Ölüm Nedir

Ölüm bizim için ayrı bir bölüm Ölümün, hayatın dışında tutulduğu, mezarların ve mezarlıkların şehrin dışına hapsedildiği, isminin bile dilimizden, düşüncemizden sıyrılıp gittiği zamanları yaşıyoruz. Artık ölümlü olduğumuz için değil, hastalıklardan dolayı ölüyoruz.Ölüm konusunu mevzu ettik; ‘bir sürpriz olmadığı sürece bizi ancak yaşlılıkta bulacağını düşündüğümüz’ yanına, korkutan ve kederlendiren yanına değil başka bir yüzüne baktık. Geçtiğimiz hafta eşi Bülent Oran’ı kaybeden, bu ölümü sükunet ve metanet içinde karşılayan Ayşe Şasa, insan-ı kâmil olma yolunda hikmetler, irşatlar bahşeden, olgunlaştıran ölümü, eşinin ölümünü anlattı. Kendi deyişiyle bu bir ölüm değil. bir ‘dünya değiştirme’ serüveniydi.

Nedir sizi ölümün karşısında bunca sükunetli ve metanetli kılan?

Ünlü yönetmen Tarkovski’nin çok sevdiğim bir lafı var. ‘Ölüm yoktur, ölüm korkusu vardır.’ diyor. Üzerinde okuyup, düşünüp tefekkür edip bir eğitimden geçtikten sonra bana ayn-el yakin ile açılan boyut şu: Ölüm yoktur, hayattan daha derin hayat vardır. Ölüm gerçekte yaşadığımız bu hayattan çok daha derin bir hayatın karşılığıdır.

Siz korkmuyor musunuz ölümden?

İrfansız insan korkar ölümden. Gerekli terbiyelerden geçtiğinizde ölüm korkulacak bir şey değil. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, ‘Kamil insan için ölüm şekerdir.’ diyor. İnançsız biri için çok büyük bir musibettir ölüm. Ben bu iki ölüm tasavvurunu da yaşadım. İnançsızlık dönemimde ve sonraki dönemimde.

Yakınlarınızın vefatıyla musibet ve şeker

olarak yaşadığınız iki ayrı ölüm düşüncesi…

Bu iki ölüm tasavvurunu açar mısınız biraz?

İnancımın, ahiretimin, cesaret verecek hiçbir şeyimin olmadığı gençlik dönemimde, dehşet dolu bir şeydi ölüm. Her akşam panik atak geçirirdim. Ölüm, kendisiyle ilgili bir açıklaması olmayan büyük bir boşluk ve karanlıktı benim için. O karanlık, boğar insanı ve korku verir. Bugün ölüm konusunda modern insanların çoğu bu boşluk içindedir. Maddi çıkarları kovalayan, maddi hazlara endeksli insan için kaçınılmaz olarak ölüm bir ceza gibidir. Toprağa giren sadece bedendir. İnsanlar ölümü düşünürken, dar bir yere tıkılmayı, toprağın altına girmeyi düşünüyor. Hepimizde derece derece bir keşif olur. Keşfimiz açıldıkça kabz yerine bast hali gelir. Tasavvufla on yıldır hemhalim. Bu eğitim dönemimde bana dolaylı olarak telkinler yapıldı, temrinlerden geçtim. Mesela zikretmeyi öğrendim. Bir işle meşgul olurken huzuru İlahi’de olmayı…

Peki ölümü tatlı bir şey gibi tasavvur etmeye giden yolda yedeğinizde neler vardı, hangi bakış sizi buraya getirdi?

Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde ölümle ilgili söylediği çok güzel şeyler var. ‘Ecel rüzgârı, Yakup Aleyhisselam’a gelen Yusuf’un gömleğinin kokusu gibidir.’ diyor Hz. Mevlana. Kavuşulacak bir güzelliğin müjdecisi olarak gelir diyor yani. Mesnevi’de diyor ki yine: “Ölüm o kadar lezzet dolu bir şeydir ki öldükten sonra insan niçin o kadar korktum, niçin daha önce ölmedim diye hayıflanır.” İbrahim Hakkı Hazretleri, “Ölünün üzerine toprak atılır defin esnasında, bu tabii olarak ürperten bir şeydir. Ama şöyle düşünün: Kabir yalnızlık yeri değildir, her avuç toprakta, ondan yaratılmış olan binlerce insan vardır.” diyor. Dolayısıyla üzerine toprak örtülürken mevta, aslında bir meclise terk edilir, yalnızlığa değil. Bir Allah dostu ile bu konuda konuştuk: Ölüm azabın hissedilmesini, Hz. Yusuf’u izlemeye gelen kadınların, onun güzelliğini seyrederken ellerini kesmesi ve kestiğini fark etmemesine benzetti. İnsanlar ölümden korkuyor; çünkü ölümü bilmiyorlar. Ölümü keşfederek tanımaya baksınlar, benim tavsiyem odur. Eğer kendi imkanlarımızla tanıyamıyorsak, evliyaullahın söylediklerinden tanımaya çalışmalıyız.

Bunda Bülent Bey’in kişiliğinin de etkisi var mı?

Eşim Bülent Oran maneviyatını dile dökmeyen; ama onu hâl diliyle yaşayan biriydi. Dünyaya korku dolu bakışımı Bülent değiştirdi ve kendi bakışını devretti bana. Aynı beden giysi, ayakkabı giyerdik, onları devrettiği gibi bakışını da devretti bana. Âleme aşkla bakan bir adam için dünya değiştirmek, bir düğündür. Onun dünya değiştimesi demek ki sadece benim üzerimde böyle bir hal bırakmamış olmalı ki Ümit Meriç ‘Ölümü sevimli hale getiren adam.’ dedi onun için.

Peki daha önce, hiç düşünmüş müydünüz

eşiniz Bülen Oran’ın ölümünü?

Senelerce önce ben o panik atakları yaşarken, bozuk plak gibi “Bana bir şey olursa ben mahvolurum, bir daha ayağa kalkamam.” deyip dururdum. O zamanki halimle bugünkü durumumu kıyaslarsam Allah’ın büyük bir mükâfatı olarak görüyorum. Bülent’in dünya değiştirmesinden sonra, bu derece sakin ve metin olacağıma asla ihtimal vermezdim. Korku ve keder kaldırıldı üzerimden, bir himmet var üzerimde. Bir beklentim, ümidim vardı; ama bu derece olacağını tahmin etmiyordum. Ölümden sonra bir keder, bir üzüntü göründü bir an ve bir büyüğün şu telkinini hatırladım: “Dünyadaki hiçbir keder ve üzüntü seni huzuru İlâhi’den ayırmaz.” Bunun sırrı, zikirdir. Hemen zikre başladım. Zikre başladığınız zaman baki olan kuvvetle bağ kurarsınız. Bu sükunet ve metanet, Allah’ın bana bir ikramı, ihsanı… Eşinizle bu dünyada bir daha karşılaşamayacağınız düşüncesi, nasıl bir karşılık buluyor bu sükunetli halinizde?

Ondan da çok ürküyordum. Deyim yerindeyse bende bir fena fil Bülent boyutu hasıl oldu. Baktığım her şeyde Bülent’i görüyorum. Bu delirtici, cinnet getirtici bir şey değil, rahatlatıcı, sükunete bırakan bir şey. Onun bakışını devraldım, onun gözleriyle, onun omuzunun üzerinden bakıyorum sanki dünyaya. Bakışımda bir yoğunluk, onun bakışıyla bir özdeşlik oldu. Onun fizikî yokluğundan dolayı bir yalnızlık yaşamıyorum hiç. Yakın zamanda bir Allah dostundan öğrendim, ‘Allah ol der, yok ol demez.’ Yok olmazsınız, dünya değiştirirsiniz sadece. Bülent’in ölmediğini, yok olmadığını, dünya değiştirdiğini biliyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki bizim o kadar zamandır ilgilendiğimiz konular ayrı da olsa aramızdaki o ittifak, aramızda kurulan o güçlü rabıta, hâlâ devam ediyor, irtibatımız kopmadı.

Peki öte inancımız olmasına rağmen, nedir ölümde çoğumuzun kalbine bunca korku salan?

Zahirden bakarsanız ölümle her şeyin bittiğini zannedersiniz. En korku verici yanı bu. Bir ‘son’. Ben son kelimesini sevmem hiç, kalan eski korkularımdan dolayı belki. Bitme, tükenme, kaybolma, yok olma, hiç olma, sonlanma.. Halbuki âlemin sonu yok. Sonsuzluk tasavvuru bir defa en büyük ümit. İnsan bu sonsuzluk düşüncesinden mahrumsa, yok olacağını, sonlanacağını düşünerek büyük bir korkuya ve üzüntüye kapılıyor. Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri anlatıyor, evliyaullah halvete girdiği zaman ahiretin sedirlerini ve ağaçlarını, böyle cam gibi net bir biçimde görür seyredermiş. Gördüğün şeyden korkar mısın? Bir Allah dostu demişti ki: “Seni buradan alıp bilmediğin bir yere götürmeye kalksalar tabii olarak korkarsın. Ama gideceğin yerin neresi olduğunu, orada neler olacağını bilsen korkmazsın. Kur’an da arifler de gideceğimiz yerin tarifini veriyorlar. Bize düşen, keşiflerimizin açılması için Allah’a yalvarmak ve gideceğimiz yeri öğrenmek…”

Bir süre önce İstanbul’da bir mezarlığın kapısında ‘Her can ölümü tadacaktır..’ cümlesiyle başlayan ayetin mealinin yazıldığı tabela kimi yazarlar tarafından tartışılmıştı, ‘ölümü hatırlatıyor’ diye. Ölümün hatırlatılması neden canımızı sıkıyor?

Modern insan ölümcül bir rahatsızlığa mustarip hastadan, mezarlıklardan kaçıyor ölümü hatırlatıyor diye. Ölümün lafından bile korkar; çünkü gaflete vurmaktan başka bir çaresi yoktur inançsız insanın. Taşıyamaz bu tasavvuru. Bir yakınının ölümünden sonra dağıtmaya çalışır yarı histerik bir biçimde. İnançsız dönemimde, alışverişe hiç de meraklı olmadığım halde, yakınımı kaybettikten sonra doğru alışverişe gittiğimi, eşya almaya çalıştığımı hatırlıyorum. ‘Daha çok uzun yaşayacağım, güzel şeyler alıp onları tüketeyim, eğleneyim.’ diye. Modernite çok bahtsız, fakir, hayatın şiiriyetini yok eden, derinliği olmadığı için sığlaştırıp fakirleştiren bir süreç. Metafizik boyut kalkınca her şey çok mekanik ve sığ bir hale geliyor. İnsanlar yakınlarının cenaze törenine gidiyor ve öteye ait olduğunu tasavvur edemiyor ve toprakta her şeyin bittiğini düşünüyor.

Son yıllarda kimi cenazeler alkışlanarak uğurlanıyor. Bu artık kimileri için o kadar kanıksandı ki merhum Cem Karaca’nın, “Cenaze törenimde alkış istemem.” vasiyeti haber konusu oldu. İbadet diye bir şeyi tadıp sevip lezzetini almazsanız, buna muadil olacak bir ritüel bulmaya çalışırsınız. Sizi etkileyen bu çok önemli olay için bir ayin gerekir. Akıllarına, sahneye çıkmış birini alkışlamak gibi bir şey geliyor herhalde. Ya da ‘sen çok iyi yaptın, güzel yaptın’ demek istiyorlar alkışlayarak belki de. Evet, böyle bir şeyi yapıp sırayı savıyorlar. Ne zavallıca, ne acıklı, ne trajikomik bir durum! Sahih ritüeller korkuyu, endişeyi hafifletir. Ama böyle endişen hafiflemiyor ki; mutmain olmuyorsun, korkun azalmıyor. Büsbütün artıyor. Ama onlar fark etmiyor bunu, gaflet içinde oldukları için. Burada insanlara kızmamak, acımak lazım. Durumları gerçekten çok zor, acıklı bir halleri var, ıstırap çekiyorlar. Dua etmek lazım.

Ölüm riski

Yolda yürürken karşıdan gelen bir vasıtanın size çarpması ihtimalinin kaçta kaç olduğunu veya Lockerbie faciasında olduğu gibi evinizde otururken havada uçan bir Boeing’in evinize düşmesi ihtimalinin kaçta kaç olduğunu hiç düşündünüz mü?

Scientific American dergisi hayatî tehlikenin nerede ve ne kadar olduğunu araştırmış, sonuçlar şöyle:

-Havada uçan bir uçağın düşüp size çarpması 100 milyonda bir olabilir.

-Şimşeğin çarpması ile ölmeniz 10 milyonda bir.

-Küvette boğularak ölmeniz 1 milyonda bir.

-Kadınların doğum esnasında ölmesi 100 binde bir.

-Bir katil tarafından öldürülmeniz 10 binde bir.

-Bir motorsiklet kazasında hayatınızı yitirmeniz binde bir.

-Kanser hastalığına yakalanarak ölmeniz yüzde bir.

-Rus Ruleti’nde kaybetme riskiniz ise yüzde elli.

-Onuncu kattan atlayarak ya da bir bıçağı göğsünüze saplayarak ölmeniz ise yüzde yüz…

Ölüm ve sonrası

Mü’minin rûhunu rahmet meleği alır. Ölüler, dünya’da müjde isteyenlerin toplandığı gibi, bunun etrafına toplanırlar.

Her canlı için ölüm kaçınılmazdır. Bunun için ölümden sonra olacakları bilmek, buna hazırlanmak aklın gereğidir. Ölümden sonra ilk durak kabirdir. Kabir hayatı nasıl olacak, azab yapılacak mı yapılmayacak mı ? Bugün bunun üzerinde durmak istiyoruz: Kabirde azâb yapılacağı sahîh ve meşhur hadîslerle, hattâ Kur’ân-ı kerîmdeki âyetlerle bildirilmiştir. Buna rağmen, çok kimsenin bunda şüphe ettiği, hattâ inanmadığı, böyle şey olmaz dediği görülüyor. “Ölüye azâb yapılsaydı, dirilerde olduğu gibi, çırpınır, hareket ederdi” diyorlar. Ölülerin hâli, dünyadaki dirilerin hayatı gibi değildir. Dünyanın nizâmı için buradaki hayatta hem his, hem de irâde ile hareket vardır. Kabir hayatında, ölülerin azâb ve elem duymaları için yalnız hissetmeleri yetişir. Kabirde rûhun bedene bağlanması, diri iken bağlanmasının yarısı kadardır. İşte bunun için ölüler, azâbı duydukları hâlde, hareket etmez ve kıpırdayamazlar. Şüpheleri gidermek için şunu da bildirelim. Aklın eremeyeceği, anlayamıyacağı çok şeyler vardır. Her şey akıl ile anlaşılsaydı, Peygamberler gönderilmezdi. Akıl, çok şeyi anlıyabilirse de, her şeyi anlıyamaz.
RUHUN VE BEDENİN BAĞLILIĞI Kabir azâbı, rüyâ gibi değildir. Kabir azâbı, azâbın görüntüsü değil, azâbın kendisidir. Kabir azâbı, âhıret azâblarındandır. Dünya azâbları, âhıret azâbları yanında hiç kalır. Eğer âhıret azâblarından bir kıvılcım dünyaya gelse, her şeyi yakar, yok eder. İmâm-ı Suyûtî hazretleri buyuruyor ki:
“Ruh, cesedine, bilmediğimiz bir halde bağlıdır. Bu bağlılıkları, dünyadaki bağlılıklar gibi değildir. Rüyâ gören kimsenin gördüğü şeylere olan bağlılığı gibidir. Fakat, ölülerin cesetlerine ve başka şeylere bağlılıkları, rü’yâ görenin bağlılığından pek çok kuvvetlidir. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Meyyit kabirden çıkarılıp başka kabre konursa, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. Beden çürüyüp, toprak maddeleri, sıvı ve gaz haline gelince de, bu bağlılık yine devam eder.” Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: (Kabir, dünya konaklarının sonu, âhıret menzillerinin ilki olup, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur.) (Mü’min ölü için Cennetten yaygı serilir. Cennet elbiseleri giydirilir. Ona Cennetten bir kapı açılır. Kabre Cennet kokuları yayılır. Yanına güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokular saçan biri gelir. Buna “Sen kimsin?” diye sorar. O da, “Senin sâlih amelinim” der. Bunu işitince, “Yâ Rabbî kıyâmet çabuk kopsa da, çoluk çocuğuma ve ni’metlere kavuşsam” der.) (Sâlih bir kul mezara konulunca iyi amelleri etrafını sarar, onu muhafaza ederler. Azâb melekleri gelince namaz karşılarına çıkıp “Allah için çok kıyâmda durmuştu” der. Sonra oruç karşılarına çıkar. “Dünyada çok susuzluk çekmişti” der. Sonra, hac ve Allah yolunda harbleri karşılarına çıkar”, Bu beden çok eziyet çekmişti” derler. Daha sonra verdiği sadakalar der ki “Buna dokunmayın, bu el ile çok sadaka vermişti” Melekler de “Çok güzel, mübarek olsun” diyerek geri dönerler. Sonra rahmet melekleri, Cennetten bir yatak getirip yayarlar. Mezar ona gözün görebiliği kadar geniş ve nurlu olur, Kıyâmete kadar böyle devam eder.)
RAHMET-İ İLÂHİ Eshâb-ı kirâm zamanında sâlih bir zatın bir yeğeni vardı. Bu genç ölüm hastalığına yakalanınca amcası dedi ki: – Ey yeğenim! Birçok eksikliklerin vardı. Ölünce hâlin ne olacak? – Ölünce, beni anneme teslim etseler, beni ne yapardı? – Elbette seni Cennete götürürdü. – Şimdi ben Rabbime gidiyorum! Allahü teâlâ, “Kulum beni zannettiği gibi bulur!” buyurduğuna göre, elbette O’na hüsn-i zannım vardır. O annemden daha merhametlidir. Rahmeti bol olan da beni cennete koyar.
Amcası, “İnşallah zannettiğin gibi olur” dedi. Nihayet yeğeni öldü. Defnetmek için mezarına inen amcası, heyecanla “sübhanallah” diye bağırdı. Sebebini soranlara dedi ki: – Kabri çok genişlemiş ve nur ile dolmuş olarak gördüm. İmâm-ı Yâfî’î hazretleri buyuruyor ki: (Ölenleri iyi veya kötü halde görmek, Cenâb-ı Hakkın bazı kullarına ihsân ettiği bir keşiftir. Dirilere nasihat vermek ve ölülere hayırlı bir iş yapılmasına vesile olmak içindir. Ölüleri görmek daha çok rüyâda olmaktadır. Uyanık iken gören evliyâ da vardır.
SÖZÜNÜN ERİ Peygamber efendimiz hazret-i Ali’nin de bulunduğu bir toplulukta, hazret-i Ömer’e buyurdu ki: – Yâ Ömer! Ölünce seni dar bir mezara koyarlar. Münker-Nekir gelir. Gözleri şimşek gibi çakar, sesleri gök gürültüsü gibidir. O zaman ne yapacaksın? Hazret-i Ömer suâl etti ki: – Yâ Resûlallah, o zaman, şimdiki gibi aklım başımda olur mu? – Evet yâ Ömer.
– Öyle ise korkmam. Allahın izniyle onlara gereken cevâbı veririm.
Hazret-i Ömer vefât etti. Defnettiler. Hazret-i Ali, telkîn beklerken Münker-Nekir sorguya başladılar. – Rabbin kim? Hazret-i Ömer, suâl meleklerine sordu: – Siz kaç günlük yoldan geldiniz? – Yedi bin yıllık yoldan geldik. -Siz bu kadar uzak yoldan geldiniz ve Allahı unutmadınız da ben birkaç dakikalık yoldan gelir de nasıl unuturum? Melekler dediler ki:
– Biz senin böyle cevap vereceğini biliyorduk. Ancak, emrolunduğumuz için böyle suâl ettik. Hazret-i Ömer buyurdu ki: – Ümmet-i Muhammede böyle heybetli gelmeyeceğinize söz vermedikçe sizi serbest bırakmam. Meleklerden söz alınca onları bıraktı. Bunları müşâhede eden hazret-i Ali “Yâ Ömer, sözünün eriymişsin” buyurdu. Bedir harbinde öldürülen müşriklerin bir çukura konulması emredildi. Birkaç gün sonra peygamber efendimiz, çukurun başına gelip durdu. Çukurdakilere kendilerinin ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek buyurdu ki: (Rabbinizin size söz verdiğine kavuştunuz mu? Ben Rabbimin söz verdiğine kavuştum.) Hazret-i Ömer, bunu işitince, “Yâ Resûlallah, leş olmuş kimselere mi söylüyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Beni Peygamber olarak gönderen Rabbim hakkı için söylüyorum ki, siz beni onlardan daha iyi işitmiyorsunuz. Fakat cevâb veremezler.) Kabir ehli de acı ve zahmet çektiği için Peygamber efendimiz, ölünün kemiklerini kırmayı yasaklamıştır. Kabrin üstüne oturan kimseye buyurdu ki: (Ölüye kabirlerinde ezâ etmeyiniz! Diriler, evlerinde, elem, zahmet duyup hissettikleri gibi, ölü de kabrinde öylece elem ve ezâ duyar) (Ölü, kabre konulunca, ardından gelenlerin ayak seslerini duyar. Mezardan başka onunla konuşan olmaz. Mezar der ki: Benim nasıl olduğumdan ve bendeki korku ve sıkıntılardan sana söylenilenler azdır, benim için ne hazırladın? Yazıklar olsun sana ey insanoğlu! Ben varken neye gururlandın? Benim, sıkıntılı, karanlık, yalnız ve böceklerle, kurtlarla dolu bir yer olduğumu bilmiyor muydun? Üzerimden geçerken, bir ayağın geride, bir ayağın ileride şaşkınca durduğun zaman, neye aldanmıştın? Eğer o kimse sâlihlerden ise bir ses der ki: Ey mezar, neler söylüyorsun, o doğruluk üzere idi? Emr-i ma’ruf nehy-i münker yapardı. Ona elbette yeşil bahçeler hazırladım. Sonra bedeni nura çevrilir, ruhu göğe çıkarılır.)
YÜKSEK SESLE AĞLAMAK AZAP VERİR (Bir kimse, tanıdığının mezarı başına gidip selâm verince, ölü onu tanır ve selâmına cevâp verir. Tanımadığı kimsenin de kabrine gidip selâm verince, ölü selâmına cevâb verir.) (Ölü, yakınlarının kendisine bağırarak ağlamasından azâb duyar.)
(Mü’minin rûhunu rahmet meleği alır. Ölüler, dünya’da müjde isteyenlerin toplandığı gibi, bunun etrafına toplanırlar. Ona çeşitli sorular sorarlar. İçlerinden birkaçı da, “Kardeşinizi bırakın dinlensin! Çok sıkıntılı yerden geliyor, derler. Etrafına üşüşürler. Dünyadaki tanıdıklarını sorarlar.) (Bir ölü, dünyada sevdiği bir kimse, kendisini ziyârete geldiği zaman sevinir.)
(İnsanların yaptıkları işler, Pazartesi ve Perşembe günleri, Allahü teâlâya arz olunur. Enbiyâya, evliyâya ve ana-babaya Cum’a günleri gösterilir. İyi işleri görünce sevinirler. Yüzlerinin parlaklığı artar. Kötü işlerinizi görünce üzülürler. Allahtan korkun, ölülerinizi incitmeyin!)

Ölüm Nedir” üzerine 2 düşünce

  1. Ölüm Üzerine Derlemeler…
    Ölüm anında kişinin dünyayı terki anında tüm çakraların açıldığı ve tepe çakradan çok kuvvetli altın rengi bir ışığın adeta fışkırmasıyla başka bir boyuta geçildiği söyleniyor. Bu an yaşamla ölüm arasındaki tünelden geçiş sürecine denk geliyor. Bu deneyimi yaşayanlar tünelin uzun ve sonunda ışık olan bir boşluk olduğunu söylüyorlar. Ölüm anında ruhu daha önce vefat etmiş dostları ve spiritüel yolgöstericiler karşılıyor. Bu tünel yolculuğu boyunca insanın tüm hayatı inanılmaz bir hızda ve aynı netlikte gözlerinin önünden geçiyor, seçtiği tüm yollar, kararlar hatırlatılıyor, alınması gereken dersler ve bir sonraki hayatına bıraktığı kararlar bilincinde canlanıyor.

    Spiritüel alemde harcanan bir dönem boyunca tamamlanan misyonların kutlaması yapılıyor ve kişi yeniden doğmaya hazırlanıyor. Yani ölüm sanıldığı gibi korkutucu olmaktan öte inanılmaz bir entegrasyon ve muhteşem bir deneyim olarak betimlerniyor.

    Uzun süre devam eden bir hastalık sonucunda ölenlerin ölümden sonra auralarını bembeyaz bir ışık kaplıyor. Belki de diğer dünyada bir şekilde iyileştirildiklerinin bir göstergesi bu beyaz ışık. Ölümü çok uzun bir süre bekleyenlerden bir kısmının azraili görüp onunla konuşabildikleri ve azrailin düşünüldüğü gibi korkutucu olmak bir yana, çok güçlü ve güzel bir varlık olduğunu söyledikleri biliniyor.

    Heyoan’a (Gerçekleri Fısıldayan Ruh – Kenya )göre ölüm bir son değil, sadece farkındalığın başka bir boyutuna yapılan yolculuk. Yazılarında ruhsal yolgöstericisi Heyoan’ın söylemlerine sürekli yer veren Barbara Ann Brennan’ a göre de biz hepimiz daha önce birçok kez ölmüş ama daha önce kim olduğumuzu hatırlayamayan varlıklarız. Hayatımız boyunca, hatta çocukluğumuzdan itibaren hoş olmayan tecrübelerimiz, anılarımızı unutmaya çalışarak harcarız yaşamımızı. Halbuki bilinçaltına attığımız tüm bu deneyimler auramızda bloklar oluşturur. Ama gerçek şudur ki sizi diğer şeylerden ayıran tek şey kendinizdir. Esas ölüm auranızda kendi isteğinizle oluşan bu bloklarda gerçekleşir çünlü gerçek ölüm soyutlanmak ve unutmaktır, basit anlamıyla kim olduğunuz unutmak.

    Öldükten bir süre sonra hayata dönenlerle yapılan tüm görüişmeler bu varsayımları destekliyor. Bu bağlamda kafanızın içinde yeralan ölümle ilgili düşüncelerinizin tümünü ise kendiniz yaratıyorsunuz. Hayat enerjinizin akışını bloklara dönüştürdüğünüz her soyutlama, unutma çabanızda küçük ölümler yaşıyorsunuz. Farkındalığınızı geliştirip, dünya ile aranıza duvarlar örmekten vazgeçtiğiniz kadar da spiritüel ve fiziksel gerçekler birbiriyle o oranda bütünleşecek.

  2. Günümüz insanının üzerinde düşünmekten kaçındığı bir kavram var; ölüm. Oysa, Candan Erçetin’in bir şarkısında da vurguladığı gibi ölüm, hayatın tek gerçeğidir. Üzerinde hiç konuşmayız, kimseyi de konuşturmayız. Herhangi bir vesileyle bahsi geçse tepkiler malum, “Aman sıkıntılı şeylerden bahsetmeyelim!”, “Yaşamak varken ölümü niye düşünelim!”, “Ay, bu konuyu kapatalım, fena oluyorum!” vs…
    Tefekkür, bizim geleneksel kültürümüzde önemli bir olgu. Eskiler ölüm üzerinde düşünmekten, konuşmaktan ve yazmaktan hiç çekinmemişler. Sağlıklı bir hayat felsefesi ancak, ölüm üzerinde sağlıklı bir kanaatimiz ve düşüncemiz varsa kurulabilir. Hz. Mevlana, ölümü “vuslat, sevgiliye kavuşma” anı olarak niteleyip bunu mutlu bir olay olarak terennüm eder. İslam tasavvufu şiirleştirdiği inanç sistemi çerçevesinde ölümü güzelleştirir ve anlamlı kılar.
    İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun bu yıl sahneye koyduğu Efrasiyab’ın Hikayeleri’nin ana teması; ölüm…
    Bu hikayeler özgün ve usta bir teknikle sahnede canlandırılıyor. İlgi çekici bir kareografi, karakterleri can alıcı taraflarıyla yansıtan masklar, kuklalar daha ilk anda seyirciyi sahneyle bütünleştiriyor. Yönetmen Işıl Kasapoğlu, Zeynep Avcı’nın, İhsan Oktay Anar’ın eserinden uyarladığı bu ilginç oyunu, eserin özünü çok iyi yakalayarak tiyatro diliyle ustaca yorumlamış. Düşlerle gerçeklerin sarmaş dolaş olduğu bir tiyatro şölenine dönüştürmüş.
    Kasapoğlu’nun esere ne kadar duyarlı yaklaştığını tiyatro tanıtım bülteninde yayınlanan şiirinden anlamak mümkün. “Tanrım!/Gözyaşlarımız bir inci tanesi mi hâlâ?/İçinde bulunduğumuz bu vahşi ortamda/Gözlerimizden damlayanlar hâlâ birer ince tanesi mi?/Afganlı çocukların, kadınların, intihar saldırılarının/Ardından gözlerimden akan inci taneleri mi hâlâ?/Hâlâ inci var mı?/Gözlerim…/Hâlâ gözlerim var mı? İnci taneleri sadece/Efrasiyab’ın Hikayeleri’nde mi kaldı?”
    Eser, yazarından yönetmenine, tasarımdan müziğine; kareografisinden ışığına ve canla başla oynayan oyuncularına kadar ortaya gönül konulmuş tam bir ekip çalışması.
    Efrasiyab’ın Hikayeleri, seyirciyi eğlendirirken ölüm ve hayat konularında bizi derin düşüncelere davet ediyor. Zaman zaman adeta bilinçaltımızı deşiyor; korkularımızın kör çıkmazlarına ışık tutuyor. Yer yer didaktik bir karakter arzeden diyaloglara ve gereksiz uzunluğuna rağmen bu sezonda siz sevgili okuyucularıma tavsiye edebileceğim özgün bir eser.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>