Kararlı bir sesle “Hayır!” der.
- Ama niye?
- Ben malımı sattım bile.
- Kime?
- Senden fazlasını verene.
- Ama, sen de biliyorsun ki, bu mümkün değil.
- Mümkün.
- Hayır. Kimse benden fazlasını veremez.
Hazreti Osman sakince “Verir, verir” der ve yürür. Şöyle kırk elli adım uzaklaşmıştır ki adamları yetişirler. “Aman efendim” derler, “bu fırsatı kaçırmayacaktınız!” Mübarek, elini “boşversenize” gibilerden sallar ve akıllara durgunluk bir emir verir. “Çağırın fukarayı, hepsini dağıtın” Sonra aklına birşey gelen insanların sendelemesi ile durur. “Şey..” der, “Develeri unuttum, onları da kestirin, üleştirin gariplere!”
Biliyor musunuz, hâkiki Arablar beyaz tenlidirler. Saçları koyu ve gözleri kara olur. Lâkin Hazreti Osman dikkat çekecek kadar sarışındır. Sakalları başak rengidir, gözleri okyanus yeşili. Konuşmasında insanı rahatlatan bir yumuşaklık vardır. Eğer yüzüne mânâlı bir tebessüm oturdu ve gözleri parladıysa, zamanı demektir. Dudak uçuklatacak bir cömertliğe niyetlenmiş olmalıdır yine.
Ve onun gözleri öyle sık parlar ki…
Ya hasta olursam?
Şu alışılagelmiş ajans haberciliğini sevemedim gitti. Millet mukaddes beldelerden yürek şenlendirecek bir şeyler beklerken onlar ölü sayısı ile uğraşıyorlar. Meselâ altını çize çize “Efendim bu gün 16.30 itibarı ile ölü sayısı 17’ ye yükseldi” diyorlar. Aman ne büyük haber. Sanki hac yolculuğuna gidenler yollarda kalıyormuş gibi bir hava esiyor. Müsaade edin de yüzbin tane yaşlı insan 20-30 kayıpla dönsün. Hem onlar bu topraklarda kalmayı şans biliyorlar, size ne?

HASTA OLAN N’APAR?
Acı ama hacılarımızın yaş ortalamaları 60, kilo ortalamaları 90 civarında seyrediyor. Çoğunun müzmin bir şikayeti var ve “Ya hastalanırsam endişesi” içlerini kemiriyor. İşte mevzumuz da o zaten. Sahi bu diyarda hastalananlar n’eyler, nerelere gider?
Diyanet Vakfı’nın belki de en çok takdir gören hizmeti sağlıktır. Doktorlarımız kutsal yola iyi hazırlanmışlar. Medine’de ne kadar hacı evi varsa planını çıkarmışlar. Sırayla ziyaret edip, şikayet dinliyorlar. Bu arada insanımızı eğitiyor, nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğütlüyorlar.
Bakın burada güneş ışınları yere dik olarak düşüyor. Hacıamcam “Biz ağustos sıcağında tırpan çekmiş adamız, şunnacık güneş bana n’eylesin?” deyip şemsiyesiz, takkesiz dışarı çıkıyor ama güneşi yedi mi adını bile hatırlamıyor, “Abi ben bi İstanbul’a kadar gidiyim, birazdan dönerim” deyip çöllere vuruyor. Allahtan millet uyanık. Cildi al al yanan ve hareketlerinden şuursuzluk okunan birini gördüler mi sorgusuz sualsiz arabaya atıyor, hastahaneye yetiştiriyorlar.
Bakın bu topraklara gelirken yanınızda beş on tane çorabınız olsun. Mescide mutlaka çorabla gelin ve her vakit değiştirin. Niye diyeceksiniz. Şöyle. Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebi’nin zemini bal dök yala cinsinden bir mermer. Mevsimlik işçiler bunları gün boyu ilaçlı sularla silip parlatıyor, iyi de ediyorlar. İşte bu ilaçlı sular mikropları kırıyor ama ayakları da çatlatıyor. Endonezya ve Malezyalılar bale ayakkabısına benzer bir şeyler giyiyor ve seccadelerini mutlaka yanlarında taşıyorlar.

SICAKTAN ÜŞÜTÜYORUZ
Mescidden eve gelinceye kadar kan ter içinde kalan hacılar buz gibi bir oda görünce keyifli bir “ohh” çekiyor, klimanın önüne seriliyorlar. Ardından gelsin buzlu meşrubatlar. Hepsi bir yana gece açık bırakılan vantilatör ve klimalar sabah adamı kalıplaştırıyor. Eklemlerinizden tıkır tıkır sesler geliyor. Başkasını bilmem ama ben çok da iyi üşürüm. Bakıyorum arkadaşlarım odayı dip frize çeviriyorlar, alıp yatağımı metruk bir mutfağa seriyorum. Azıcık sıcak ama ne gam? Bakın size bir sır vereyim. Arablar Redkit’in dudağından ayırmadığı izmarit gibi ağızlarında misvak taşıyorlar. Bu iklimde mübarekler taze oluyor ve mis gibi kokuyorlar. Bu şifalı bitki boğazları yumuşacık yapıyor, yutkunma zorluğu çekenleri bile rahatlatıyor. Bir deneyin hak vereceksiniz.
Türklerin kesif olduğu bölgelerde sağlık ocaklarımız var. Bunlar günboyu hasta kabul ediyor, ilaç dağıtıyorlar. Eğer vaka gezici ve sabit ekiplerin çözemiyeceği kadar ciddiyse hastahaneye alınıyor. Burada her branştan mütehassıs hekimler ve çok güçlü bir alt yapı var.

GENÇ GELMEK VARMIŞ
Hastahane her ne kadar sadece Türk hacılarına hizmet maksadıyla kurulduysa da kapısını çalan hiçbir Allah’ın kulunu boş çevirmiyor. Özellikle Sudan ve Senegal gibi fakir ülkelerin insanları dertlerini bize açıyor, deva bulmaya çalışıyorlar.
Türkiye’de bile göz, diş, dahiliye, KBB gibi servislerde randevusuz kuyruksuz muayene olmak kolay değil. Hele bu devirde kimse adamın eline bedava ilaç vermez. İnanın Diyanet Vakfı aile doktorunuz gibi çalışıyor, sırasını bekleyenlere çay, meşrubat, meyve ikram ediyorlar. Anavatandan binlerle kilometre ötede böylesi bir hizmeti yürütenleri kutlamak gerek. Bu boğucu sıcakta gün boyu dert dinlemek kolay değil. Hastahane ne kadar güçlü, hizmet ne kadar kaliteli olursa olsun hacılarımız dönüyor dolaşıyor aynı cümleyi terennüm ediyorlar. “Ah!” diyorlar “genç gelmek varmış!”
Ne bileyim “çöl” denince aklımıza hep iri kaktüsler, iskeletler, akbabalar geliyor. Sonra yerleri tırmalayan seyyahlar, seraplar. Harameyn’i ne sanıyoruz bilmem ama bidonsuz ibriksiz çıkmıyoruz yola. Evet Arabistan’da çöl ama zengin bir taban suyu var. Artezyeni vurunca bahçeler şenleniyor. Ancak şehir şebekesine verilen su büyük ölçüde denizden arıtılıyor. Yani deryalar kurumadıkça sıkıntı yok. Ne yalan söyliyeyim Medine’nin gümrah yeşilliği hepimizi şaşırtıyor. Meğer her fidanın dibine bir musluk koymuşlar, gün boyu tıp tıp damlıyor. Kök, ne ıslanıyor, ne kuruyor. Eh o tatlı rutubet bitkiyi çoşturuyor. Ağaç belli bir büyüklüğe ulaştı mı, başının çaresine bakıyor.
Medine’de su şebekesi her yere ulaşıyor. Ancak Mekke’de tankerlerle takviye yapıyorlar. Ama siz bunların farkına bile varmıyorsunuz. Musluklarınızda daima su oluyor.
Bakın bu su muhabbetine girince asr-ı saadet yılları geliyor aklıma. Efendim, Resûlullah’ın Medine’yi şereflendirdikleri günlerdir. Münevver belde huzur içindedir. Yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Server’i görebilir, işitebilir hatta sohbetine katılabilirler. Şehirde hissedilir bir bereket yaşanır. Hurmalar tükendikçe artar, ambarlar tahıl, güğümler süt dolar. Ticaret sanki daha bir kıpırdar. Herşey iyi hoştur da, ah bir içme suları olsa. Evet Medine’de çok kuyu vardır ama suları nasıl söylesem bir acaibtir. Buruk deseniz değil, acı deseniz hiç değil. Geniz yakan tuhaf bir şey işte. Ama Rume kuyusu başkadır. Suyu şeker gibi tatlıdır ve serin dağ yellerini andırır. İçene “oh” dedirtir ama içebilen nerede? Zira bu kuyu paragöz bir yahudinin mülküdür ve bedelini almadan damla vermez insana.
Hazreti Osman kuyuya talip olur ama adam yanaşmaz. Mübârek, adamın paraya ihtiyacı olduğu bir dönemi yakalar ve önüne 12 bin dirhem gümüş gibi dudak uçuklatan bir servet koyar. Artık ortaktırlar. Anlaşmaya göre kuyunun suyunu münavebe ile satacaklardır. Bir gün o, bir gün öbürü.
Yahudi işinin eskisi gibi devam edeceğini sanır. Halbuki Hazret-i Osman daha ilk günden “sebil” der. Medineliler sıranın onda olduğu günü bekler, iki günlük ihtiyaçlarını birden görürler. Adam, bakar olmaz, diğer hisseyi de teklif eder. Ama bu kez fiyatı Osman (Radıyallahü anh) belirler ve ikibin dirhem gümüşe hesabı kapatır. Peki sonra. Sonrası tahmin ettiğiniz gibi olur. Kuyuyu vakf eder ve ondan Yahudiler de istifade eder.
Ne bileyim bu menkıbe beni çok hislendirir. Medine’de Rume kuyusunu çok arıyorum. Ancak kimileri “Kuyu Emir bahçesinde kaldı giremezsin” diyor, kimisi de “Ohoo oralar şimdi şehir oldu” deyip hızımızı kesiyor. Belki de kuyu hâlâ var, biz bulamıyoruz. Neyse siz aramaya devam edersiniz artık.
Bulursanız bana da anlatın e mi?
Kara tren gelmez m’ola…
Suudi yönetimi hac dönemi ne kadar asker, izci, zabıta varsa iki mukaddes beldeye yığıyor ve onlara fevkalade yetkiler veriyor. Taksi şoförlerinin alayı sivil polis, seyyarlar ona keza. Kamera ve fotoğraf makinasını kullanmak cesaret işi. Tutuklanmak mesele değil ama cihazlar gidiyor. Meselâ 96 yılında gazeteci arkadaşlardan birinin Betacam kamerasını parçalıyorlar ki, 30 bin dolarlık alet hurdaya çıkıyor. Diyeceksiniz ki bu korku neden?
İslâm dünyası Suud ailesini hesapsız harcamaları yüzünden çok sorguluyor. Diğer Arablar bu ülkeye “Suudi Amerika” diyorlar. Bırakın kralları, emirler bile helikopter filolarıyla dolanıyor, dağları kestirip tepesine saraylar yaptırıyorlar. Ülkedeki her sektörün kaymağını bir prens yiyor. Eh Asya ve Afrika’da (hatta Arabistan’da) yüz milyonlar açlık sınırında yaşarken, sefahatlerinin görüntülenmesinden rahatsız oluyorlar.
Bir başka huzursuzluk kaynağı İran. Acem hacıları yanaşık düzen eğitimi almış birlikleri andırıyor ve mollaların komutlarıyla hareket ediyorlar. İranlılar Suudi görevlileri takmıyor. Bazen çok sert tepkiler veriyorlar. Zaten onların öbeklendiği mıntıkaya polisler giremiyor. Doğrusu bu işimize geliyor. İHA muhabirleri ile Azeri asıllı İranlıların arasına karışıp şakır şakır fotoğraf çekiyoruz. Birisinin bize dokunması mı? Ne mümkün, hem ne haddine.
İranlılar sabahtan akşama kadar Cennet-ül Baki önünde oturuyor, göğüslerini yumruklaya yumruklaya dövünüyorlar. İslâm tarihinde derin yeri olan bu güzide kabristanda Ehl-i beyt büyüklerinin (Meselâ Hazret-i Fatıma ve Cafer-i Sadık’ın) nurlu kabirleri var. Suudlar tüm taşları kırmış, kitabeleri yok etmişler. Kimin nerede yattığını İranlıların bastırdığı krokilerden (o da hayal meyal) çıkarmaya çalışıyoruz. Silahlı muhafızların gölgesine sığınan mutavvalar sahabe kabirlerinin başına dikiliyor, gözü yaşlı aşıkları itileyip kakalıyorlar. Sanki öyle bir hakları varmış gibi hacıları azarlıyorlar. İranlılar ölümüne hürmet gösteriyor, diğerleri yok sayıyor. İşte burada ehl-i sünnetin olgunluğu ortaya çıkıyor. Anadolu insanı ne kendini paralarcasına matem tutuyor, ne de edebsizlik yapıyor. Efendi efendi Fatiha okuyor.
Biliyorsunuz Abdülhamid Han Hicaz Demiryoluna çok önem verir ve bu uğurda hiç bir fedakarlıktan kaçmaz. Raylar Amman üzerinden kutsal topraklara iner.
Ecdadımız Medine’ye hususi bir edep gösterirler. Öyle ki lokomotif çok ötelerden istim keser, istasyona ağırlığı ile akar. Ola ki takırtı yapmasın diye raylara keçe döşerler. Tren perona sessizce yaklaşadursun, yolcular ayak uçlarına basarak inerler. Efendimizi incitme endişesi ile yürekleri titrer.
Ancak sonraki yıllarda İngiliz casusu Lawrens’in kışkırttığı bedeviler canım hattı sökerler ki uzay çağının Medine’si dahi demiryolundan mahrumdur.
İstasyon hâlâ mevcud. Geçtiğimiz yıllarda yanık doğramaları, kırık kapıları ile berduşlara mekân olan bina bizi kahrediyordu ama bu kez hafif yollu toplamış bir müze havası kazandırmışlar.
Lâkin vagonlar ve lokomotifler çürümeyi bekliyor. Onları yakından inceleyince ayyıldızlı tabelalar görüyor ve hisleniyoruz.
Suudlar buram buram Osmanlı kokan İstasyon Camisi’nin suyunu kesmiş, kapısını kilitlemişler. Gerekçeleri çok gülünç: Kıblesi eğri (!) imiş. “Be insafsız” diyeceksin, “Bizim mimarlarımız İstanbul’daki camilerin kıblesini şaşırmadı da, Mescid-i Nebi’nin yanıbaşında mı hata yaptı?” Yok Mescid-i Nebi’nin kıblesine de eğri diyorlarsa onu bilemem. Hem kıblesi eğri olsa ne farkeder, Seccadeyi o yöne serersin olur biter. Ama maksat başka. Burada Türklerin gruplaşmasını önlemek.
Ambariyye’ye Sûudların sahip çıkmasını beklemek saflık olur. Göz alabildiğine uzanan arazi iştah çekecek kadar kıymetli. Bu semtte arsa fiatları milyon dolarlarla ifade ediliyor. Umarız Kültür Bakanlığımız bu güzide eserle ilgileniyordur. Yoksa onu bekliyen akıbet de diğerlerinden farksız olur.
Suudi yönetimi takvimin kendisiyle başladığını sanıyor. Şuurlu bir şekilde tarihi eserleri yok ediyor. Meselâ Kûba, Cuma ve Kıbleteyn mescidlerini yıkıp yeniden yapmışlar. Evet yerlerine muazzam mekânlar kurmuşlar ama, Sahabe-i kiram’dan tek taş, Osmanlı’dan bir hat bırakmamışlar. Kitabelerinde İtalyan inşaat firmalarına övgüler yağdırıyorlar. Yine asr-ı saadet devri Medine evlerinden hiçbiri ayakta kalmamış. O günlerden kalan tek bina Beni Nadr Yahudilerinin reisi Ka’b bin Eşref’in konağı. Biz Sahabe-i kiramı soluyacak tek ev bulamıyoruz, ama İsraillilerin “Dedelerimiz burada yaşadı”diyecekleri bir evleri var.

Kara tren gelmez m’ola…
Suudi yönetimi hac dönemi ne kadar asker, izci, zabıta varsa iki mukaddes beldeye yığıyor ve onlara fevkalade yetkiler veriyor. Taksi şoförlerinin alayı sivil polis, seyyarlar ona keza. Kamera ve fotoğraf makinasını kullanmak cesaret işi. Tutuklanmak mesele değil ama cihazlar gidiyor. Meselâ 96 yılında gazeteci arkadaşlardan birinin Betacam kamerasını parçalıyorlar ki, 30 bin dolarlık alet hurdaya çıkıyor. Diyeceksiniz ki bu korku neden?
İslâm dünyası Suud ailesini hesapsız harcamaları yüzünden çok sorguluyor. Diğer Arablar bu ülkeye “Suudi Amerika” diyorlar. Bırakın kralları, emirler bile helikopter filolarıyla dolanıyor, dağları kestirip tepesine saraylar yaptırıyorlar. Ülkedeki her sektörün kaymağını bir prens yiyor. Eh Asya ve Afrika’da (hatta Arabistan’da) yüz milyonlar açlık sınırında yaşarken, sefahatlerinin görüntülenmesinden rahatsız oluyorlar.
Bir başka huzursuzluk kaynağı İran. Acem hacıları yanaşık düzen eğitimi almış birlikleri andırıyor ve mollaların komutlarıyla hareket ediyorlar. İranlılar Suudi görevlileri takmıyor. Bazen çok sert tepkiler veriyorlar. Zaten onların öbeklendiği mıntıkaya polisler giremiyor. Doğrusu bu işimize geliyor. İHA muhabirleri ile Azeri asıllı İranlıların arasına karışıp şakır şakır fotoğraf çekiyoruz. Birisinin bize dokunması mı? Ne mümkün, hem ne haddine.
İranlılar sabahtan akşama kadar Cennet-ül Baki önünde oturuyor, göğüslerini yumruklaya yumruklaya dövünüyorlar. İslâm tarihinde derin yeri olan bu güzide kabristanda Ehl-i beyt büyüklerinin (Meselâ Hazret-i Fatıma ve Cafer-i Sadık’ın) nurlu kabirleri var. Suudlar tüm taşları kırmış, kitabeleri yok etmişler. Kimin nerede yattığını İranlıların bastırdığı krokilerden (o da hayal meyal) çıkarmaya çalışıyoruz. Silahlı muhafızların gölgesine sığınan mutavvalar sahabe kabirlerinin başına dikiliyor, gözü yaşlı aşıkları itileyip kakalıyorlar. Sanki öyle bir hakları varmış gibi hacıları azarlıyorlar. İranlılar ölümüne hürmet gösteriyor, diğerleri yok sayıyor. İşte burada ehl-i sünnetin olgunluğu ortaya çıkıyor. Anadolu insanı ne kendini paralarcasına matem tutuyor, ne de edebsizlik yapıyor. Efendi efendi Fatiha okuyor.
Biliyorsunuz Abdülhamid Han Hicaz Demiryoluna çok önem verir ve bu uğurda hiç bir fedakarlıktan kaçmaz. Raylar Amman üzerinden kutsal topraklara iner.
Ecdadımız Medine’ye hususi bir edep gösterirler. Öyle ki lokomotif çok ötelerden istim keser, istasyona ağırlığı ile akar. Ola ki takırtı yapmasın diye raylara keçe döşerler. Tren perona sessizce yaklaşadursun, yolcular ayak uçlarına basarak inerler. Efendimizi incitme endişesi ile yürekleri titrer.
Ancak sonraki yıllarda İngiliz casusu Lawrens’in kışkırttığı bedeviler canım hattı sökerler ki uzay çağının Medine’si dahi demiryolundan mahrumdur.
İstasyon hâlâ mevcud. Geçtiğimiz yıllarda yanık doğramaları, kırık kapıları ile berduşlara mekân olan bina bizi kahrediyordu ama bu kez hafif yollu toplamış bir müze havası kazandırmışlar.
Lâkin vagonlar ve lokomotifler çürümeyi bekliyor. Onları yakından inceleyince ayyıldızlı tabelalar görüyor ve hisleniyoruz.
Suudlar buram buram Osmanlı kokan İstasyon Camisi’nin suyunu kesmiş, kapısını kilitlemişler. Gerekçeleri çok gülünç: Kıblesi eğri (!) imiş. “Be insafsız” diyeceksin, “Bizim mimarlarımız İstanbul’daki camilerin kıblesini şaşırmadı da, Mescid-i Nebi’nin yanıbaşında mı hata yaptı?” Yok Mescid-i Nebi’nin kıblesine de eğri diyorlarsa onu bilemem. Hem kıblesi eğri olsa ne farkeder, Seccadeyi o yöne serersin olur biter. Ama maksat başka. Burada Türklerin gruplaşmasını önlemek.
Ambariyye’ye Sûudların sahip çıkmasını beklemek saflık olur. Göz alabildiğine uzanan arazi iştah çekecek kadar kıymetli. Bu semtte arsa fiatları milyon dolarlarla ifade ediliyor. Umarız Kültür Bakanlığımız bu güzide eserle ilgileniyordur. Yoksa onu bekliyen akıbet de diğerlerinden farksız olur.
Suudi yönetimi takvimin kendisiyle başladığını sanıyor. Şuurlu bir şekilde tarihi eserleri yok ediyor. Meselâ Kûba, Cuma ve Kıbleteyn mescidlerini yıkıp yeniden yapmışlar. Evet yerlerine muazzam mekânlar kurmuşlar ama, Sahabe-i kiram’dan tek taş, Osmanlı’dan bir hat bırakmamışlar. Kitabelerinde İtalyan inşaat firmalarına övgüler yağdırıyorlar. Yine asr-ı saadet devri Medine evlerinden hiçbiri ayakta kalmamış. O günlerden kalan tek bina Beni Nadr Yahudilerinin reisi Ka’b bin Eşref’in konağı. Biz Sahabe-i kiramı soluyacak tek ev bulamıyoruz, ama İsraillilerin “Dedelerimiz burada yaşadı”diyecekleri bir evleri var.
Mekke’ye doğru
Medine’de 40 namaz vakti. Yani 8 gün kalır, hazırlanırsınız.Son bir kez Cennet-ül Baki’yi dolaşır, Mescid-i Nebi’ye gidersiniz. Efendimiz’le (Sallallahü âleyhi ve sellem) vedâlaşırken içinizden bir şeyler kopar. Yaşadığınız hiçbir ayrılık (askere gidiş, gurbet, anaya hasret) size bu kadar koymaz. Hacılarımız döner döner bakar, durur durur hıçkırırlar. Bir daha
kavuşmak mı?… Kimbilir? Belki ahirette. İnşallah ahirette.
Arife gününe doğru bütün Arabistan hareketlenir. Şimdi koca ülke Mekke’ye akar. Medine ziyaretini tamamlayan hacı adayları da yola çıkar. İlk durakları “Zulhuleyfa”dır. Burası “mikat mahalli” dir. Yanisi şu ki bu noktadan öteye ihramsız girilmez. Mukaddes yolun yolcuları yıkanıp paklanır, ak kumaşlara bürünürler. İki rekat nemaz kılar, niyetlenirler hacca.
Bundan böyle ihram yasaklarına uyar, dikkatli olurlar. Ortalığı “Lebbeyk” sedâları sarar. İhrama bürünen hacı kefeniyle dolaşan ölü gibidir. Artık içlerinde amir memur, zengin, fakir yoktur. Gözlerini yumar, “Lebbeyk…” derler, yani: “Sana geldim Allah’ım!”
Dillerde telbiye ve tekbir, yüreklerde tevbe ve zikir. Kâh kasidelerle kendinizden geçer, kâh sohbetlerle gelirsiniz kendinize. Hoca Efendiler yol boyunca ihramlının uyacakları kuralları hatırlatırlar. Artık böceği bile öldüremez, yaprağı bile koparamazsınız.
Biz Diyanet personeliyle aynı otobüsü paylaşmanın şansını yaşıyoruz. Her otobüste bir hoca bulunur, bu otobüste tek hoca olmayan biziz. Aşr-ı şerifler, ilahiler birbirini izliyor, nitekim gençten birine “Nazlanma” diyorlar. Delikanlı mahçup mahçup başlıyor. Hafif Güneydoğu aksanı kokan ve benzerine rastgelmediğim yanıklıkta bir sesle “Arayı arayı” diyor; “bulsam izini…” Tam sıra “Ya Muhammed canım arzular seni” cümlesine geldiğinde sesi titriyor. Önce yutkunup baştan alıyor, sonra kapaklanıp hıçkırmaya başlıyor. Tüylerimiz diken diken oluyor. İnanın imreniyorum. “Aşk” dedikleri şey bu olmalı.
Yolda Türklerin işlettiği mola yerlerinde duruyoruz. Cephelerindeki bayraklar sanki “evinize geldiniz” diyor. Yine alışık olduğumuz lezzetler, kuru fasulye, pilav, köfte, döner…
Arabalarımız rahat ve süratli. Ama herkes bizim kadar şanslı olamıyor. Mesela Dağıstanlı hacılar köhne Rus otobüsleriyle asfaltı tırmalıyor, garip Hintliler kamyon bozması alametlerin çatılarına asılıyorlar. Sanki “varamasam da” diyorlar, “ölürüm yolunda” Kırgızlar ve Kazaklar kasalarını eve çevirdikleri Kamas kamyonlarla yola koyuluyor, öğünlerini heybelerindeki talkınlarla (bir nevi ufalanmış ekmek) geçiştiriyorlar. Şöyle serince bir lokantaya oturup, sıcak bir yemek söyliyebilmek mi? Sanırım bunu düşünemiyorlar bile.
Şehir kapıları gümrüğü andırıyor ve ciddi ciddi giriş çıkış muammelesi yapılıyor. Hadi biz, Diyanet Vakfının gölgesinde sıkıntı çekmiyoruz ama fakir ülkelerin hacıları kuyruklarda ömür tüketiyor. Saatlerce (bazen günlerce) sıra bekliyen garipleri görünce, “Asıl hacı bunlar” diyesiniz geliyor.
Biliyor musunuz, keremli Mekke’yi cıvıl cıvıl bulursunuz. Gerçi ilk anda içine düştüğünüz kesif trafik ve kaldırımlardan taşan kalabalık gözünüzü korkutabilir. Ama çabuk alışır, karışırsınız onlara.
Mekke’de yerleriniz hazırdır. Bavullarınızı üstünkörü atar, Kabe-i muazzamaya koşarsınız.
Milyarların kıblesinde hislenmemek mümkün mü? Heyecandan dizleriniz çözülür, sesinizi kendiniz bile tanıyamazsınız. Gözünüz yaş dolar ve bir şeyler oturur boğazınıza. Hani o anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.
Hacı sabır!
Gidip gelenlerden “ezilme, üzülme” hikayelerini çok dinlediğimden olsa gerek dikkat ediyorum. Hayır, kesinlikle hayır. Anlatılanların aksine müminler birbirlerini kırmamaya özen gösteriyorlar. Yaşlılar ve kadınlar kollanıyor. Ancak tavafın belli bir hızı var. Eğer siz ağır aksak gider, akışı tıkarsanız, bir tazyik görebilirsiniz. Açıkçası itilebilirsiniz. Ama kalabalıktan hoşlanmayanlar kenardan kenardan dolanır, tavaflarını bir Allah’ın kuluna dokunmadan tamamlayabilirler. Eğer Hâcer-ül Esved’in önünde girdaplaşan hengameye girerseniz, izdihama katlanacaksınız demektir.
Kendini yürüyemiyecek kadar bitkin hissedenler tavafı tahterevanla yaparlar. Üstelik Sudan ve Senegalli garipler üç beş kuruş sebeblenmiş olurlar.
Bu zenciler yapılı ve süratlidirler. Ancak kimseyi incitmezler. Kalabalığı tereyağdan kıl çeker gibi yarar, hızla uzaklaşırlar. Bazı uyanıklar onların ardına takılır, tavaflarını rahat tamamlarlar.

AMAN DİKKAT
Hoca efendiler döner dolaşır, bir noktaya dikkat çekerler. Elbette Kâbe-i şerife el sürmek ve Hâcer-ül Esved’i öpüp koklamak güzel şeydir. “Ancak birilerini incitmeyecekseniz!” Evet bu mukaddes topraklara ulaşanlara müjdeler vâad ediliyor. Ama işin içinde kaybetmek de var. İnsanlık hali, bazen sıcak, bazen izdiham sinirlerinizi gerer ve şeytan mızrabını telinize dokunduruverir. Hasılı “Hacı Sabır!” sözü basit bir tekerleme değil. Belki de kutlu yolun alfabesidir. Burada kimin ne olduğu belli değildir. Belki de milyonların haccı adsız sansız bir garibin hurmetine kabul edilir. Kim bilir?
Bir defasında kenardan kenara tavaf eden bir zenci kadın çekiyor dikkatimi. Bir çocuğu kucağına almış, diğeri sırtına bağlamış. Oğlan eteğine yapışmış, kız abisinin mintanına. Kadın sicim sicim terlemiş, gülüyor mu, ağlıyor mu belli değil. Ama yakalandığı feyz sağanağı, gün gibi aşikar.
Yine Hintli mi Pakistanlı mı bilemiyeceğim bir aile görüyorum. Tarif edildiği üzere Bab-üs Selâm’dan giriyorlar mescide. Kâbe’nin belirdiği köşede görmelisiniz onları. Hıçkırmıyorlar, ama göğüslerinin sesi duyuluyor. Hele adamda ki aşk imrendiriyor beni. Boylu da değil ama dağ gibi görünüyor gözüme. Çocuk deseniz nur, haza nur.

HERKESİ HIZIR BİLİN
Yanıbaşımda dört zenci, bir örnek giyinmişler, takkeleri renkli renkli, gri entarileri tertemiz. Ellerinde mushaf-ı şerif, ama ezberden okuyor, durup durup Kâbe’ye bakıyorlar. Yüzlerinde dolu dolu şükür kokan bir ifade. Az ötede Yemenli bir aile, İki yaşlarında bir kız çocuğu eteğini tuta tuta dönüyor. Bıcır bıcır bir şeyler mırıldanıyor. Saçları öyle kıvırcık ki tepesine dolanıyor. Hacı teyzem iri tokalarına dokunup “süslü şey” diyor, karşılıklı gülüşüyorlar.
Az ötede tesbihi ile hemhal olan bir
Hintli. Boynu bükük, yüzü göğsünde. Gözyaşlarını saklıyor, ama elbisesinde ıslaklık onu ele veriyor.
Ziyaret tavafındayız. Kabe-i şerifin belki de en kalabalık olduğu gün. Hemen yanımda Asya’lı bir aile var. Bir çocuk annenin kucağında, bir çocuk babanın kucağında. 6-7 yaşlarında bir çocuk daha var ama, o artık abi. Kendisi pekâlâ dolanabilir. Garibim bu kadar uzun boylunun içinden ne görüyor acaba? Üstelik böylesi bir izdihamda. Birden genç bir zenci koltuk altından yakalıyor onu, hoop omuzuna. 2,5 metreden tavafı seyrediyor şimdi. En manzaralı, en serin, en rahat onun yeri, üstelik en az yorulan o. Yüzünde çiçekler açıyor. Genç zenci memnun. Bir çocuk kalbi kazanmanın mutluluğu gözlerinden okunuyor.
Olur ya birisi ayağınıza basabilir, çarpabilir, üzerinize sendeliyebilir. Sakın kimsenin kalbini kırmayın, gülün geçin. Muhatabınızın o an hususi bir ikram içinde olmadığını bilemezsiniz. Açıp ellerini size de dua etse… Di mi ya.

KISACA ANLATIRSAK
Mescid-i Haram’ın çok kapısı var, ama siz en efdalini yapmalı mescide Bab-üs Selâm’dan girmelisiniz. Revaklar arasından Kâbe’yi görünce durmalı, ellerinizi açıp kendinize, yakınlarınıza ve İslâm âlemine (Meselâ Kosovalılar’a, Keşmirliler’e, Çeçen mücahidlere) dua etmelisiniz.
Ardından Kâbe-i muazzama’ya doğru ilerlersiniz. Mermerin ılıklığını önce tabanınızda hissedersiniz, sonra taa yüreğinizde. Yürümekle uçmak arası karışırsınız kardeşlerinize. Şavtlara (Kabe etrafında atılan her bir tur) Hacer-ül Esved’in bulunduğu köşeden başlar ve yedi kere dönerek tavafı tamamlarsınız. Kabenin tehiyat-ül mescidi budur zaten. Tavaf hitamında (mümkünse Makam-ı İbrahim civarında) iki rekat namaz kılar, sonra zemzem içersiniz, hatta yüzünüze gözünüze serpersiniz. Akabinde Safa ve Merve tepeleri arasında say yaparsınız.
Evet, eğer temettü haccına niyetlendi iseniz (ki genellikle öyle olur) ihramdan çıkabilirsiniz. Ta ki Arife gününe kadar. Sanırım anlatamadım. Hoş bu bahsi kitaplardan defalarca okumuş, lâkin kafamda şekillendirememiştim. Ama
bir kere gördüm yetti. Allah hepimize görmek nasip etsin.
Mekke’de bir Türk mahallesi Mesfele
Mekke’ye ulaşan hacılarımız umumiyetle Mesfele denen bir semtte kalırlar. Arife gününe doğru burada en az 50-60 bin Türk barınır ki bizim mahallemiz gibidir. Türk lokantaları, Türk bakkalları, berberler, ambarlar. Elden ele dolaşan Türk gazeteleri, kulaktan kulağa fısıldanan memleket haberleri, hatta camlara asılan maç ne-ticeleri. Evvelki yıllarda her bina kendi boyunda bayraklarla donatılır, ortalık ayyıldıza boyanırdı. Ama geçen yıldan itibaren Suudlar bayrak asma yasağı getirdiler ve o güzelim manzara yok oldu gitti.
Eski Mekke, dağlar arasında bir meydancığa kurulmuş. Ancak şehir etrafına taşmış, küçük ama sarp tepeleri içine almış. Caddeler dar vadilerin tabanına oturuyor. Yolun iki yanına ancak birer sıra apartman dizilebiliyor. Arkaları sarp kaya. Bazen vadiler vadilere açılıyor, bazen de karşınıza ansızın duvar gibi bir kaya çıkıyor. İşte o noktada devreye tüneller giriyor. Şehir karınca yuvası gibi. Tünellerden tüneller ayrılıyor, tüneller tünellere bağlanıyor. Mekke’nin tepecikleri yekpare taş, üzerlerinde ot bile yetişmiyor Renkleri kızılımsı siyah ve ısıyı iyi emiyorlar. Hele gün ortasında el değmiyor. Hadi yukarılar azıcık esiyor ama çukurlar tandırı andırıyor. Gün geliyor Medine’den 10-15 derece daha sıcak oluyor. Yani iliğiniz kemiğiniz bi güzel ısınıyor. Romatizmalarınız şifa buluyor.
Mesfele’den Mescid-i Haram 2 km filan. Yürüyerek 20- 25 dakikada varılıyor. Arabayla mı? Yine o kadar, belki daha bile fazla sürüyor. Zira Mekke’de bütün yollar Mescid-i Haram’a çıkıyor. Daha doğrusu çıkamıyor, o civarlarda bir yerlerde düğümlenip kilitleniyor. Hac dönemi vazifelendirilen eğitimsiz izciler şoförlere saç baş yolduruyor. Biri “dur” diğeri “geç” diyor, trafiği katlediyorlar. Ama itiraz hakkınız yok. Eğer “ağam paşam” demezseniz vitesten atıyor ve bilek kalınlığında sopalarla arabanıza girişiyorlar. Bizim içimiz gidiyor ama Arablar canım kaportalara inen darbelere gülüp geçiyor. Alışkın ve aldırmaz tavırlarla omuz silkiyorlar.
Bu iklimde petrolün ucuzluğundan olacak arabalar büyük. Güçlü motorlar gürül gürül benzin yakıyor. Trafiğin sıkıştığı noktalar gaz odasını andırıyor. Tünellerde jet motorları çalışıyor, biriken eksozu dışarı atıyorlar. Ancak sesleri kulak tırmalıyor, hoş kornalar klaksonlar birbirine giriyor. Bir uğultu, bir gürültü sormayın. Hasılı arabaya binme gafletinde bulunanlar koltuklara yapışıp eriyorlar. Halbuki yürüyebilen için mesele yok. Çarşılar renk cümbüşü, parklar çiçek gibi.
Hissetmiş olmalısınız, lâfı bir yere getirmeye çalışıyorum. Bakın bizim hacılarımız çok yaşlı. Bir sigara içimlik yolu bile adımlayamıyor, daha arabada perişan oluyorlar. Halbuki Endonezya ve Malezya’nın hacıları gencecik geliyor, hepimizi imrendiriyorlar.
Yaşlılar mangası
Neden öyle bilemiyorum. Bütün dünya Müslümanları hacca genç gelmeye çalışıyor, biz inadına yaşlanmayı bekliyoruz. Bu güzel vazife sıhhati ve parası olana farz. İlla ununu elemiş eleğini asmış olmak şart değil. Eğer kızı vermeyi, oğlanı evermeyi beklerseniz ohooo…
Burada Türk denince akla ürkek ve titrek yaşlılar geliyor. Hatta esnaf her beli büküğe, her eli bastonluya Türkçe hitap ediyor. Eğer trencilik oynayan çocuklar gibi birbirlerinin eteğine yapışıp yürüyen yaşlılar görürseniz, bilin ki bizdendir. Millet küfül küfül gömleklerle dolaşıyor, bizimkiler tek tip takım elbise giyiyorlar. Eğer üzerlerinde bu elbiseler olmazsa sahipsiz kalacaklarını, kaybolacaklarını sanıyorlar. Dahası keselerini saklamak için kat kat yelekler kuşanıyor, kuşaklar sarınıyorlar. Tavafta 40 kişi el ele tutuşuyor ve araya kimseyi almamaya çalışıyorlar. Bu beyhude gayretlerle kendilerini tüketiyor ve çok yoruluyorlar. Gençlerin hızını kesiyor, tazyik görüyorlar. Hâlbuki bir başlarına da (haydi ikişer üçer) dönebilir. Şirin Kâbe’yi doya doya seyredebilirler. O muhteşem anı zikirle ziynetlendirebilirler. Ama kaybolma korkusu o kadar içlerine işlemiş ki panik yapıyorlar. Ha bakın aklıma gelmişken hatırlatayım Diyanet Vakfı’nın her noktada kayıp büroları var. Burada iki tuşa basarak yerinizi tespit ediyorlar. Yani isteseniz bile kaybolamıyorsunuz.
Her ne kadar biz Türkçenin Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar geçerli bir lisan olduğunu söylesek de buralarda geçmiyor. Özbeklerle, Kırgızlarla bile anlaşamıyoruz. Halbuki Endonezya, Malezya, Hindistan ve Pakistan’dan gelenler şakır şakır İngilizce konuşuyorlar. Arablar, Afrikalılar yine öyle. Herkes birbiriyle tanışıyor, konuşuyor, kart alap kart veriyorlar. Kimbilir belki de bu dostlukların kültürel ve ticari neticeleri olacak. Ama Türk hacıları (lisan bilmediği için) tek yabancı ile tanışamadan geri dönüyorlar. Hemşehrileri ile buluşup memleket kurtarıyorlar. Sizin anlayacağınız hacılar kendi aralarında ikiye ayrılıyor: Türkler ve diğerleri

İMRENİYORUZ
Hâlbuki Uzakdoğu’nun genç Müslümanları zarif ve şuurlu hareketleri ile “Maşaallah” dedirtiyorlar. Endonezya ve Malezya’da çocuklar doğdukları gün hac organizasyonuna kaydediliyor. Devlet küçücük taksitleri bir fonda topluyor, kendisi de kaynak aktarıyor. Sırası gelenlere (genellikle 20-25 yaşında) “hazır ol” deniyor ve üç ay evvelden kursa alınıyor. Bu kursta haccın menasikleri ve neyi niçin yapacakları anlatılıyor. Gerekli dualar ezberletiliyor. Büyücek bir Kâbe maketi etrafında uygulamalı olarak tavaf öğretiliyor. Hacer-ül esved, Rükn-ü Yemani ve Mâkâm-ı İbrahim’in yerleri gösteriliyor. Dahası güneş çarpması, gıda zehirlenmesi gibi konularda bilgileniyor ve basit müdahaleleri yapabiliyorlar.
Bazı gençler nişanlanıp, nikâhlanıp hacca geliyor, dönüşlerinde düğün yapıyorlar. Hem evliliği, hem haccı kutluyorlar. Genç kızların başörtüleri dizlerine dökülüyor. Her milimi ince ince işlenmiş, sanırım bu örtüyü hazırlamak bile yıllarını alıyor. Yani ömürlerinden irice bir dilimi hacca ayırıyorlar.

 

Mekke’nin iki dağı
Mekke baştanbaşa dağ ama iki tanesi var ki Efendimiz’e kucak açmış. Bunlardan biri Cebrail Aleyhisselam’ın şereflendirdiği ve ilk vahyin geldiği Hira, öbürü hicret esnasında Server-i âlem ile sadık arkadaşını saklayan Cebel-i Sevr.
Hira (Arabların ifadesi ile Cebel-i Nur) bu civardaki en sarp dağ. Şehir merkezinden 5 kilometre kadar uzakta. Ama artık eteklerinde koca bir semt uzanıyor.
Sıhhatli biri Cebel-i Nur’un bedenlerine çok çok yarım saatte tırmanıyor. Ama yaşlılar için aynı yol yıllar kadar uzun. Ekseri kan ter içinde kalıyor, yorgun gözlerle zirveye bakıyorlar. Yarı yoldan geri dönerken “Ahh!” diyorlar, “Genç gelmek varmış buralara”
Nur Dağı’nın Kabe’ye bakan tarafı duvar gibi. Üç beş dağ maymunu burayı mekân tutmuş. Herkes rızkını yiyor, onlarda ziyaretçilerin attıkları ekmek ve meyvelerle geçinip gidiyorlar. İnsanlardan ürkmüyor ama fazla da yaklaşmıyorlar.

İLK EMİR “OKU!”
Efendimiz’in şereflendirdiği mağara, Kabe-i şerife bakan sarp yüzde bulunuyor. Burası zannettiğiniz gibi dağın derinliklerine girmiyor. İri yassı taşların altında kalan bir boşluktan ibaret. Hacı adaylarımız bu mağaraya bir kaç dakikalığına da olsa girmek ve o havayı solumak istiyorlar. Bu mümkün, velev ki siz izdihama katlanmayı göze alın.
Cebel-i Nur’un zirvesinden Mekke çok hoş görünüyor. Şehir ak yapılarıyla tepeler arasına sokuluyor, Kâbe ayan beyan ortada. Hatta yönelip durabiliyorsunuz namaza. Akşama doğru serince bir rüzgar çıkıyor ve kızıllaşan ufuk eskilere götürüyor sizi. Hey güzel Allah’ım buradan kimler geçti? Kim geçti?
Vehhabiler hacıadaylarının Nur Dağı’nı ziyaretinden hoşlanmıyorlar, ama mani de olamıyorlar. Onlara sorarsanız burası diğerlerinden farksız bir kaya. “Şeref ül mekân, bi mekin” sözünü anlıyabilmeleri için Anadolu insanıyla tanışmaları gerek.
Cebel-i Nur aslında o kadar yüksek değil ama doğru dürüst yolu yok. Terlik parçalayan patikalar hız kesiyor. Ayaklarınızın altında sivri taşlar yuvarlanıyor. Yer yer Asyalı fakirler taşıyabildikleri kadar su, kum ve çimentoyla yol yapıyorlar. Daha doğrusu “mış” gibi yapıyor, gün boyu tek basamakla oyalanıyorlar. Gelene gidene asılıp (güya) hayır topluyorlar.
İnsan düşünüyor da Hazret-i Hatice Validemiz taa Mekke’den buralara yemek ve su taşıdı. Sanırım o yıllarda yaşı 65 civarındaydı. O yaşta bir kadının her gece dağlara tırmanması… İşte sadakat denilen şey bu olmalı.

GELELİM CEBEL-İ SEVR’E
Cebel-i Sevr, civarın en yüksek dağı. Ancak temiz bir patikası var. Zirveye ulaşmak dinlenmeden tırmanabilenlerin bile bir saatını alıyor. Bizim gibi metropol çocukları ilk virajda dökülüyor, 80 kere mola veriyoruz. İki yere eğreti barakalar kurmuşlar, burada Hintli garipler (şehirdeki fiatlarla) çay, gazoz satıyorlar. O kasaları, buzları nasıl taşıyorlar akıl almıyor. Belki de bu yüzden kilo tutmuyor, ip gibi kalıyorlar.
Biz ikindiden sonra çıkıyoruz, vardığımızda akşam okunmalı oluyor. Dağın zirvesinde tek katlı ev büyüklüğünde bir kaya görünüyor. İçi kubbe gibi oyuk, ancak sürünerek girebileceğiniz bir deliği var. Hani bir örümceğin ağla kapatabileceği kadar. Örümcekler görünmüyor ama kutlu doruk hâlâ güvercin ağırlıyor. Biri uçuyor, biri konuyor. Mağara tertemiz. İçeride bir kaç yanık aşık tesbih elde göz yaşı döküyor. Duvarları misk gibi kokuyor. Şurada Efendimiz (Sallallahü âleyhi ve sellem) oturmuş olmalı, Ebubekir Sıddık ise şu köşede. Bir an kendimi fazlalık gibi hissediyorum. Öyle ya benim gibi günahkarın burada işi ne?
Hava kararıyor. Sevr dağının tam zirvesine halı sermişler. Uçmasın diye dört yanına kayalar dizilmiş. Arkanız Arafat, sağ yanınız Muzdelifa, Mina dağlar arasında. Mescid-i Haram mı? Tam karşınızda. Güneş ufku kızıla boyayarak batıyor. Derken bir rüzgar çıkıyor sormayın. Sanki düğmelerimizi koparacak. Çantam, fotoğraf makinesi ve objektiflerle dolu olmasına rağmen devriliyor. Uçması mümkün değil, ama ya yuvarlanırsa? Hava ten okşayan bir ılıklıkta, yıldızlar kocaman kocaman. İlk defa ay ışığının zemini aydınlattığına şahit oluyorum, Pakistanlının biri Kur’an-ı kerim okuyor. Merak edip cüzümü açıyorum. Evet harfler seçilecek kadar berrak.
Cebel-i Nur çok ziyaret edilen bir yer ama Cebel-i Sevr’de hepi topu üç beş kişiye rastlıyoruz. Halbuki kutlu hicreti azıcık olsun anlamak için bu tepeye tırmanmak gerek. Yol arkadaşlarınızı razı edebilir misiniz bilmem, ama siz siz olun fırsatı kaçırmayın. Ne edin edin bu tepelere tırmanın.
Pişman olmayacaksınız!
Arafat heyecanı
Zilhicce’nin ilk haftası Kâbe-i şerifde hummalı bir çalışma dikkat çeker. Aylar evvelden hazırlanan örtüler nurlu binaya giydirilir. Eski örtüler parçalara ayrılır, hatırlı ziyaretçilere dağıtılır. Arife gününe doğru Kâbe açılır, temizlenir, gülsuyu ile yıkanır. Nitekim Kral ve misafirleri Beytullah’ı ziyaret ederler ki, bu “açılış merasimi” demektir.
Bakın, Keremli Mekke’de bulunduğunuz süre içinde namazlarınızı (mümkün mertebe) Mescid-i Haram’da kılmalı. Vakitlerinizi Kâbe yakınlarında geçirmeye çalışmalısınız. Öylesine büyük nimetler içindesinizdir ki tek saniyeniz bile servettir. Bu mükerrem beldede Hazret-i Hatice Validemiz’in defn edildiği kabristanı (Cennet-ül mualla) ve onun yanıbaşındaki camiyi (Cin mescidi) ziyaret etmeyi unutmayın. Bunlar Efendimiz’le hatıraları olan yerlerdir.
Ve gelir dayanır büyük gün.
Arife günü bir gece evvelinden heyecanını hissettirir. Zaten Hadis-i şerifde buyurulduğu gibi “Hac Arafat demektir.”
Türk hacı adayları saatler evvelinden hazırlanır, otellerinin önünde bekleşirler. Sırası gelen kafile konvoy olur gider. Kalanları tatlı bir heyecan sarar. İşte en koyu muhabbetler orada dem tutar. Hem biliyor musunuz, hac yoldaşlığı, asker arkadaşlığı gibidir ve unutulmaz izler bırakır. Nihayet sıra size gelir. Megafonlardan çağrı yapıldığında otobüslere yerleşirsiniz. Bundan sonra hep telbiye söylenir. “Lebbeyk!” sadaları yeri göğü inletir.

ARASATI HATIRLATIR
O gece Arafat’a giden yollarda yüzbinleri görürsünüz. Müminler fevc fevc koşar, mahşer meydanını andıran ovayı doldururlar. Hacılarımız kafilelerine ayrılan alanlara yerleşirler. Buralarda çadırlar kurulmuş, kilimler yayılmıştır. İlk defa bir çöl gecesi ile tanışırsınız. Gölgesi mor dağlar, eflatuna çalan bir gökyüzü, mücevherleri kıskandıran yıldızlar ve kızıl haleli şirin ay. Efendimiz buralardan göğü seyretmiş midir acaba, yine böyle bir gecede aya bakmış mıdır? Hacı adaylarımız bu feyz yüklü geceyi dolu dolu yaşamak ister, vakti yudum yudum içerler. Zamanını zikr ile değerlendirenler, namaz kılanlar, Kur’an okuyanlar…
Ne hikmettir bilinmez, bu iklimde geceler kararmaz. Çok çok lacivert olur, o kadar. Ama harfler rahatlıkla seçilir. İşte şairleri yazdırıp, ozanları söyleten çöl geceleri böyle bir şeydir. Ancak yarın zor geçecektir. Yatmanız ve dinlenmeniz gerekir. Nitekim toprağın ısıttığı hasırlara uzanır, yorgun bedeninizi uykunun müşfik kollarına bırakırsınız. Çok değil birkaç saat dalar, sabah namazına kalkarsınız. Ancak kendinizi pehlivan gibi hissedersiniz. Sebep temiz hava mıdır, yoksa sırtınızı okşayan sıcak kumlar mı, bilemem. Belki de peygamberleri konuk eden muhterem zemin. Kimbilir?

GÜNEŞ YAKIN MIDIR YERE?
Güneş hızla yükselir. Gün böylesine uzun, güneş böylesine yakın mıdır yere? Çadırların altına çekilirsiniz. Şimdi eller tesbihte, diller zikirdedir. Burada milletvekili ile amele, bakanla talebe eşdeğerdir. Arife günü öğlenle ikindi cem edilerek kılınır. Namazı elbette Mescid-i Nemira’da kılmak, vakfeye ise Cebel-i Rahme’de durmak efdaldir. Ama üç milyonu aşan insandan pek azı o noktalara ulaşabilir. Doğrusu şu ki Diyanet Vakfı’nın Arafat organizasyonları başarılıdır. Çadırsa çadır, kilimse kilim. Su ve buz istemediğiniz kadar. Bir tarafta dizi dizi helalar, bir tarafta sıra sıra musluklar. Sağlık ocağı, ambulans ve sizler için hazırlanmış doyurucu bir kumanya.
Bembeyaz ihramları ile ortalıkta dolaşan pembe yanaklı çocuklar hacılarımızı hislendirir. Yaşlılar bebekleri gülen gözlerle onlara bakıp mırıldanırlar. Elbette ağız okumasını bilmezsiniz, ama ne söylediklerini tahmin güç değildir. İlk cümle “Maşaallah!”, ikincisi “Ne mutlu!”
Arafat kendilerini ifade etme çabasında olanlar için kaçırılmaz fırsattır. Nitekim İranlı’lar sevimsiz sloganlarla propaganda yaptıklarını sanırlar. Boşnak’lar bizim yapmadığımızı yapar, Osmanlı bayrağı açarlar. Çeçenler küçük gruplarına rağmen zinde görünürler. Kadını, erkeği eğitim almış gibidirler. Bir ağızdan telbiye söylerler ve çoşkularıyla imrendirirler. Türkler kendilerine yakışan olgunluktadırlar. Diz üstü çöküp, gözlerini yumarlar. Zira şimdi gönül gözüyle bakma zamanıdır. Hani “Yunus” gibi.
Gözünüz hilâlde olsun!
Henüz Medine’deyiz. Son günlerde bazıları tuhaf oluyor. Günün battığı saatlarda gözlerini göğe dikiyor, sanki birşey arıyorlar. Nihayet bir gün İsmail ağabey “Bak İrfan” diyor, “eğer şuralarda bir yerde hilâli görürsen, beni uyar” Akşam namazını Mescid-i Nebi’nin avlusunda kılıyoruz. Tesbihimi çekiyorum, duamı ediyorum, birden ne görsem beğenirsiniz. Kızıllaşan ufukta incecik bir hilal. İsmail abiye gösteriyorum. “Gördün mü bak” diyor, “İşte korktuğum başıma geldi. Desene, yandı gülüm keten helva!”
Yahu sen neden korktun, hem helva niye yandı diye üstelemiyorum, o zaten izah ediyor. “Bu gün Zilhicce’nin biri” diyor, yani Türkiye’deki takvimler isabetli”
-Eee bunda ne var?
-Ama buradakiler isabetsiz.
-İsabetsiz olursa n’olur?
-Bunca milleti Arafat’a bir gün evvel çıkaracaklar.
Günler geçiyor. Hani literatürümüzde “Dost aya bakar!” gibi bir deyiş de yok ama İsmail abim mübârekten gözünü ayıramıyor. Sağolsun bu arada bizi bilgilendiriyor. Mesela birara bana dönüp “Ay yusyuvarlakken, zilhiccenin kaçı olur?” diye soruyor. Zaten tek bildiğim o, göğsümü gere gere cevaplıyorum.
- Onu bilmiycek ne var, ondördü.
- Peki yedisini nasıl anlarsın?
- Hımmm yarım dolunay. Hani ortadan kesilmiş elma gibi…
- Aferin. Öyleyse bak bakalım şimdi ayın kaçı.
- Yedisi.
- İşte bildin!
Keşke bilmez olaydım. Arife gününün şaştığı artık çok kesin.

HACCIN FARZLARI
Biliyorsunuz Haccın farzı üçtür. İhrama girmek, ziyaret tavafı ve Arafat’ta vakfeye durmak. Hacılarımız hâtâlı ve eksik dahi olsa mutlaka ihrama giriyor ve ziyaret tavafını aksatmıyorlar. Yine büyük bir safiyetle Arafat’a çıkıyorlar. Ancak o günün gerçekten arife günü olup olmadığı konusunda endişe taşımıyorlar. Suudlara uyuyor, aslını araştırmıyorlar. Gelgelelim yönetim bu günü hilâle bakarak belirlemiyor. Hatta “açık seçik” görünse bile dediğini dayatıyor.
Peki gününde olmayan ibadeti Allahü teâlâ kabul eder mi? Orasını Mevlâm bilir. O (Celle celalüh) hiç gidemiyene dahi hac sevabı vermeye kaadirdir, ama cuma namazını perşembeden kılmanın mânâsı? Elbette yoktur! Nitekim Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz’da “1987 yılında yapılan Rüyet-i Hilal konferansında alınan kararlar ilmi ve fenni kararlardır. Ama bunlara uymayan tek ülke var” diyor. “Suudi Arabistan!” Ardından ilave ediyor “ Ancak bayram ilan etmek devletlerin işidir ve bizim gücümüz bunu değiştirmeye yetmez.”
Geçen yıl gün şaştı da evvelki yıllarda şaşmadı mı. Suudlar son senelerde bunu sıkça yapıyorlar. Peki bunu dile getirmekten maksadımız münakaşa başlatmak mı? Hayır. Sadece yol göstermek. Eğer isterseniz gerçek Arife gününü öğrenebilirsiniz. İcabında bir araba tutar, ertesi gün tekrar Arafat’a çıkarsınız. Bu iş size ancak bir kebap parasına mal olur ki, içinizin rahatladığına değer.

MUZDELİFE VE MİNA’YA
Neyse. Diyelim ki vakfeye durdunuz. Akşama doğru Arafat meydanından hareket başlar. Güneşin batması ile otobüsler kapılara dayanır. Tahsisli yollardan Muzdelife’ye varırlar. Akşam ile yatsınızı cem eder, Muzdelife vakfesine durursunuz. Ardından 70 adet (nohut büyüklüğünde) taş toplarsınız.
Minaya ancak sabaha karşı ulaşır ve cemreleri taşlarsınız. Bakın şeytan taşlamanın da bir edebi vardır. Dualarını okuyup baş ve işaret parmağınızla tuttuğunuz taşları atmalısınız, belki nefsinizi de taşlamalısınız. Efendim “benim günahım çok” diye, yumruk büyüklüğünde kayalara sarılmayacaksınız öyle. Burada bazen ölçüyü kaçıranlarımız oluyor. Bir tanesi “Bu mel’un benimle çok uğraşıyo” deyip terliğini fırlatıyor, bir diğeri taşlarla birlikte hakaretler, küfürler yağdırıyor. Şemsiyeyle vuranı mı ararsınız, tükürüğe boğanı mı? Amcamın teki “Ha burada bi ondortli olacağdi” diyor, “saydıraydım şuna!” Aman dikkat. Hiç değilse taşlarken gelmiyelim “onun” oyununa.

Diyelim ki taşınızı attınız. Kurbanınızı kesip (ya da kestirip), traş da olduysanız ihramdan çıkabilirsiniz. Şimdi tek vazifeniz kalıyor, ziyaret tavafı. Eh tavaf ve sayın nasıl yapılacağını anlatmıştık. İşte bütün hac ibadeti bundan ibarettir ve korkulduğu kadar zor değildir.
Kimseyi üzmeyin herkesi hoş tutun
Efendim yıllar, ama uzun yıllar evvel Bağdatlı hacıadayları Dicle kenarında buluşurlar. Ortalık ana baba günüdür. Ağlayanlar gülenler, el öpenler el, öptürenler, hâlleşenler, helâlleşenler… Nitekim vedâlaşır, yola koyulurlar. Kervanda zengin bir tüccar vardır ki maiyeti ordu gibidir. Rahvan devesinin üzerindeki muhteşem mahmiline kurulur, postlar, yastıklar arasına oturur. Peşinde aşçılar, seyisler, yamaklar… Elinin altında kütür kütür meyveler, serin sular… Her molada çadırını kurarlar. Uyurken başını bekler, yelpaze sallarlar.
Kaç konak giderler bilinmez ama molanın birinde, saf görünüşlü bir garip dikkatini çeker. Tüccar sesine abartılı bir ton oturtarak “Ooo” der, “Sen de mi?” Muhatabı kısık, kırık bir sesle “Niyetlendik bir kere” der, “Yüce Mevlâm nasip ederse”.
- Eee yola çıktığına göre kemerini altınlarla doldurmuşundur artık.
- Allah ne güzel vekildir. O herkesin rızkını verir.
- Amenna! Ama parasız da olmaz ki.
- Eh olduğu kadar.
Yol uzun ve meşakkatlidir. Zengin sıkıldıkça garibe sataşır. Onu makaraya sarar. Adamları kurulmuş zemberek gibidir, her şeye gülmeye hazırdırlar. Kahkahadan kırılır, eğlendiklerini sanırlar. Beriki mahzûn bile olmaz. Kasıklarını tuta tuta gülenleri, melûl melûl seyreder, hatta içinden “Allah iyiliğinizi versin” der, “Hep böyle neşeli kalın e mi?”
Her ne kadar “ömür biter, yol bitmez” deseler de yol biter, Mekke’ye gelirler. “Filan zaman filanca yerde buluşmak üzere” der ayrılırlar. Artık herkes başının çaresine bakar, üçer beşer dağılıp kalabalığa karışırlar. Aradan haftalar geçer. Belirlenen yer ve günde buluşurlar. Şimdi münevver Medine’yi ziyaret etmeli, sonra Bağdat’a dönmelidirler. Zengin tüccar yorgun ve bitkindir ama saf garibi görünce neşelenir. Alaylı bir tonla lâf atar. “Nasıl, vazifelerini yaptın mı bari?”
- Yapmaya çalıştık işte.
- Eee artık hacı oldun desene.
- Eğer Allah kâbul ederse.
- İyi ama senin beratın nerede?
- Ne beratı?
- Bilmiyor musun Beyt-i Şerif’i ziyaret edenlere cehennemden âzâd olduğuna dair vesika verdiler. (Yanındakilere bir göz kırpar) Desene sen fırsatı kaçırdın. (Göğsünden herhangi bir kağıt çıkararak gösterir) Bak benim ki burada.
- Ama ben bilmiyordum ki.
- Bilmiyorsun ama, sormuyorsun da.
- Peki ben n’apıcam şimdi?
- Otur derdine yan.
Tüccarın adamları şamata yaparlar. “Neyse canım üzülme” derler, “Nasıl olsa yolu öğrendin, seneye yine gelirsin.” Ardından kahkahalar patlar.

NURDAN HARFLER
Garibim yıkılır. Ansızın kalkar, döner geriye. “Dur, gitme” diyenleri duymaz bile. Hacılar çekilmiş kutlu mescid sakinlemiştir. Kâbe’nin yanıbaşına çöker ve iki gözü iki çeşme ağlayarak “Ya Rabbi” der, “biliyorum berâta lâyık değilim. Ama sen her şeye kaadirsin!” Öylesine samimi yalvarır ve öyle içten ağlar ki anlatılamaz. Bu teessür ile bayılır gider. Kendine geldiğinde elinde dünyadakilere benzemeyen bir kağıt vardır. Kardan beyazdır ve ipekleri andırır. Üstelik hiç duymadığı kadar güzel kokar. Üzerinde yeşil nurdan yazılar parlar ki, bakılmaya doyulmaz. Garibim sevinç içindedir. Koşa koşa kafileye yetişir. Dalkavukları tüccara kaş göz eder, “Bak seninki geliyor!” derler. Tüccar mal bulmuş gibi yoluna çıkar. “Nasıl beratını alabildin mi bari?” der.
Ama beratı görünce donar kalır. Nurdan harfleri heceliye heceliye okur. Biranda beti benzi atar, rengi solar. Tam düşmek üzere iken onu yakalar, yere yatırırlar. Adamcağız çok pişmandır. “Vah bana” der, “Vah ki ne vah! Malımı mülkümü herşeyimi versem şu harflerin noktasını alamam. Şimdi bu gurur beni mahvetmez mi?”
Garibim hâlâ saf, hâlâ samimidir. Hatta beratı ona verir. “İstiyorsanız sizde kalsın” der, “öldüğümde kabrime koyun yeter!”
Tüccar bu emaneti bağrına basar. Bağdat’a vardıklarında berat için nefis bir sanduka yaptırır ve evinin en mutena köşesini ona ayırır. Bakar bakar ağlar, o talihsiz günlerine yanar. Olacak bu ya onun Bağdat dışında olduğu günlerden birinde garip vefat eder. Tüccar bunu ancak dönüşünde öğrenir. Hemen sandukaya koşar. Kilidi elceğizi ile açar ama berat yoktur. İşi çözmek için arkadaşının kabrine koşar. Tam toprağı eşelemeye başlamıştır ki omuzuna bir el dokunur. Döner, nur yüzlü bir zât ile karşılaşır. Manevi sırlara haiz olduğu yüzünden okunan meçhul veli “Hiç zahmet etme” buyurur, “onu beratından ayırmadılar”.
Nasıl güzel kıssa değil mi? Hele bunu Ebülleys-i Semerkandî anlattı ve Eşrefoğlu Rûmî aktardıysa.
Bildiğiniz üzere Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz cennettedirler. Ancak kendilerine yasak olan meyvelerden yedikleri için yeryüzüne (Hazret-i Adem Serendib adasına Havva validemiz Cidde’ye) indirilirler. İkisi de yollara düşer.
Hazret-i Adem çok yalvarır, çok sıkıntı çeker. Hatta bir hadis-i şerifde “Adem âleyhisselâm’ın gözünün yaşı zürriyetinin gözlerinin yaşı ile tartılsa evlâtlarınınkilerden ağır gelirdi.” buyurulur. Mübârek tam üçyüz yıl yalvarır ve utancından başını kaldıramaz. Nitekim bir Aşure günü Cebel-i Rahme (vakfeye durmanın efdal olduğu dağ) üstüne çıkar, boynunu büker. Bu kez diğerlerinden farklı olarak “Ya Rabbi!” der, “Oğlum Muhammed hürmeti için bu babaya merhamet eyle”
Ve duası kâbul olur. Havva validemiz ile Arafat ovasında buluşurlar. İkisi de çok ferahlar. Meleklerin rehberliğinde ilerler Müzdelife ve Mina üzerinden Mekke’nin kurulduğu vadiye gelirler. Tam Beyt-i Mamur’un altına gelince durdurulurlar. Melekler muazzam çukur kazar, 30 güçlü yiğidin kaldıramayacağı taşlarla bir temel yaparlar. Allahü teâlâ bu temelin üzerine cennet mücevherlerinden yapılma bir beyt indirir ki biri şarka biri garpa bakan iki kapısı vardır. Beytullahın içinde nurdan kandiller yanar. Bu kandillerin çanakları cennet altınıdır ve etrafında yıldız gibi parlayan ak yakutlar vardır. İşte Hacerü’l esved bu yakutlardan biridir. Hasılı yaşlı dünyamızın ilk binası “Kabe-i muazzama”dır.
Allahü teâlâ “Ey Adem! Sen sağ oldukça Beytullah’ı tamir et. Senden sonra gelen peygamberler de onu tamir edecekler. Son peygambere kadar bu böyle sürüp gidecek” buyurur. Ve öyle de olur. Adem âleyhisselâm ilk tavafını yaptıktan sonra melekler “Haccın mübârek olsun” derler, “Biliyor musun, biz ikibin yıldır bu beyti tavaf ediyoruz.” Adem âleyhisselâm yine Serendib’e döner, ancak tam 40 kez yürüyerek Mekke’ye gelir ve hacceder.

DEFALARCA YAPILAN KABE
Aradan uzun yıllar geçer. İnsanlar çok bozulurlar. Mucizelere bile güler, Allah’a şirk koşarlar. Hacerü’l esved taş olmasına taştır, ama mahcubiyetinden kararır.
Hele Nuh Aleyhisselam devrinde müşriklerin muhalefetleri haddi aşar. Taştan topraktan putlar yapar, çırılçıplak tapınırlar. Kadınlar zinetlere bürünür ve salınarak yürürler. Zina alır başını gider. Zalim ve merhametsiz, mağrur ve kibirlidirler. O yüce Nebi’yi dinlemek şöyle dursun, alay ederler. İnananları döverler, söverler, zulmederler. Nitekim gazab-ı ilahiye duçar olurlar. Yeryüzü müthiş bir tufan yaşar. Kâbe-i muazzama göklere kaldırılır. İşte o günden tek yadigar kalır: Hacerü’l esved!
Ama Kabe-i şerif’in temelleri kaybolmaz. Sonra gelen peygamberler daima izini bulur, Beytullah’ı yeniden yaparlar.
İşte, Kabe’nin unutulduğu yıllardan birinde İbrahim Aleyhisselam Hacer Validemizi ve oğlu İsmail’i alır, söz konusu vadiye getirir. “Sizi burada bırakmakla emrolundum” der ve döner. Hacer Hatun misli zor görülen bir tevekkülle emre boyun eğer, “Olsun” der, “Rabbim bize yeter!” Evet yanlarında bir kırba su ve üçbeş hurmaları vardır, ama bunun dayanacağı süre bellidir. Üstelik şirin İsmail henüz bebektir. Hacer validemiz hayata dair bir emare bulabilmek ümidi ile önce Safa tepesine çıkar. Ufukları tarar. Ancak ardarda dizili katran renkli tepelerden başka bir şey göremez. Bırakın gölgesine sığınacak bir ağaç, kuru ot bile yoktur. Sonra karşı tepeye gider. Merve’nin zirvelerinde ıslık ıslık uğuldayan rüzgarı dinler. Ne bir kervan izi bulur, ne ıslak bir çukur. Kayaları buharlandıran sarı sıcak zor günlerin habercisi gibidir. Ama ümidini yitirmez. Onu oraya yollayan rızkını da düşünmüş olmalıdır. Öyle ya yerleri ve gökleri yaratan herşeyden haberli ve herşeye kaadirdir. İçini inceden bir sevinç bürür, yüreğinde neşe büyür. O (Celle celalüh) elbette Rezzak, mutlaka Kerim’dir.

ÇÖLDE KAYBOLAN ÇOCUK
Ancak Hacer validemiz dönüşünde oğlunu bulamaz. Halbuki bıraktığı yeri iyi biliyordur. Büyük bir telâşla tekrar Sâfa tepesine koşar ve aynı hızla Merve’ye döner. Nefes nefese varılan menziller ve yürek çatlatan yedi zor koşu. (İşte Sâfa ile Merve tepeleri arasında “say” yapan müminler o günü hatırlarlar.) Hacer validemiz yedinci seferinde Merve tarafından tatlı bir ses işitir. Karşısında ay simalı biri belirir, müthiş azametini ılık tebessümü ile perdeleyen esrarengiz misafir, Cebrail Aleyhisselâm’ın ta kendisidir.
Hacer Validemiz henüz hadisenin şaşkınlığını yaşarken oğlunu farkeder. Şirin bebeğin ayakları dibinde berrak bir suyun kaynadığını görür ve biriktirmek ister. Bir yandan suyu perdelemeye çalışır, bir yandan kabını toprağa yapıştırır. Tarifsiz bir telâşla “Zem” (dur) der, Hatta haykırır “Zem!… Zem!”
Cebrail âleyhisselâm tebessüm eder. “Bırak aksın!” der, “Bu su daima akar ve asla tükenmez”
Aradan geçen binlerle yıl onu haklı çıkarır. Zemzem sadece susuzları kandırmaz, açları da doyurur, dertlere derman olur. Bu su bir süre sonra göçebe kavimlerin dikkatini çeker. Nitekim Cürhümiler, Hacer validemizden izin alır, Kubeys dağı eteklerine yerleşirler. Ve keremli vadi şehir olur, adına Mekke denir.
Cahiliyye devri
Soluklara yapışan bulut bulut toz ve helva gibi kavrulan toprak. Şehri kıvrım kıvrım saran taşı kara dağlar. O devir Mekke’sinden bahsediyoruz. Tarım yapılamayan, hayvan bakılamayan bir beldeden. Evet burası çoraktır, kuraktır ama civar kabileler eşiğinden ayrılamazlar. Kervanlar gelir, kervanlar gider. Denkler iner, yükler biner. Uzak ülkelerin alımlı malları kapışılırcasına satılır ve anında nakde döner. Bu yeni yeni kervanlar ve yeni yeni dinarlar demektir. Kureyşliler ne Necd’liler gibi deve güder, ne de Taifliler gibi eker biçerler. Öyle ya parası olan ürünü ayağına getirir. Peki Mekke’yi diğer beldelerden farklı kılan nedir? “Kâbe ve çevresindeki putlar.” Kureyşliler putlara inanırlar mı bilmiyoruz, ama pazarlamakta ustadırlar.

ZULÜM DÜZENİ
Mekke-i Mükerreme’den tam 70 peygamber geçer. Ancak cahiliyye devrinde hepsi unutulur ve bir zulüm düzenidir sürer gider. Belde halkının ekserisi ticaretle uğraşır ve iyi kazanır. Faiz ve tefecilik alır başını gider. Hassas terazilerle miskal miskal gümüş tartan faltaşı gözlü tacirler, zenginlere methiye düzen eyyamcı şairler türer. Zinanın, büyünün, kumarın delisi bir cemiyet… Sazendeler, rakkaseler ve fıçılar dolusu şarap. Müstehzi, zalim, bazen cömert, bazen hilekâr bir millet. Kölelerini süründürecek, kızlarını gömdürecek kadar kuduran kibir. At ve kılıçtan açılınca parlayan cengaverlikleri ve ulu büyük (!) dedelerin kahramanlık hikayeleri…
Mekke, Daru’n Nedve’den yönetilir. Emir, yönetime hakim gibi görünse de eşrafa tabidir. Zahirde senato rolü oynayan bu ev, asiller kulübü gibidir.
O yıllarda sadece Mekke değil, yeryüzü bunalım içindedir. Ehramların gölgesindeki Mısır, firavunların tesirinde değildir belki ama tevhid inancından da haberi yoktur. Eflatun’un beyin sancıları İskenderiye’yi çığrından çıkarır. Ufuklara boş boş bakan mermer gözlü heykellerin koltuk altına sığınan Roma’da en adisinden bir sefahat sürer. İran’ın ateşe tapıcıları efsanelerle oyalanırken, Hintliler “Nirvana” isimli bir yokluk idealinin peşinden koşarlar. Setlerin ardındaki Çin esrarlı bir uykunun kollarındadır. Türklerin zinde gücü yönünü bulmamıştır daha. Hıristiyanlar putperestliğe doğru yürürken, Museviler kendilerinden çıkacak bir peygamberi beklerler.

VE “O” DOĞAR
Ve O doğar… O’nun bize inandırdığı ve onu bize inandıran Allah’ın (Celle celalüh) “Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” dediği O! (Sallallahü aleyhi ve sellem) Yeri gelmişken söyleyelim Resullullah Efendimizin nesep hattı Hazreti İsmail ile İbrahim Aleyhisselam’a, Hazreti Şit ile Adem Aleyhisselam’a ulaşır. Bu kutlu halkaya cehalet kirleri asla bulaşmaz. Efendimiz’in dede ve ninelerinin hepsi tevhid inancına bağlı mümtaz kimselerdir.
Müjdeler müjdeleri izler. Nur dağının (Cebel-i Nur) zirvesindeki mağara gark olur nura. Ve Resûlü Ekrem, İslam’ı tebliğ ile vazifelendirilir.
Mekkeli müşrikler bu kutlu çağrıya aldırmazlar. Putlarından vazgeçmek şöyle dursun, inananları sindirmek gibi bir maceraya atılırlar.
Tecritler, tacizler… Hakaretler, alaylar…
Alemlerin Efendisi zorluklara rağmen tevhidi anlatırlar.
İşte bir hac mevsimi Akabe’de (Mina’nın Mekke çıkışında) sohbet ettikleri Hazrecliler “Bu güzel yüz yalancı, bu tatlı sözler batıl olamaz” der ona inanırlar ve Medine’de altı kandil yanar. İkinci yıl kendilerine İslâm’ı öğretecek bir muallim isterler. Efendimiz lüle saçlı bir genci işaret eder. Ki bu gül yüzlü çocuk Mus’ab bin Umeyr’dir. Mus’ab bin Umeyr’i mi? Onu anlatmaya bu sayfa yetmez. Öyleyse yarına.

Mus’ab bin Umeyr
Odevir Mekke’sinde güçlü aileler vardır. Bunlardan biri Rabiaoğullarıdır. Bu ailenin 17’sinde bir çocukları vardır ki göz bebekleridir. Mus’ab yakışıklı ve sevimlidir. Siması bebek gibi, saçları lüle lüledir. İri kara gözleri mânâ yüklüdür. Kibardır, zarifdir, duyguludur. O, yerinde duramayan küheylanlara biner, kızıl tüylü develerle gezer. Çadırını berrak sulu vahalara kurar, tek el hareketine uşaklar koşar. Paha biçilmez mücevherler takar, kese kese dinar saçar. En körpe meyveler ona ayrılır, onun için kesilir körpe kuzular. Atlas pelerini göz alır, kıskançları şaşı yapar.
Hasılı akranlarının aklı da, dilberlerin gönlü de ondadır. Ama Mus’ab mutsuzdur. Soyuyla öğünen eşraftan, kibirli silahşörlerden, bebek gömmeyi yiğitlik sanan cahillerden, açgözlü tacirlerden, dalkavuk şairlerden ve yalancı kahinlerden iğrenir. Ve iğrenir insanları eğri büğrü putların önünde secdeye zorlayan asalakların cümlesinden.
Günlerden birinde, hani Mekke sokaklarında öylesine dolaştığı günlerden birinde ayakları onu Erkam bin Ebi Erkam’ın (radıyallahü anh) evine götürür. Niye öyle yapar bilinmez, içeriye süzülüverir. Burada Efendimiz’le (Sallallahü âleyhi ve sellem) tanışır. Muhteşem bir sohbetin ardından bambaşka bir Mus’ab olur. Bütün soruları cevap bulur. Aradığı budur, özlediği budur işte. Beklediği böyle bir şeydir, ismini bilmese de. Artık uğrunda yaşanacak ve uğrunda ölünecek bir şeye sahiptir. Mus’ab bu coşkuyu annesi ve babası ile paylaşmak ister. Ancak annesi kahkahalar atar, babası putları savunmaya kalkar. Lakin yaşlı adam sığ mantığı ile bocalar. Çırpındıkça batar, battıkça kızar… Ve ipler kopar. Onu yolundan çeviremeyeceklerini anlayınca mahzene kapatırlar.

HUZUR
Genç sahabi küflü dehlizlerde de mutludur. Kâh duvarlara anlatır Resûlullah aşkını, kâh ilahiler fısıldar tozlu taşlara. O karanlık izbe gök kadar genişler ve ay gibi aydınlanır. Babası onun gibi el bebek gül bebek büyütülen birinin açlığa tahammül edemeyeceğini sanır. Mus’ab’ın tâkattan kesilmesini bekler ve elindeki tepsiyle görünür. “Önce putlarımızı kutsa” der, “sonra kurul sofraya!” Mus’ab güler geçer, halbuki babası netice alacağından adı gibi emindir. O günden sonra işkencenin dozu artar. Belinde değnekler kırar, sırtında kırbaçlar paralarlar. Gün gelir onu sırtüstü kayalara bağlarlar ki buna bedeviler bile dayanamaz. Zira güneş tepsi kadar büyür ve göz kavuran sarı bir leke olur. Ağız kurur, dil büyür, nefes biber kesilir. İşte böylesi günlerden birinde urganlarını çözmeyi başarır ve kaçıp müslümanların saflarına katılır. Ama Mekkeli müşrikler onu tecrid ederler. Mus’ab’la konuşmaz, selâmını almazlar. Daha da fenası, peşinde kiralık katiller dolaşır ki “çember daralıyor” demektir. Şüphesiz Resulullah Efendimiz de tehlikenin farkındadırlar, nitekim Mus’ab’a hicreti işaret buyururlar.
Mus’ab bin Umeyr Habeşistan’da rahattır, ancak bir süre sonra Server-i âlem’in hasretiyle yanar. Dâru’l Erkâm’daki sohbetleri hatırladıkça burnunun direği sızlar. Dayanamaz, “ölümse ölüm” der, Efendimiz’in yanına döner. Resulullah Mus’ab’ı iplikleri dağılacak kadar yıpranmış bir elbiseyle görünce çok hislenir. “Kalbini Allah’ın nurlandırdığı şu kimseye bakın..” buyururlar, “Allah ve Resulünün sevgisi onu bu hale getirdi.”
Mus’ab bin Umeyr zor günler geçirir. Onun Mekke’ye geldiğini öğrenen yakınları yeni tertipler içindedir. İşte tam o günlerde Akabe’de biat eden Medineliler kendilerine İslâm’ı öğretecek bir muallim isterler. Efendimiz (Sallallahü âleyhi ve sellem) bu vazifeyi Mus’ab’a verirler.
Genç mücahid “Başüstüne” der yollara düşer. Münevver beldede Es’ad bin Zürâre’nin evinde tedrise başlar. Mus’ab bin Umeyr Hazret-i Muhammed’e çok benzeyen 6 sahabeden biridir. Sabırlı ve müşfik, güleryüzlü ve neşelidir. Medineliler bu nur yüzlü genci çok sever, etrafında birikirler. Ama katlana katlana artan kalabalık reisleri rahatsız eder. Nereden çıkmıştır bu genç, hem neler anlatır böyle? Kimin neye inandığı umurlarında değildir ama gün gelir iş değişir. Bu kadar taraftarı olan biri isterse saltanatlarını sallayabilir. Öyleyse…
Medine Emirlerinden Sa’d Bin Muaz Evs kabilesinin reisi Useyd’e “Bu iş can sıkmaya başladı” der, “Git, şu işi bitir!” Useyd silahlarını kuşanıp çıkar, onları bir hurmalıkta bulur. Kargısını öfkeyle yere saplar ve “Ey Kureyşli” der, “Buraya niye geldin? Hem insanlarımızı niye aldatıyorsun?”
Mus’ab bin Umeyr, onun hiddetini görmezden gelir, yanıbaşında yer gösterir. Önce bir miktar Kur’an okur. Useyd Arap dilini iyi bilir, edipdir, şairdir. Ama benzerini duymadığı sözler karşısında tutulur kalır. Kulakları uğuldar, içinde fırtınalar kopar. Hem böylesine güzel bir yüzün sahibi yalancı olamaz. Mus’ab ardından Efendimiz’i anlatır. Ayların hasretinden olacak sesi hüzün yüklüdür. Useyd Muhammed Aleyhisselamı görmek için dayanılmaz bir arzu duyar ki yola geliyor demektir. Nitekim sohbetin hitamına doğru teslim olur, o güne kadar savunduklarına yanar. Hatta dahasını yapar Mus’ab’ın derdiyle dertlenir, yükünü omuzlar. Düşünceli düşünceli “Sa’d bin Muaz’ı kazanmalıyız” der, “Yoksa…” Yoksası bellidir. “Yine kargaşa, yine baskı, yine zulüm..”

SA’D BİN MUAZ
Sa’d, Useyd’d#ki değişikliği kaçırmaz. “Neler oluyor?” gibilerden gözlerine bakar. Useyd elini dostça arkadaşının omuzuna koyar ve “N’olur” der, “N’olur bir kere olsun dinle onu” Sa’d’ın içinde bir şeyler kıpırdar ama yiğitliği elden bırakmaz. Useyd’e “Seni bunun için mi yolladık?” gibilerden bakar ve kılıcını kuşanıp Es’ad bin Zürâre’nin evine yürür. Mus’ab bin Umeyr yine samimi yine neşelidir. Etrafındakilere birşeyler öğretebilmek için didinir. Sa’d, bu gül yüzlü gence kıyamayacağını hisseder. Çünkü o sıradan biri değildir. Kısa bir “Dinlesem mi?” tereddütünün ardından bir hasıra ilişir. Şimdi elini vicdanına koymalıdır. Bir kere bu çocuk kendisinden daha alimdir. İfadesi sağlam delilleri kavidir. Kutlu mekâna sağanak sağanak feyz yağar, dinleyenler hücrelerine kadar nura boğulurlar.
Sa’d bin Muaz hemen o akşam kabilesini toplar. Yüksekçe bir taşın üstüne çıkarak “Bana inanıyor musunuz?” diye sorar. Gökgürültüsü gibi bir uğultu sahrayı kaplar “Elbette!”
- Peki benimle gelirmisiniz?
- Sonuna kadar!
Sa’d uzun uzun arkadaşlarına bakar ve sadece iki cümle söyler. “Öyleyse Allah’a ve Resulüne iman edeceksiniz. Putperestlikte ısrar edenler benimle konuşmasınlar!” Bu nasıl bir bağlılıktır bilinmez koca kabileden tek fire verilmez. İşte genç Mus’ab’ın (radıyallahü anh) yaktığı meşale koca şehri sarar. Artık münevver belde efendisini bekler. Efendimizi!
Peki Es’ad bin Zürâre’nin evi mi? Onu hiç sormayın. Dev bloklar tarihi eserleri ezer geçer. Zira Medine’nin otelleri yapıldığı yıl kendini amorti eder.
HICRET
Mekke’de inananlara akıl almaz işkenceler reva görülürken Münevver beldede halka genişler. Müminler evlerden taşar, şehre yayılırlar. Sahabe-i kiram birer ikişer Medine’ye hicret eder. Ensar onlara kucak açar. Mekke’de hasta ve yaşlıları saymazsanız, üç kişi kalır. Efendimiz, Hazret-i Ebubekir ve Ali (Radıyallahü anh).
Müşrikler artık bu işi bitirmek isterler. Her kabileden bir muharip seçer, kılıçlarını bileylerler. Akılları sıra cinayetin vebâlini dağıtacak, hedef olmayacaklardır. Katiller mangası gecenin bir vakti Efendimiz’in evini kuşatır. (Bu evin yerinde şimdi modern bir bina vardır ve kütüphane olarak kullanılır.) Resul-ü Ekrem telaşsızdır, Yasin suresini okuyarak çıkar ve müşriklerin üstüne bir avuç toprak saçar. Gözleri bağlanan saldırganların arasından selâmetle geçer Hazret-i Ebubekir ile buluşurlar.
Efendimiz Mekke’den mahzun ayrılırlar. Şehre doğru döner ve hüzünlü bir sesle “Vallahi sen Allahü teala’nın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Rabbim katında en sevimli olanısın” buyururlar. Ancak hemen yola koyulmaz, bir süre Sevr dağındaki mağarada saklanırlar. Akreplere yılanlara mekan olan karanlık kovuk nura boğulur. Efendimiz burada sadık dostuna zikrin inceliklerini öğretir ki bu sır sadece ehil kimselere verilir. İşte “Silsile-i âliyye” denen kutlu zincirin ilk halkası bizzat Efendimiz ve Hazret-i Ebubekir’dir. (Şanlı hicret halen Mekke-Cidde ve Cidde-Medine otobanı olarak kullanılan güzergâh üzerinde gerçekleşir.)

O GÜN
O gün Medineliler yollara dökülürler. Gözler ufukta, eller gözlere siper. Dudaklar kıpır kıpır, yüreklerde endişe. Neden geçmez vakit, zaman durur mu ne? Hasret gökler kadar, sevda nehirlercesine. Bir ara bulutlar perdeler güneşi. Koyu bir gölge düşer sahraya. Sonra… Sonra tam ortasından deliniverir karanlık ve nura boğulur ova. Güpe gündüz dolunay! Bir çığlık kopar, hurma dalları arasından.
-Geliyorlar!… Geliyorlar!…
Sonra diğer çığlıklar izler onu. Genç yaşlı kadın ve köle, koşarlar birlikte, Efendimize akar koca belde. Su, ekmek, süt, hurma getiren getirene. Gariptir ama o güne kadar hiç işitmedikleri bir ilahi dillerine dolanır “Tale’al bedru âleyna…” diye haykırırlar. “Üzerimize ay doğdu” derler, “Vedâ tepelerinden.”
Rebiülevvel ayının 8. Pazartesi günü Kuba köyünü nurlandıran Efendimiz burada bir mescit inşasına başlar. Ayeti kerimede “Temeli takva üzerine atıldı” buyurulan Kuba, müslümanların yaptığı ilk mesciddir. (Bu mescid zaman zaman ilaveler ve tamirler görür. Elbette şekli çok değişir ama ufak da olsa eskiden hatıralar taşır. Ancak Suudlar bunların tamamını yıkar yerine çağdaş çizgiler taşıyan bir bina yaparlar. Osmanlıdan kalan kitabeler mi? Yok olur, gider tabii.)
Efendimiz hemen az ötede, (Rauna vadisinde) Cuma namazını kılarlar ki müminler bu noktaya da bir mescid bina eder, ona “Cuma Mescidi” derler. (Bu günkü cuma mescidi 90’lı yıllarda yapılır, geçmişten iz taşımayan bir mekândır.)
Resulullah’ın şehre girişleri muhteşem olur. Her devesinin yularına yapışan, şerefli misafiri hanesine sürüklemek ister. Mübarek hayvan şaşırır kalır, yürümekte zorlanır.

N’OLUR BİZE BUYRUN
Efendimiz kimseyi incitmeyecek bir yol bulur, seçimi, nasipli devesi Kusva’ya bırakırlar. Mübarek hayvan tartışmaya mahal kalmayacak şekilde Halid bin Zeyd’in evinin önüne çöker. Bakın bu basit bir hadise değil, ibretli bir hikayedir. Nasıl mı? Hele dinleyin.
Efendim, kutlu hicretten 700 yıl kadar evvel Hicaz yöresine Yemen hükümdarı Kâmil bin Es’ad hakim olur. Bu emir İbrahim Aleyhisselâm’ın dinine mensûptur. Ancak geleceği müjdelenen ahir zaman Peygamberi’ne aşıktır. Olacak bu ya Hanif âlimleri ile yaptığı sohbetlerden birinde Efendimiz’in çok sıkıntı çekeceğini ve yerini yurdunu terkedip Medine’ye sığınacağını öğrenir. Derhal Medine’ye gider ve orada kesme taştan bir konak yaptırır. Bu evi has adamlarından Malik bin İclân’a teslim eder ve “Bil ki ben o servere iman ettim!” der, “eğer sağlığımda kavuşursam baş koyacağım yoluna. Yok, ulaşamazsam vasiyetim olsun onu bu evde ağırla.”
- Peki, ya ben de kavuşamazsam?
- O zaman çocuklarına söyle. Onu mutlaka burada ağırlasınlar.
- Ya çocuklarım da ulaşamazsa?
- Onlar da çocuklarına söylesin. Bu vasiyyet nesilden nesile aktarılsın.
İşte Halid bin Zeyd (radıyallahü anh) Mâlik bin İclân’ın belki de 20’nci kuşaktan torunudur ve akıllara durgunluk veren bir sabırla kutlu yolcuyu bekler. İstanbul’umuzun manevi sultanı, Efendimiz’e tam 7 ay hizmet eder, sayısız mucizeye şahid olur. (İslâm devletine aylarca karargâh merkezi olan bu kutlu ev çok yakın bir geçmişe kadar ayaktaydı. Ancak 70’li yıllarda yıkıldı ve Mescid-i Nebi’nin avlusuna katıldı. İçinde kuyusu olan sevimli bir binaydı.)
Kimin taşı kimin yanında
Yesrib (Bizim bildiğimiz adıyla Medine), Uhud, Taberiyye ve Ayr dağlarının arasında uzanan Batıhan, Akik ve Müzeynip vadilerinde yer alır ki, suları tatlı iklimi mülâyimdir. Zaman zaman Cürhûmiler ile Yahudiler arasında el değiştiren şehre o günlerde Evs ve Hazrec kabileleri hakimdir. Ancak ikisi arasında korkunç bir rekabet vardır ve adı konmadık bir mücadele sürer gider. Efendimiz’in (Sallallahü âleyhi ve sellem) kente girişi ile husumetler biter, düşmanlıklar sona erer. Evsliler ile Hazrecliler Mescid-i Nebi inşasında birlikte çalışır, omuz omuza saf tutarlar.
Server-i kâinat Mescid-i Nebi’nin temeline ilk taşı eliyle koyar ve buyururlar ki: “Ebu Bekir taşını benim taşımın yanına koysun, Ömer taşını Ebubekir’in taşının yanına koysun, Osman taşını Ömer’in taşının yanına koysun, Ali taşını Osman’ın taşının yanına koysun.” Sıradaki hikmeti farketmiş olmalısınız.
Mescidin inşası esnasında genç sahabiler kendini yıpratırcasına çalışan Efendimiz’e yardım etmek isterler. Hatta bir ara sırtlarındaki kayayı almaya yeltenirler. Alemlerin Efendisi “Sevap kazanmaya en az onlar kadar muhtaç olduğunu” söyliyerek işine devam eder.

SADE AMA GÜZEL
O günlerde Mescid-i Nebi 4 kerpiç duvar ile çevrilidir. Bir mihrabı ve üç kapısı vardır. Mescidin yanı başına Efendimiz ve ailesi için iki odacık yapılır ki, tavanı kıl dokuma ile örtülüdür. Yerde hurma liflerinden basit bir döşek vardır.
Mescidin kuzey duvarına bir sundurma bağlanır. Burada Ehl-i Suffa kalır. Bu Hakk aşıkları gündüz işinde gücündedirler, ancak geceleri Efendimiz’den ilim öğrenirler. İşte İslâm tarihinin ilk medresesi burasıdır. Sonra gelen binlercesi Ehl-i Suffa’nın feyzinden kırıntılara taliptirler.
Resûlü Ekrem başlangıçta “Hannane” adlı bir hurma kütüğüne dayanarak hutbe okurlar. Sonra üç basamaklı bir mimber yaptırırlar. İşte mimbere çıktıkları ilk cuma Hannane içli içli ağlamaya başlar. Hıçkırıklardan mescid sarsılır. Efendimiz söz konusu kütüğü şefkatle okşarlar. Hannane içini çekerek susar.
Efendimiz Medine’yi çok severler, hatta “Sizden birinin Medine-i Münevvere’de vefat etmeye gücü yetiyorsa orada vefat etsin.” derler, “Çünkü ben Medine-i Münevvere’de vefat edenlere şefaat ederim”
Biliyor musunuz Resullulah’ın başı üzerinde daima bir bulut dolaşır ona gölge eder. Server-i Kâinat mescide girdiklerinde hep aynı köşede bekler, çıktıklarında vazifesine döner. Müminler bulutun beklediği noktaya bir mescid inşa eder, adına Gamame Mescidi derler. (Mescid-i Nebi’nin hemen batı köşesindedir)

NABİ ADLI BİR MİSAFİRİM GELİYOR
Söz mescid-i Nebi’den açılmışken Nabi’den bahsetmeliyim size. Hicri 1100 yılları filandır. Şairimiz surre alayı ile hacca gönderilir. Konvoyda devlet ricali ekseriyettedir. Medine-yi Münevvere’ye yaklaştıkları sırada bir paşanın ayağını şehre doğru uzatıp uyuduğunu görür. Nabi dayanamaz
“Sakın terki edebden, kuy-i mahbub-u Hûdadır bu
Nazargâh-i ilahidir, makam-ı Mustafa’dır bu!”
Mısralarıyla başlıyan içli bir şiir okur. Muhatabı paşadır ya, bu ikaza bozulur. Hatta hafif tehditvari bir üslupla o mısraları unutmasını söyler. Hoş beyitler o anda gelivermiştir diline ve yazılı bir metin yoktur elinde.
Kervan sabaha karşı Medine’ye varır. Gariptir ama müezzinler avaz avaz Nabi’nin na’tını haykırırlar. Paşa içlerinden birini minareden indirip sorar: “Neler oluyor böyle?” Hoca açık açık anlatır:
-Rüyamda Efendimiz’i gördüm. Bana bu mısraları belletti ve ezandan önce okumamı emretti. “Ümmetimden Nabi adlı bir aşığım geliyor.” buyurdular, “O’nu, onun şiiriyle karşılayın!”
Nabi “Ümmetimden… Ümmetimden buyurdular öyle mi?” der ve kendinden geçer. Öyle ya, Efendimize ümmet olmaktan büyük rütbe… Düşünülemez!.
Ona ümmet olabilmek dileğiyle…
Cennet-ül Baki
Kutlu hicreti takip eden günler… Efendimiz’i (Sallallahü âleyhi ve sellem) ağırlayan Medine saadet içindedir. Ahali sanki bitmesini istemedikleri bir rüyanın en tatlı demlerindedir. Lâkin Kureyşliler rahat durmazlar. Demir zırhlara bürünen bin kişilik bir kuvvetle müminlere sataşırlar. Ancak Bedr kuyuları civarında belâlarını bulurlar. Ebu Cehil, Nevfel bin Huveylid ve Umeyye bin Halef gibi azılı İslâm düşmanları ebedi olarak susturulurlar. (Eskiden karayolu ile gelen hacılar Bedir’de mola verirlerdi. Şimdi gidilemiyor.)
Uhud ovasında ise dişe diş, göze göz bir mücadele verilir. Efendimiz, Ayneyn tepesini ardından dolanan geçidin daralan noktasına 50 okçu yerleştirir ve onlara yerlerinden ayrılmamalarını öğütler. “Hatta” buyururlar, “Kâfirleri kırıp ayaklar altına aldığımızı ve kuşların cesedleri kapıştıklarını görseniz bile!”
Kureyşliler sayı ve techizat bakımından fazladırlar. Ancak henüz dövüşün başlarında bir panik yaşar ve Mekke’ye doğru kaçarlar. Bir anda heyecana kapılan genç okçular kendilerini meydanda bulurlar. İşte o yıllarda Mekkelilerin saflarında savaşan Halid bin Velid fırsatı kaçırmaz. Dağı dolanır, Medinelileri çembere alır. Mücahidler canlarını dişlerine takar Efendimiz’i savunurlar. Resul-i Ekrem yüzlerine çarpan bir kayayla yaralanır, miğferinin kenarı mübarek dişlerini kırar. Dahası müşriklerin kazdığı bir çukura yuvarlanırlar. İşte o anda Cebrail âleyhisselam görünür ve “Dilersen onları helak edeyim” der, Efendimiz “Hayır!” buyururlar “Bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı” Müminler yenilmez ama başta Hazreti Hamza olmak üzere, Mus’ab Bin Umeyr’i, Abdullah bin Cahş’ı ve Hanzala’yı (Radıyallahü anhüm) toprağa bırakırlar.
Suudiler Uhud Şehitliğini (maalesef) dozerlerle düzlemişler. Bir tek Hazreti Hamza’nın kabri kalmış. Onun da mezar taşını kaldırmış, kitabelerini kırmışlar.

BURUK ZİYARET
Yine onbinden ziyade sahabenin yattığı bilinen Cennet-ül Baki’de tek kabir taşı koymamışlar. İslâm tarihinde derin yeri olan bu güzide kabristanda Hz. Osman, Hz. Aişe, Hz. Fatıma, Hz. Abbas, Sa’d bin ebi Vakkas, Ebû Talha, Sa’d bin Malik, Ebû Katade, Itban bin Malik gibi sahabelerin (Radıyallahü anhüm) defnedildiği biliniyor. Dahası İmam-ı Malik, Cafer-i Sadık ve Şeyh Şamil…
Cennet-ül Baki sabah namazından sonra açılır. Çok sıkı güvenlik tedbirleri içinde içeri alınırsınız. Ama ağız tadıyla bir fatiha bile okuyamaz, vehhabi mutavvalar tarafından itilip kakılırsınız. Aslında ülke yönetimine hakim olan Vehhabilerin öyle köklü bir geçmişleri yok.
Hikaye İngilizlerin petrol kokusu aldığı yıllarda başlar. Britanya’nın çocukları Arabistan’ın zor şartlarında savaşmayı göze alamaz, Müslümanı Müslümana kırdırmanın yollarını ararlar. Bunu başarmanın tek yolu vardır: “Onları farklı şeylere inandırmak!”. İngilizler Osmanlıyı iyi tanır, dedelerimizin hassas oldukları değerlerin çetelesini tutarlar. Türkler bir kere Efendimiz’e, Sahabe-i kiram’a ve Ehli beyte çok saygılıdırlar. Onlara azıcık eğri bakanla vuruşmaktan kaçınmazlar. Şimdi yeni şeyler söyleyecek birine ihtiyaç vardır. Evet bu yeni vaiz görünüşte yine İslâm’ı savunacaktır ama sunulan İslâm’ın içinde ne Hazreti Muhammed, ne Eshab-ı kiram ne de Ehl-i Beyt olacaktır. Bu görüş “dini kaynağından (Kur’an-ı kerim’den) öğrenmek” ve “bidatlerle savaşmak” gibi yaldızlı sloganlarla süslenecek, hayata nizam veren hadisi şerifler mevdu (asılsız) ilan edilecektir. Nitekim dikkat çekmekten hoşlanan ve sivri şeyler söylemekten sakınmayan biri aranır ve bulunur.
Programın ikinci kısmında kışkırtılmaya müsait aileleri kullanıp ülkeye hakim olmak yatar. Dünyevi hırsları ve hırçın tavırları ile tanınan Necdliler bu iş için biçilmiş kaftandır. İlk hareket Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından dağıtılır hatta failleri İstanbul’a yollanır, yargılanır. Ancak Osmanlının güçsüz devirlerinde bizi arkadan vururlar. Nice Anadolu çocuğu çöllerde kalır, bekleyenler yanık türküler yakarlar. Arabistan dendi mi içimizi bir hüzün sarar. Bu harekâtı bizzat İngiliz kurmayları yönetir. Lawrens gibi arabozucular bedevilerin içine girer, kavmiyetçilik gayretlerini bileylerler. Bu uğurda dudak uçuklatacak kadar altın harcarlar.
Bakın bu diziden maksadımız o diyarları sevdirmek ve hacca niyetlenenlere cesaret vermekti. Orada hep güzellikleri aradık. daima güzellikleri yazdık. Ne yalan söyliyeyim böylesi mevzulara girmekten sıkılıyorum. Ancak vehhabiler hacılarımızın eline tomar tomar kitap ve kaset sıkıştırıyorlar. İlk bakışta haccın menasiklerinden bahsettiği sanılan broşürlerin satır aralarında inceden bir propaganda başlıyor, insanımızın kafası karışıyor. Maalesef tarihimizi bilmiyor, geçmişi çabuk unutuyoruz. Hele iş itikada dayanıyorsa, ihtiyatlı olmakta yarar var.
Uhud’dan Hendek’e
Medineliler atlattıkları badirelerin yaralarını sarmakla meşgul oldukları günlerde bir süvari görünür. Kan ter içinde kalan Huzaalı genç 10 günlük yolu 4 günde almıştır ve nefes nefese “Hazır olun!” der “Onbin kişilik bir ordu geliyor üzerinize!” İşin acı yanı, bu kez Ben-i Kureyza Yahudileri de müşriklerin yanındadır, ki bu “kuşatıldılar” demektir. Görünenlere bakılırsa Müslümanların rakipleriyle başetmesi mümkün değildir.
Resulullah Efendimiz adeti şerifleri üzerine sahabe-i kiramı toplar istişare ederler. Sıra İranlı bir köleye gelir. Selman-ı Farisi “Efendim bizim ellerde” der, “güçlü düşmanın karşısına çıkmazlar. Bir kuytuya çekilir, önüne hendek kazarlar.”
Hendek kazma fikri herkese sevimli gelir. Zira Medine’nin yanıbaşında tarife uygun sarp tepeler vardır. Etekleri kumdur, kolay kazılır. Hoş başka da şansları yoktur. Hemen alet edavat tedarikler, işe girişirler. Her mümine 5 metre civarında hendek düşer ki, derinliği iki adam boyunda, eni hızla koşan bir atın atlayamayacağı kadar olmalıdır.
Hendek hızla tamamlanır ancaaaak.

AH O KAYA
Ancak Mescid-i Seba önlerinde kumun bir karış kadar altından çıkan bir kaya damarı herşeyi altüst eder. Hendeği köprü gibi yaran kitle ortadan kaldırılmazsa bütün emekler boşa gidecektir. Genç sahabiler keskilerle külünklerle girişir, ancak üç beş kıymık koparabilirler. Bu volkanik kaya bir taştan ziyade donmuş demiri andırır. Kureyşlilerin def sesleri, naraları uzaktan uzağa duyulmaya başlamıştır ki kaya olanca haşmetiyle ortadadır hâlâ. Müminler garip ve mahzundurlar. Ölüm gözlerinde yoktur, ama, şu üçbeş mücahid de kaybedilirse… Gerisini düşünmekten bile korkarlar. Halbuki bu nuru uzaklara taşımalıdırlar.
Ama Efendimiz mütebessim ve telaşsızdır. Mücadelelerinde yılgınlığa yer olmadığını göstermek ister gibi kalkar, taşa yaklaşırlar. Sakin sakin balyozu alır ve tekbir getirerek vururlar. Balyoz taşa değdiğinde müthiş bir çatırtı kopar, göz kamaştıran kıvılcımlar çıkar. Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser Şam şehrinin müjdesini verirler. Halbuki mücahidler Medine’nin endişesi içindedirler. Efendimiz balyozu bir kere daha kaldırır, bu kez besmeleyle indirirler. Korkunç bir gürültü kopar, şavkı ufku tutar. Adı güzel Muhammed “İran ülkesinin anahtarları elime verildi” buyurur, “Medayin şehrinin ak köşklerini görüyorum”
Uzaklardan bir toz bulutu kalkar. Def sesleri daha berraklaşır. Kureşlilerin ayak sesi vadiyi sarar.

BÜYÜK MÜJDE
Efendimiz üçüncü kez öyle bir “Ya Allah!” derler ki, müminlerin içi bir hoş olur. Balyoz indiğinde ortalık ışık denizi gibidir. Çatırtı kulakları çökertir. Müthiş ses civar dağlardan yankılanıp yankılanıp geri döner. Efendimiz uzun uzun uzaklara bakar önce Yemen’i müjdeler, sonra üstüne basa basa buyururlar ki:
“Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni’mel emiri emiruha ve le ni’mel ceyş zalikel ceyş” (İstanbul elbette alınacaktır, onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker)
Kaya mı? Sorduğunuz şeye bakın, elbette unufak olmuştur. (İşte bizim İstanbul sevdamız orada başlar. Müminler kutlu müjdeye kavuşmak üzere cihada koşarlar. Arablar 9 kez, Türkler 7 kez şehri kuşatırlar.
Vururlar, vurulurlar, soğuğa,
yağmura katlanırlar).
Müşrikler bu beklenmedik engelin karşısında çakılakalırlar. Çok uğraşmalarına rağmen bir geçit bulamazlar. Dahası toz yüklü rüzgar ve karanlık gece morallerini bozar. Alemlerin Efendisi “Harb hiledir” buyurur ve Kureyşliler arasında ikilik çıkarabilecek gönüllülere izin verirler. Menfi şartlara fazla dayanamayan muazzam ordu geldiği gibi gider. İşte “Mescidi Seba” bizim ifademiz ile “Yedi Mescid” o günden hatıradır. Eteklerindeki kumlar sahabe elinden geçmiş, sarp yamaçları Efendimizin ayakları ile şereflenmiştir. Bana sorarsanız ne edip edin (Zaten şehir merkezine çok yakın) Yedi mescid’i ziyarete gidin.
Putların süründüğü gün
Bilindiği üzere ilk kıblemiz Kudüs’deki Beyt-i Makdis idi. Ancak Resulullah Efendimiz bir öğlen namazını kıldırırken Bekara suresinin 144. ayeti kerimesi nazil oldu ve mübarek yüzlerini Mescid-i Haram’a çevirdiler. Söz konusu namazın ilk iki rekatı Kudüs’e doğru kılındı, son iki rekatı Mekke’ye doğru. Müminler o günden sonra bu mescidi “iki kıbleli” mânâsına gelen “Mescid-i Kıbleteyn” diye adlandırdılar.
“Ne acayip iştir, dinleri bizden ayrı, ama kıbleleri bizim gibi” diyen Yahudiler sus pus oldular.
Zaman artık Müslümanlardan yanadır. Civar kabileler müşriklerle müminlerin kıyasını güzel yapar fevc fevc İslâm’a koşarlar. Medine büyür ve güçlenir. Ancak Kâbe hasreti dayanılacak gibi değildir. Nitekim günde beş kez döndükleri kıbleye yürür, umreye niyetlenirler. Yeri göğü telbiyelerle inleten bu muhteşem kalabalık Zulhuleyfa mevkiinde ihrama girerler. (İşte Medine cihetinden yola çıkan hacı adayları bu noktadan öteye ihramsız geçmezler) Kureyşliler ziyaretten başka maksadı olmayan bu kafileyi defalarca taciz ederler. Ancak silahsız da olsa sahabe-i kiramdan çekinirler. Zira ihram gereği münakaşadan bile kaçan bu insanlar bir ağaç kadar sessiz, ama dudak uçuklatacak kadar heybetlidirler. Nitekim bu kararlı yürüyüşü durduramaz ve Hudeybiye’de anlaşma yapmak zorunda kalırlar. Sükunet Müslümanlara yarar. İnananlar büyük güç kazanırlar. Hatta Mute önlerinde 100 bin kişilik Rum ordusunu kırar, tarihin yapraklarına bırakırlar. Anlaşmayı bozan yine müşrikler olur ve…
Ve dönekliğin bedeline katlanmak zorunda kalırlar.
Evet şimdi Mekke’nin fethi gelir gündeme. Müslümanlar artık bunu kolayca başarabilecek güçtedirler.
İşte hicretin hikmeti şimdi çıkar meydana. Şehirlerinden birer birer çıkarılan müminler, dönerler biner biner.
İslâm ordusu yaklaştığı sırada Mekke’ye endişe hakimdir. Zira Kureyşliler bu güne kadar yaptıklarını iyi bilir, kendilerinden ürkerler.
Tepelerin ardından İslâm sancakları belirdiğinde ortalıkta kimse kalmaz. Efendimiz Kâbe’ye, evlerine ve Ebû Sufyan’ın evine sığınanlara dokunulmayacağını müjdeler, halkı sükunete davet eder. Şanlı sahabe emsalsiz bir olgunlukla şehre girer. Gözü kara yiğitler, kara gözlerindeki nemi ellerinin tersine siler, şükrederler. Secdeye kapananlar, ağlayanlar, gülenler…
Müminler doğup büyüdükleri sokaklara dönünce çok hislenirler. Şimdi, bir zamanlar ezilip dövüldükleri şehrin hakimidirler.
Kucaklaşanlar, sarılanlar, hıçkıranlar… Hasret, pişmanlık ve tevbe… Anlatılması zor bir an, bildiğiniz duygu seli…
Efendimiz kutlu Kusva’nın üzerinde “Feth suresini” okuyarak yaklaşırlar. Sesleri hafiftir, ama onu herkes duyar. Ayeti kerimeler yüreklere çarpar. Tavaf esnasında asaları ile dokunuverdikleri putlar yüz üstü kapaklanırlar. Efendimiz İsra suresinin 8. ayetini kıraat buyururlar: “De ki Hak geldi, batıl zail oldu. Çünkü batıl yok olmaya mahkumdur!”
Ve canım Kabe putlardan temizlenir. Lat ve Menat yerlerde sürüklenir, ayaklar altına alınır bütün Uzza’lar. İşte bu kutlu gün Ocak’ın birine tekabül eder. Hani noelcilerin çığlık çığlığa eğlendiği geceye.
Mekke’de ziyaret edilecek mekânlardan biri Cennet’ül Muâlla kabristanıdır ki içinde Hazreti Hatice, Esma bint-i Ebubekir ve Abdullah ibn-i Zubeyr (radıyallahu anhum) yatar. Ama ne Hatice Validemizin türbesi ne de diğer sahabe kabirleri günümüze gelemez.
Biliyorsunuz Resulullah Efendimiz insanların olduğu kadar cinlerin de peygamberidir. Bir keresinde Server-i âlem Taifli müşrikler tarafından azarlanıp kovulur, gönlü kırık olarak Mekke’ye döner, bir kenarda namaza durur, Kuran-ı kerim okur. Nitekim bu tatlı ses muhatabını bulur. Etrafında şekillenmeler olur. “Biz Nusaybin cinnnileriyiz” derler, “bundan böyle sen emret biz yapalım.” Efendimiz onlardan tek şey ister: Hakkı tebliğ yolunda yardım etmelerini. Hadisenin geçtiği yerde şimdi küçük bir mescid vardır: Cin Mescidi. (Cennet’ül Muâlla’nın hemen önündeki sarı taşlı mescid)
Aradan yıllar geçer. Efendimiz bir hac mevsimi yüzbini aşkın sahabiye Cebel-i Rahme üzerinden hitap ederler ki müminlere istikamet çizen unutulmaz hutbe ayrılık kokar. Adı üzerinde “Veda Hutbesidir” o. Ayrılık ha! Allah-ü teâlâ hesap günü ayırmasın bizi. Cümlemizi.
Özlenecek diyarlar
Arabistan’da geçirdiğiniz son gece içinize bir hüzün çöker. Sabah erkenden kalkar Kâbe’ye gidersiniz. Etrafınızda vazifesini yapmış insan yüzleri… Artık ihram yok. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Zenciler, Uzakdoğulular, Asyalılar… Bin çeşit renk, bin çeşit kıyafet. Aslında milyonlarca müslümanın biraraya geldiği böylesi bir kongre nelere başlangıç olabilir. Burada yüklenilecek heyecanlarla neler yapılmaz.
Eğer revaklar arasında yürüyüp yürüyüp duran, dönüp dönüp bakan birilerini görürseniz, bilin ki vedaya gelmiştir. O gün siz de aynı hale düşer, aynı duyguları yaşarsınız. Terliklerinizi giydiğiniz an ılık mermerle irtibatınız kesilir, bir an kendinizi boşlukta hissedersiniz. Şirin Kâbe görünmez olduğunda oturup ağlayasınız gelir. Çarşıda yankılanan sesler belki de ilk kez dikkatinizi çeker. Birden bu sesi çok özleyeceğinizi düşünür bir yerlere kaydedersiniz.

MEMLEKETE DOĞRU
Kaldığınız yerde görülmemiş bir telaş ve karmaşa vardır. Otobüslerde mutlaka bir yer bulursunuz ama eşyalarınız bagajlara sığmaz. Hocalar uğraşır didinir, çareyi kafilenin peşine kamyon takmakta bulurlar. Bazen ikinci kamyon bile yetmez bir üçüncüsü istenir. Hacılar havaalanına yaklaşık 10 saat evvel alınırlar.
Şimdi Cidde meydanında benzeri zor görülen bir kesafet vardır. Öyle ya misafirler taksit taksit gelir ancak topluca ayrılırlar. Şu anda meydanda yüzbinler dolaşır. Koşturanlar, arayanlar, soranlar, kaybolanlar… Kafileler birbirine karışır. Birisi “şu kapıdan” der, diğeri “hayır şuradan!” Kendiniz neyse de yükler gözünüzde büyür. Birden ne kadar çok eşya aldığınızı farkedersiniz. Kaldı ki her hacının 30 kiloluk bir bagaj hakkı vardır ve her ilave kilo için 20 riyal (yaklaşık 3 milyon lira) ödersiniz. İhtiyarın biri üç tane japon sobası almış. “A be amcam” diyeceksin “Bunların modası çoktan geçti” ama haydi hevesi kırılmasın. Bir kafile (birbirlerinden görmüş olmalı) çarşıda battaniye koymamış. Battaniye dediğin bildiğin pelüş, % 100 naylon. Renkleri de bir acayip, fosforlu yeşile cart kırmızı. Turuncular, morlar. Bakan şaşı oluyor. Zevk onların ama çok yer tutuyor. Üç tane battaniye boyunuza varıyor. Uzatmayalım perondan perona valiz sürükleyenler kahroluyorlar.

UMRECİLER
Dönüş yolunda aldatılmış umrecilere rast gelir üzülürsünüz. Sanırım bu “umreci” tabirini biraz açmak lâzım. Biliyorsunuz Suudi Arabistan hacı sayısına bir sınırlandırma getiriyor. Normal yollardan hacca gidemeyenler alternatif yolları deniyor. Meselâ umre turlarına yazılıp by pas yapıyorlar. (Mekke’de kafilesinden kopup izini kaybettiriyor. Hac dönemine kadar şehrin kenar mahallelerine çekiliyor, gözden uzak yaşıyorlar.) Sonra herkes gibi Arafata çıkıyor, vazifelerini yapıyorlar. Ancak dönüş yolunda perişanları oynuyor, ekseri dolandırıcılara yem oluyorlar. Vaadedilen uçaklar asla gelmiyor, verilen paralar ise kanatlanıp uçuyor. Zaten suçlu olduğunuz için kimseyi şikayet etmeye hakkınız olmuyor. Hepsi bir yana o hengamede günlerce meydanda yatıp kalkmak sinir bozuyor. Hiç yoktan günaha giriyorsunuz.
Ha bakın, yatıp kalkmak dedik de aklıma geldi. Cidde meydanında uyumak isteyenler için mutlaka sote bir köşe bulunuyor. Ama uykunun en tatlı anında birileri dürtüp “kalk” diyor. Yine kuyruklar, bavullar, bidonlar… Cuvazatınıza (pasaportunuza) mühür vuran vurana. Daha uçak pistte hızlanırken içinizi bir hüzün kaplıyor. Kiminin dudakları titriyor, kimi yüzünü saklıyor. Ben yıllar evvel “Bir kere giden, ikincide niye ısrar eder anlamıyorum?” dediğimi hatırlıyor, kendime gülüyorum. İlk gelen hayalindekine kavuşuyor, ikinci ise özlediğine…
Henüz irtifa kazanırken Mükerrem Mekke ile Münevver Medine’yi ne kadar özlediğinizi anlıyorsunuz.
Ve ne kadar özleyeceğinizi…
Bir buruk tebessüm. Belki bir kaç damla gözyaşı. Hasret mi? (İşte burada camdan dışarı bakıyorsunuz) Göklercesine!

 

Hac ibadeti nasıl yapılır” üzerine 2 düşünce

  1. Dünya hacdan ders almalı
    İslamiyet ile terörü birlikte zikreden Batılılar, Mekke’deki manzaraya bakmalı. Aynı yere toplanan 3 milyon insan günlerdir birlikte yaşıyor, dolaşıyor; fakat hiçbir problem çıkmıyor. İslamiyet’e terör iftirası atanlar, bunu iyi anlamalı.

    Değişik milletlerden birçok insanla görüştüm. Ama en çok Türkler ilgimi çekti. Onlar, kıyafetleriyle, davranışlarıyla, göğüslerinde taşıdığı Ay Yıldızlı bayraklarıyla bambaşkalar. Diğer ülke insanları da onlara saygı duyuyor

    Haccın beni en çok etkileyen yanlarından biri şu: İnsanlar buraya değişmek için geliyor. Sadece büyük maddi fedakârlıklardan ibaret değil hac. Tek maksat kutsal toprakları ziyaret etmiş olmak da değil. Buraya tövbe için geliniyor. Daha farklı, daha iyi bir insan olmak için. Geçmişteki günahlardan arınıp tertemiz bir geleceğe başlamak için…
    Hac yolu meşakkatli. Bir defa vizeler sınırlı sayıda veriliyor. Her isteyen vize alamıyor. Yapılması gereken vazifeler, sağlıklı bir bünye gerektiriyor. İklim şartları her zaman elverişli değil. Aşırı sıcak pek çok hacı adayını zorluyor.
    Maddi açıdan da herkesin imkânı yok hacca gelmeye. Buradaki hacılardan çok ilginç hatıralar dinledim. Fakir köylüler arasında para toplayıp içlerinden birini hacca gönderenler varmış. Hatta böyle durumlarda genellikle yaşlı ve saygın birini seçerlermiş. O kişi memleketine döndükten sonra haccın uhreviyetini anlatarak çevresindeki insanların da bundan yararlanmasını sağlarmış.

    Güzel bir fırsat
    Yıllar boyu, Arafat ovasında hacca gelen pek çok kişiyle konuştum, onlara evlerine döndüklerinde hayatlarının nasıl değişeceğini sordum. Bazılarının yeni bir hayata başlama konusunda ne kadar kararlı olduklarını görünce şaşırdım. İslamiyet’in yasakladığı veya uygun bulmadığı bütün alışkanlıklarından kurtulmak istiyorlar. Orta yaşlı bir Pakistanlı; bir gün elbette Allahü tealanın karşısına çıkılacağını ve Arafat’ta geçirdiği zamanın mahşer yerini hatırlatması bakımından dindar bir hayata başlamak için güzel bir fırsat olduğunu anlattı. Sonra bana doğru eğildi, lekeli dişlerini gösteren kocaman bir gülümsemeyle, “Artık içkiye de tövbe ettim” diye fısıldadı.

    Yeni bir başlangıç
    Suriye’den bir hacı, o andan itibaren hanımına karşı daha müşfik davranması gerektiğini idrak ettiğini söyledi. Böyle bir itirafı bir yabancının önünde -hem de televizyona çekim yapan bir yabancının önünde- yapmış olması beni epey şaşırttı. Bu fikri epeydir kafasına koymuş olması ve hanımına karşı hatalarını kabul etmesi beni gerçekten etkiledi. O anda yüz ifadesi çok sıkıntılı görünüyordu. Değişip değişmediğini bilemeyiz ama niyeti kesinlikle çok ciddi idi.
    Kötü alışkanlıkları bırakmanın yanı sıra, hacılar ayrıca namaz ve oruç gibi İslamiyet’in diğer şartlarını da yerine getireceklerine dair söz veriyorlar. İngiltere vatandaşı olan genç bir Pakistanlı, hacda içinde bulunduğu ortamdan çok etkilenmiş görünüyordu. Şimdiye kadar kaçırdığı ibadetlerini telafi etmek istiyordu. “Yirmili yaşların başında olduğum için şanslıyım; fazla kaza borcum yok. Ya hacca gelmeden önce yaşlı bir adam olsaydım. Ölene kadar kazalarımı yetiştiremezdim!” dedi. Eksiklerini telafi etmenin onun için ne kadar önemli olduğunu sordum. “İşimi şansa bırakmak istemiyorum” dedi. “Eğer bunu usulüyle yapacaksam, dürüstçe elimden gelenin en iyisini yaptığımdan emin olmak zorundayım.”
    Genç Pakistanlının bir süredir suskunluğunu bozmadan duran arkadaşı birden konuşmaya katıldı ve Batı Londra aksanıyla, “Buraya kadar geliyorsan iyi yönde değişmeyi de başarmalısın!” dedi.

    Bazen engelleniyorlar…
    Mekke-i Mükerreme’den dönen hacıların hayata bakış açılarının ve tutumlarının değiştiğini birkaç kişiden duymuştum. Hacca defalarca geldim. Her seferinde de buradaki memurların büyük yardımını gördüm. İşin ilginci benim gibi bir yabancı buraya pek çok gelebiliyor ama yerli hacıların işi zor. Suudi görevlilere hep takılırım: Onlar haccı benim kadar sık yapamıyorlar. Gerçekten de vize kısıtlamaları yerli hacı adaylarına da uygulanıyor ve birden fazla hac yapmaları bazen engelleniyor.
    Hacca kendileri gitmemiş olanlar da, haccın sonunu işaret eden Kurban Bayramını kutluyorlar. Kurban kesimini de unutmamalı. 2000 yılından itibaren, şehrin dışında yeni bir mezbaha işletime açıldı. Burası, haccın sonunda ortaya çıkan yoğun kurban talebini karşılayabilecek kapasitede. Bu tesiste, etleri taşımak için kilometrelerce uzayan sevkiyat yolları mevcut. Ayrıca bu tesis, Yeni Zelanda gibi bir ülkenin bütün koyun nüfusunu birkaç hafta içinde kesip işleme kapasitesine sahip.

    Koyunlara vize yok!
    Mekke-i Mükerreme girişindeki bir kontrol noktasında çekim yaparken bu gerçeği hatırladım. Sınırda, otomobiller, kamyonlar ve otobüsler güvenlik güçleri tarafından durduruluyor, kimlik ve yetki belgeleri, eğer hacı adaylarını taşıyorlarsa Mekke’ye giriş vizeleri kontrol ediliyordu. Orada bulunduğum bir saat içinde, tıka basa koyun yüklü düzinelerce büyük kamyon geçiş yaptı. Polis, bunları genellikle durdurmuyor, sadece el sallıyordu (belli ki, koyunlar için vize mecburiyeti yok!). Kısa bir süre içinde önümden geçen yüzlerce koyuna bakınca, kurban için ne kadar çok havyan ayrıldığını bizzat görerek anladım.
    Hacılar için yeni mezbaha muhtemelen pek de önemli değil, çünkü hacıların pek çoğu, kurban kesim taleplerini belgeleyen kuponu almak için önceden belirlenen yerlere gidiyorlar. Ancak, binlerce ton etin bozulmadan taşınması için çalışanlar açısından bu çok hızlı ve yüksek kapasiteli tesis tam bir nimet.

    Hacı olarak dönüyorlar
    esilen etin büyük bir kısmı, ihtiyacı olan fakir ülkelere gönderildiğinden, bu verimlilik belki de hayat kurtarıyor. Aralık 2004’te yaşanan korkunç tsunami felaketi sonrasında bu yıl hacda kesilen kurban etlerinin büyük bir bölümünün felaketin yaşandığı Güney Asya ülkelerine yardım için ayrıldığı bildiriliyor.
    Felakete maruz kalanların önemli bir kısmı Müslüman olduğu için, burada hacılara yapılan çağrılarda, her zamankinden daha cömert davranarak daha büyük yardımlar yapmaları isteniyor.
    Hacılar kurbanlarını kesip yardımlarını da yaptıktan sonra yavaş yavaş dönüş yolculuğuna hazırlanıyorlar. Kısa bir süre sonra memleketlerine dönecekler. Yaptıkları büyük maddi ve manevi fedakarlığın karşılığı olarak artık hacı unvanını taşıyorlar. Şimdi onları yeni bir hayat bekliyor. Pek çok hacı da geçmiş günahlarına tövbe ederek yepyeni bir hayata başlama kararlılığı ile dönüyor evine…

    Dünya ‘hac’dan ders almalı
    Bu yıl her açıdan çok mükemmel bir hac organizasyonu gerçekleştirildi. Hacılar bayramın birinci günü olduğu gibi dün de şeytan taşlama görevlerini ifa ettiler. Bu sebeple Mina’da kalan hacıların Mekke’ye intikalleri yer yer dün de devam etti. Vazifelerini tamamlayıp burada son günlerini yaşayan ve dönme hazırlığı içindeki hacılar ise Harem-i Şerif’e akın ediyor. Beytullah iki günden beri gece gündüz mahşeri kalabalık var. Hele dün Harem-i Şerif’te kılınan cuma namazı muhteşemdi. 3 katlı olan Harem Camii tamamen doldu. Dışarda kalan hacılar ise şehrin ara sokaklarında namaza durarak cuma namazını eda etti. Bu yılki hac olayına, müslümanların terörizme karşı ortak tavır oluşturmaları damgasını vurdu. Cuma hutbesinde de bu konu anlatıldı. Herkes terörün İslamiyetle hiç bir ilgisi olmadığını hatta, hangi dilden ve ırktan olursa olsun, terörizme hiç bir dinde yer olmadığını anladılar. Burada bu manada çok güzel manzaralar oluştu.

    Kardeşlik duygusu hakim…
    İşte bütün dünyanın bunu görmesi lazım. Yanlış bir genelleme yaparak bütün müslümanları teröristmiş gibi gören Dünya ülkeleri, İslamiyet’in şiddet değil sevgi, barış ve hoşgörü dini olduğunu en azından buraya bakarak anlamalı. 3 milyona yakın insan aynı yerde bulunuyor ve hiç bir olay çıkmıyor. Bunu dünyanın başka neresinde başarabilirsiniz ki! Ama Mekke’de 3 milyon insan aynı anda yatıyor, aynı anda kalkıyor, yiyor, içiyor, dolaşıyor; fakat hiç bir problem yaşanmıyor. Bırakın terörü veya insanların birbirlerine yan gözle bakmasını, burada her an hoşgörü, nezaket, yardımlaşma, kardeşlik duygusu ve güleryüz hakim. Buraya gelen herkes, servetini, şöhretini, makamını rütbesini bir kenara bırakıyor. Çünkü burada herkes eşit. Özellikle İslamiyet’e karşı haksız şekilde terör iddiasında bulunan Batı dünyası, Mekke’de yaşananları iyi değerlendirmeli bence. Tabii şunu da unutmamak gerekir; Burada olup bitenleri Batı dünyası bizim bildiğimiz ve gördüğümüz şekilde öğrenemiyor. Çoğu farkında değil. Bu sebeple müslümanlar dinlerine sahip çıkmalı ve İslamın güzelliklerini önce yaşayarak etrafına hissettirip örnek olmalı, sonra da yabancılara anlatmalı. Bu konuda çok büyük bir eksiklik var. Medyaya da bu konuda çok büyük görevler düşüyor. Özellikle buraya gelen medya mensupları hac organizasyonunu çok mükemmel şekilde dış dünyaya aktarmalılar.

    Türkiye burada lider ülke
    Arafat’ta yaptığım gibi Mekke’de değişik milletlerden birçok hacı adayıyla görüşme fırsatı buldum. Hepsi değişik kültürden gelen, renkleri ve dilleri değişik olan insanlar. Ama hepsinin yüzlerinde tarif edemediğimiz, aynı tatlı ifade ve sıcaklık var. Benim en çok Türk hacı adayları ilgimi çekti. Onlar, kıyafetleriyle, davranışlarıyla, göğüslerinde taşıdığı ay yıldızlı bayraklarıyla, birbirleriyle olduğu gibi başka ülkelerin insanlarıyla bir anda kaynaşabilme özellikleriyle, ikramlarıyla hemen dikkat çekiyorlar. Diğer ülkelerin hacı adaylarının da onlara çok büyük ilgi gösterdiğini herkes gibi ben de farkettim. Türkiye burada lider ülke konumunda. Farklı renklerin, farklı kültürlerin barış ve huzur içerisinde bir arada yaşayabileceğini ispatlamış bir lider ülke konumunda.

  2. İnsan burada yeniden doğuyor
    RİZ KHAN’LA HAC YOLCULUĞU

    Orta Doğu geleneğinde misafirin önemli bir yeri vardır. Ziyaret ettiğiniz her evde hoş karşılanır, iyi ağırlanırsınız. Size ikram edecek çok az şeye sahip olanlar bile ellerinde ne var ne yoksa önünüze serer.
    Peki ya misafir sayısı 2.5 milyonun üzerinde olursa?
    Ben Suudi Arabistan halkına özel bir sempati duyuyorum. Onların hacıları ağırlama konusunda ne denli büyük bir çaba harcadığını pek fazla dile getiren olmuyor.
    Enformasyon Bakanlığı Hac Dairesinin Başkanı Dr. Zamel Ebuzinad, hacı adayları için ‘Allah Misafiri’ tabirini kullanıyor. “Bütün hacılar bizim misafirimiz, hem de çok özel misafir onlar” diyor.
    Dr. Zamel, dünyanın dört bir yanından gelen habercilerin Hac labirentinde yollarını bulmalarına yardımcı olan ekibin başkanı. Böyle bir yardıma da gerçekten ihtiyaç var. Buraya ilk defa gelen haberciler, Mekke’deki akıl almaz kalabalığın içinde nasıl çalışacaklarını bilebilmek bir yana tam olarak neyle karşılacaklarından bile habersiz oluyorlar. Hac ziyaretini işte bu ekibin yardımıyla takip edebiliyoruz.

    Ortak bir hedef
    “Biz burada olup biteni görmenizi ve tüm dünyaya göstermenizi istiyoruz” diyor Dr. Zamel hevesle ve gözlük camlarının ardında kocaman açılmış parıldayan gözleriyle.
    “Normalde medya sadece kötü haberlere yer veriyor; bu yüzden sizin buradaki güzel haberleri iletmenizi istiyoruz.”
    Dr. Zamel, karşısındaki haberciye içinde bulunduğu sektörün ne kadar dar görüşlü olabileceğini hatırlatırken bile içten bir şekilde gülümsemeye devam ediyor. Doğru; medya herhangi bir problemi duyurmaktan hiç geri kalmıyor ve her yıl Mekke’de gerçekleşen inanılmaz düzen ve intizama pek az yer veriyor.
    Kabul etmek gerekir ki, Hac hiçbir zaman kusursuz olamayacak. Hiçbir şey tamamen kusursuz olamıyor; hele hele her yıl yaklaşık bir hafta boyunca dünyanın her köşesinden küçük bir kente sökün eden dev bir insan topluluğu söz konusu olduğunda. Hac, farklı dillerin, renklerin, etnik kökenlerin, geleneklerin ve davranışların oluşturduğu birlikteliğe ev sahipliği yapıyor. Bu kadar farklılığı bir arada tutan şey ise, ortak bir hedef: Rabbin huzuruna çıkmak.
    Milyonlarca insan mübarek topraklara varıp günahlarının affedilmesi için dua etme fırsatını yakalıyor. Hac ziyaretleri kabul edilirse, günahlarından arınarak “yeniden doğuyor” ve Mekke’den yeni doğmuş bir çocuğun masumiyetiyle ayrılıyorlar.

    Mutlu insanlar
    “Allah Haccını kabul etsin” ifadesini bir hacı adayından ilk kez duyduğumda biraz kafam karışmıştı.
    “Kabul etmek” ifadesini anlamamıştım. Ben bunun otomatik olarak gerçekleştiğini zannediyordum.
    Meğer öyle değilmiş. Hacca giden bir insanın kurallara uyması, dini görevleri yerine getirmesi ve hepsinden önce, oraya saf ve temiz niyetlerle gitmesi gerekiyormuş.
    Bir hacı adayının öfkeye kapılması, kalbinden kötülük geçirmesi ya da insanlara kötü davranması uygun değil.
    İslamiyetin zaman zaman Batıda aksettirilen çatık kaşlı imajı yüzünden Mekke’ye ilk gittiğimde Hac ziyaretinin kasvetli bir havada geçeceğini düşünmüştüm. Orada bulunan herkesin sessiz ve ciddi olacağını zannetmiştim. Aslına bakarsanız, durum hiç de öyle değil. Hac ziyareti gayet neşe içinde geçiyor. Hac vazifesini yerine getiren insanlar orada bulunmaktan çok mutlu oluyor. Bu insanların birçoğu, maddi imkanı olan her Müslümanın hayatında en az bir kez yapması gereken kutsal ziyaret için hayatları boyunca para biriktiriyor. Hac, İslamın beş şartından biri. Diğer dört şarttan farklı olarak Hac özel bir çaba gerektiriyor.

    Ölümüne sevda…
    Eski yıllarda hacılar, günümüzde uçakların ve motorlu taşıtların sağladığı avantaja sahip değildi. Ziyareti gerçekleştirmek için gemilere biniyor, deve üzerinde yolculuk yapıyor, hatta çölü yürüyerek aşmak zorunda kalıyorlardı. Hayatlarının ziyaretini gerçekleştirebilmek için haydutların saldırısına uğramayı, ağır iklim şartlarına maruz kalmayı, sıcağı ve yorgunluğu göze alıyorlardı.
    Bu sebeple doğal olarak dolambaçlı Mekke sokaklarında dolaşan her hacı adayının gözlerinde bir pırıltı vardır: “Başardım. Mekke’ye vardım” der sanki gözleri.
    Müslümanlar için Mekke o kadar önemli bir yer, hac o kadar önemli bir ibadettir ki, hac ziyareti sırasında ruhunu teslim edebilsin diye dua eden birçok yaşlı hacı adayı vardır.

    Allah’a şükrediyoruz
    Mekke’de, yaşlı annelerinin ölümü için gözyaşı döken Güney Afrikalı kalabalık bir aileyle karşılaşmıştım. Çift, üç kuşağı bir araya getirip çocukları ve torunlarıyla birlikte gelmişti Mekke’ye. Hayatları değiştiğinde, buraya varalı henüz bir gün olmuştu.
    Üzgün oldukları belli olsa da, sakin ifadeleri ve huzur dolu bakışlarından annelerinin kaybını kolayca kabullenmiş oldukları anlaşılıyordu. Ölen kadının orta yaşlardaki oğullarından birine bu acıyla nasıl başa çıktıklarını sorduğumda şöyle dedi: “Hepimiz, annemizin en büyük dileği gerçekleştiği için Allah’a şükrediyoruz.”
    Ben şaşkın gözlerle bakınca ekledi: “Yaşlı ve hastaydı. Çok geç olmadan hac görevini yerine getirmek istiyordu. Onu buraya kadar getirmeyi başardık ve Mekke’de Beytullah’a girdiğinde yaşadığı mutluluğa hepimiz şahit olduk.”
    Bu sırada gözleri yaşarmış, sesi titremeye başlamıştı: “Ölmeden önce, Allah’a dua ediyor (Ya Rabbi beni yakında yanına alacaksan buradeyken al) diyordu”
    Hac görevini yerine getirmeyi planlayan ve bu ziyarete hazırlanırken hayatlarında önemli değişiklikler yapan birçok insan var. Bu insanlar, günahlarından arınma yolunda ilerlemeye başladıkları umuduyla Mekke’ye varmadan önce yaşama biçimlerini değiştiriyor. Küsler barışıyor, herkesten helallık alınıyor, verilen sözler yerine getiriliyor ve iyi insan olmak günlük hayatta daha büyük önem kazanıyor. Bazı insanlar da bu değişimi hac sırasında yaşıyor. Allah’ın evini gözleriyle görüyor ve o andan başlayarak olumlu yönde değişmeleri gerektiğine karar veriyorlar. Hataları her ne ise, onu orada bırakarak dönüyorlar. Günahların affedilmesi, doğru yolda ilerlemeye başlamak için büyük bir nimet.

    İnsanlığa ümit mesajı…
    Modern medyanın Mekke’ye gelişi, Hac haberlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor. Bu birçok yönden kutsal bir görev. İslamiyetin güzelliği Müslüman olmayan kitlelere de gösterilmiş oluyor. Birbirinden farklı bu kadar çok sayıda insan bir araya gelerek böylesine huzurlu ve ahenkli bir topluluk oluşturabiliyorsa, bu aslında bütün insanlık için bir ümit mesajıdır. Televizyon kameraları bu eşsiz olayın canlı görüntülerini dünyaya aktarırken, hacıların hikayelerini de dünyanın farklı köşelerindeki evlere taşıyor.
    Hacla ilgili olarak anlatılabilecek daha birçok hadise var…
    Buraya gelen insanların birçoğu daha önce modern dünyayı hiç görmemiş. Görmeyenlerin inanması zor olabilir ama Mekke gayet modern bir şehir. Modern giysiler ve güzellik ürünlerinin satıldığı batı stilindeki mağazalar bir yana, burada beş yıldızlı oteller ve tesisler var.
    Hacı adaylarını, kentin merkezini oluşturan Mescid-i Haram’ın geniş karolarla kaplı ön avlusuna yürüyen merdivenler taşıyor. Küçük bir köyden geldiği her halinden belli olan ve yürüyen merdivene binme düşüncesi karşısında korkuya kapılan hacı adayları ile her an karşılaşabilirsiniz. Haccın güzelliği, insanların birbirine yardım etmesinde. Yardıma ihtiyacınız olduğunda hemen yanıbaşınızda biri bitiveriyor.
    Kente girip çıkan arabalar ve otobüsler yolcularla dolup taşıyor.. Hacı adayları nezaket içinde fırsat buldukça birbirlerine yardım etmeye çalışıyor. İnsanlar yiyeceklerini paylaşıyor, sularını paylaşıyor, gülümsemeyi paylaşıyor.
    Sonuç olarak, hepsi “Allah Misafiri”… Allah haclarını kabul etsin…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>