Ayşe Arman kimdir?

ayse arman Ayşe Arman kimdir?

Ayşe Arman kimdir?

Kendisiyle, hayatıyla, kocasıyla ilgili yazılarından, Ünlü kişilerle yaptığı ve beklenmedik sorularla sıradışı röportajlarından tanıdığımız Gazeteci Ayşe Arman ile işi, ailesi ve özel yaşamı hakkında keyifli bir sohbet yaptık.

-: Siz transparan bir kişilik sergiliyorsunuz. Hakikaten hayatınız ve kendinizle ilgili herşeyi olduğu gibi yazıyor musunuz? Yoksa bunların bir kısmı hayal ürünü mü?
Ayşe Arman: Evet kendimle, hayatımla, kocamla, kendimle ilgili bir dolu şeyi yazıyorum. Kurgu ya da hayal gücü değil onlar, gerçek. Bunda da bir tuhaflık görmüyorum. Çünkü zaten bunları çevremdeki insanlara da anlatıyorum. Çok mahrem, çok özel şeyler değil ki. Neden rahatsız olmam ya da çekinmem gerekiyor? Neden bana insanlar sürekli transparan bir kişilik sergiliyorsun! Diyor. Valla hiç anlamıyorum. Bu, benim. Başka türlü nasıl olunur bilmiyorum ki. Uçakta tanıdığım bir insanla da car car car 40 saat konuşuyorum. Sadece ben kendimi anlatıp, kafa şişirmiyorum ki, insanlar da bana anlatıyor. Kafalarının arkasında olan şeyleri duymayacaksam, niye zaman harcayayım ki? İyi bir yazar olsam, kurgularım. Böyle bir yeteneğim var mı bilmiyorum. Varsa bile henüz ortaya çıkmadı. Soru sormaktan keyif alıyorum, bunun adı da röportaj oluyor. Halbuki ben gazeteci olduğum için soru sormuyorum. Merak edip, soru sormayı sevdiğim için gazetecilik yapıyorum.

-: Peki içinizde fırtınalar koparken havadan sudan bahsedebildiğiniz oluyor mu?
Ayşe Arman: Yok, genelde kendimi ele veriyorum. Beni hiç tanımayan insanlar bile küt diye bir kelimeden, bir satırdan, yerlerde süründüğümü, depresyonda olduğumu anlıyorlar. Mesela “bu aralar kocanızla aranız iyi değil” diyor. Bu kadar açık olarak kendimi koruyorum aslında. Tuhaf bir koruma mekanizması. Ama tabii “sen bir doğum hatasısın” diyen de var bana. Desinler. Güvensiz olduğum zamanlarda, güvenliymişim havası atmıyorum, ben. Ya da “şu anda bombokum” diyebiliyorum. E haliyle karşımdaki de geri çekiliyor. Yok ki daha ötesi, bombokum işte! Böyle demenin benden bir şey götürdüğüne inanmıyorum. Çünkü biliyorum ki, herkes bir an gelir bombok hisseder. Bazıları bunu maskelemeyi tercih eder, bazıları etmez. Ben ikinci gruptayım. Zaten sonunda insanlar sizi olduğunuz gibi kabul ediyor. Bütün bunların öyle kötü bir yanı var tabii, ben gizemli bir kadın değilim mesela, olmak ister miydim o ayrı ama şeffaf telefon gibiyim, sürekli içim görünüyor. Olsun.
-: Yaptığınız röportajlarda insanlara hiç beklemedikleri ve cevap vermek istemeyecekleri sorular yöneltiyorsunuz. Olumsuz bir tepkiyle karşılaşmaktan korkmuyor musunuz?
Ayşe Arman: Hayır. Çünkü karşımdaki “Ben bu soruya cevap vermek istemiyorum” derse boynuna çökecek halim yok. Ben canavar mıyım? Manyak mıyım? Bir insana zarar vermek için röportaj yapmıyorum ki. Gazetede gördüğünüz her röportajı ben ilgili kişiye okuyorum. Böyle tuhaf bir adetim var. Benim karşıma oturup, sorulara cevap verme inceliği göstermişse, beni adam yerine koymuşsa, benim de öyle davranmam gerekiyor değil mi? Yani “İş bitti, gazetede görürsün söylediklerini” değil. Telefonda okuyorum. Çok çok rahatsız olacağı bir şey varsa ya da ben yanlış anlamışsam, düzeltiyorum. Yani o kişi ya da kişiler, Pazar günü ne ile karşılaşacağını biliyor. Kimseyi parçalayan röportajlar yapmıyorum ki. Üstelik geceleri de rahat uyumak istiyorum. Neden birilerinin kalbini kırayım? Bir röportaj için değer mi? Bana madalya mı takacaklar? Ama insanlar, benim farklı sorular sorduğumu da biliyorlar. Zaten normal, sıradan sorularla karşılaşırlarsa üzülüyorlar! Ama illa da amuda kalkayım soru sorarken gibi bir düşüncem yok. Aklıma geliyor, soruyorum. Onlar sadece benim aklıma gelen şeyler değil ki, pek çok insanın aklına geliyor. Ama bazıları pek çok soruyu sormayı kendine yakıştıramıyor. Benim böyle bir derdim yok. Çünkü şunu biliyorum: Röportaj yaparken siz yoksunuz aslında. Sizin ne kadar akıllı, birikimli olduğunuzun zerre kadar önemi yok. Suje önemli, yani kiminle konuştuğunuz, onun neler anlattığı. Siz duvarsınız. Siz hunisiniz. Onun neler akıttığı önemli. Yani ben sersem görünmüşüm, kim takar? Ne önemi var? Böyle komplekslerim yok benim. “Çok iyi de röportaj yapıyorum canım” numaraları da çekmiyorum, hoşuma gidiyor, kendi merak ettiğim insanlara kendi merak ettim soruları soruyorum. Beğenen birileri varsa ne ala…
-: Eşinizle olan ilişkiniz klasik aile yapısından oldukça farklı. Bunun nedenini ve neden böyle bir yaşam tercih ettiğinizi açıklar mısınız?
Ayşe Arman: Aslında pek çok insanın aklından geçirdiği şeyi yapıyoruz. İyi mi kötü mü, bu bir formül mü bilmiyorum. İlişki denilen zıkkımın formülü yok zaten ya da şöyle diyeyim, herkesin kendi formülü var. Hiçbir ilişki birbirine benzemiyor, dolayısıyla genellemeye gelmiyor. Biz Zafer’le ayrı evlerde yaşıyoruz. O, Ulus’ta oturuyor, Ben Bebek’te. Haftanın büyük bir kısmını birlikte geçiriyoruz. Benim evimde yani. Ama kavga mı ettik, birbirimizden gıcık aldığımız bir döneme mi girdik, o zaman kendi evine gidiyor. Maç mı seytredecek arkadaşlarıyla, poker mi oynayacak, kafasını mı dinlemek istiyor, bir süre benimle olmamayı mı tercih ediyor. Neden mi böyle birşeyi tercih ettik? Çünkü ben evlendiğimde 30, o da 38 yaşındaydı. Zafer daha önce iki kez evlenmiş, yani bu hatayı yapmıştı! Ben de tecrübesiz genç bir yavrucak değildim. Yani 20 yaşında olsam, hayatımı tamamen onunla birlikte şekillendirebilirdim ama öyle bir durum yoktu. Tamam, ikimizin de ortak bir hayatı olacaktı ama ben Ayşe o Zafer olarak vardık. Evlendiğimiz gün doğmadık ki! Hem birlikte olmaya, hem de kişisel hayatlarımızı korumaya çalışıyoruz. Kolay olmuyor, arızalar çıkıyor. Ortak bir ev var, o bitince orada birlikte yaşamayı istiyoruz. O ev de kocaman, 1000 metrekare. Yani yine kaybolabiliriz o evin içinde. İnsanların zaman zaman belli mesafelere ihtiyaçları var, her zaman mıç mıç olmuyor. Ama tekrar ediyorum, “formül budur” demiyorum. Bize de ne olacağını bilmiyorum. Zaman zaman kocamın gözlerini oymak istiyorum, zaman zaman onun iyi bir aşık olduğunu düşünüyorum, zaman zaman “ulan bu da aşk mı?” diyorum, zaman zaman “iyi ki bu kadar sağlam bir arkadaşım var” diyorum. Yani yok bunların net cevabı. Yuvarlanıp, gidiyoruz.
-: Türkiye’de kadın köşe yazarlarını nasıl buluyorsunuz? En çok hangisini beğeniyorsunuz?
Ayşe Arman: Keyif alarak okuduğum insanlar var. Ama ben çok iyi bir gazete okuru değilim aslında. Utanarak söylüyorum. Bütün gazeteciler sabahın köründe gazeteleri yalayıp, yutmuş olurlar. Benim hiç umrumda değil. Hani bir gazetede çalışmasaydım, ne zaman elime bir gazete alırdım bilmiyorum. Kitap falan okurdum, deli miyim saçma sapan yazılar okuyacağım. Bir gazetede çalışınca ister istemez gündemden haberdar oluyorsunuz. Ama soru bu değil di mi? Gülay Göktürk’ü, Perihan Mağden’i, Gila Benmayor’u okuyorum. Çok ayıp ama başka kadın gelmiyor aklıma.

-: Onlar kadar iyi olabilseydim dediğiniz bir yazar var mı?
Ayşe Arman: Köşe yazarı mı? Gülay Göktürk kadar bilgili, Gila Benmayor kadar ilgili, Perihan Mağden kadar kalemimi iyi kullanabilmek, dile hakim olabilmek isterdim.

-: Yazılarınıza bugüne kadar hiç sansür konuldu mu?
Ayşe Arman: Yok. Bazen “Vajina monologları” diye başlık atmasan mı acaba?” diyorlar, hani beni korumak istediklerinden. Öyle bir kitap var, onunla ilgili yazı yazmıştım, çok ciddi bir çalışma. Şimdi burada anlatmayayım, uzun olur. Eve Ensler diye bir Amerika’lının çalışması. Hem bir tiyatro eseri, hem de bir kitap. Erkeklerin penisleriyle ilişkisini anlatıyor, oradan da kadınların vajinalarıyla kopuk yaşadıklarına değiniyor. Vajina kelimesini bile kullanmaktan kaçınıyoruz, ona çeşitli isimler takıyoruz filan. Yüzlerce kadının kişisel tecrübesini aktarıyor kitap. Ciddi birşey yani. Neyse, onunla ilgili bir iki yazı yazmıştım. Tabii dava açıldı, kamu davası. İşi bilenler, daha önceden beni uyarmaya çalışıyorlar. Bazen dinliyorum, bazen kafamın dikine gidiyorum. Ama bir sansüre uğramadım. Çünkü neyin yazılıp, neyin yazılmaması gerektiğini genel çerçevesiyle biliyorum. Bilmediğim şeyleri de soruyorum zaten.
-: Müptelanız olmuş ciddi bir okur kitleniz var. Hiç kitap yazmayı ya da yazılarınızı bir kitapta toplamayı düşündünüz mü?
Ayşe Arman: Ciddi bir okur kitlem var mı bilmiyorum. İddialı bir laf. Birileri okuyor ki beni hala tutuyorlar.Yoksa gözümün yaşına bakmadan atarlardı. Kitap yazmayı düşündüğüm zamanlar oldu, ama böyle bir işe kalkarsam kupon kitap olmaz. Yani yayınlanmış yazılardan kitap yapmaya karşıyım ben. Ayıp geliyor. Isıtıp ısıtıp yeniden milletin önüne sürmek gibi. Kitap olacak kadar iyi şeyler yazmıyorum ben.

-: Kişiliğiniz ve fiziksel yapınız Tv için çok uygun olmakla birlikte neden bu güne kadar Tv’de bir program düşünmediniz?
Ayşe Arman: Kişiliğim hiç uygun değil, televizyonda başarılı olmak için rol yapmayı bilmek gerekiyor, ben beceremiyorum. Ayrıca kameradan korkuyorum, araba farı görmüş tavşan gibi oluyorum. Bir de stüdyolarda yapılan uyduruk programlardan hiç hoşlanmıyorum. Fiziksel yapıma gelince, yine televizyon için ufak tefek olmanızda fayda var, kamera insanı büyütüyor. Eee benim gibi genç irisine benzeyen biri için de bu iyi bir fikir değil. Hiç bir zaman yapmayacağım demiyorum, kafamda birşeyler var. Ama televizyoncuların değil, kendi kafamdaki programı yapmak istiyorum, iyi olsun isterim. Çünkü yaptığım şeyleri tüm bu rahat görünümüme rağman ciddiye alan bir insanım.

-: Gazeteci olmasaydınız hangi iş alanında olurdunuz?
Ayşe Arman: Hiç bir fikrim yok, yaratıcı birşeylerle uğraşmak isterdim herhalde. Fikirler uçuşsun, insanlar olsun, risk olsun, heyecan olsun. Babam eczacılık okumamı istemişti, “Arman Eczanesi” açarız demişti, hiç bana göre değil, kafayı yerdim.
-: Biraz da çocukluğunuzdan ve ailenizden söz eder misiniz?
Ayşe Arman: Ortanca çocuğum. Hep erkek gibiydim, erkek olmam beklenmiş, adım, Kaya olacaktı. Memelerim çok geç çıktı. Kız gibi değildim yani. Komik bir ailem vardır, annem Alman balerin, baba Adanalı bir çiftçi. İyi bir kombinasyon. Mutlu bir çocukluk geçirdim, sokaklarda çok oynadım, iyi ağaca çıkarım. Adana caddelerinde paten kaydım, bütün dizler yara bere tabi. Çok inattım, öldürücü yaz sıcağında Almanya’dan annemin Noel hediyesi olan kırmızı gocuğu giymek için direttim bir gün. İyiki de giymişim tabancalı erkeklerin arkasından beni de aralarına alsınlar diye koşarken araba çarptı. O gocuk hayatımı kurtardı. Bana şu çivilere basamazsın mı denirdi, hemen basardım. Tabii ayağım mahvoldu, hastanelere taşındım, günlerce tatonoz iğnesi oldum. Beş bin tane hikaye var bunun gibi, iyi ve güzel günlerdi. Kahpe kader diye anlatacağım acılı bir çocukluk hikayem yok yani. Annem babam arada kapışırlardı ama hala birlikteler. İki ayrı kültürün zorluklarını değil, keyiflerini sürdüm. Her yaz Almanya’ya giderdik, mama ile arabayla. Anneannemin Bavyera’da elma bahçelerinin içinde bir evi vardı, üç ay orada geçerdi. Suyla ilişkim iyidir. Akdeniz’de çok daldım, babam çok sevdiği saatini suya atardı, deriiin sulara,”Hadi benim kızım çıkarır” derdi, balık gibiydim filan falan. Sonra Tarsus Ameriken Lisesi’ne devam ettim, bitirince de İstanbul günleri başladı.

-: Hayatınızda sizin için en önemli kişiler kimler oldu?
Ayşe Arman: Ailem tabii ki. Sonra, sevgililerim. Bütün ilişkilerim uzun sürer. Verdiğim görüntünün aksine çok da istikrarlıyımdır.

-: Bizim sitemizin bir özelliği de hiç bir yerde sorulmamış özel soruları sormamız. Evli bir kadına sormakta zorlandığımız ama Ayşe Arman olduğunuz için sorma cesareti bulduğumuz sorular: Kaç kere aşık oldunuz?
Ayşe Arman: Bu soru da ne var ki? Evli kadınlara neden aşk soruları sorulamıyor? Kocaları mı kızıyor? Yakışık mı almıyor? İlk aşkım 7 yıl sürdü,13 yaşındaydım. Aynı okuldaydık. Çok çok güzel hatırlarım onu. Gerçekten aşktı. Küçükken öyle oluyor tabi. İlk kez birbirimizle seviştik, seksi birlikte keşfettik. Ama gün geldi yollarımız ayrıldı. Bir karikatürist aşkım oldu sonra, Ergün Gündüz. Oldukça uzun bir ilişkiydi, ondan da pek çok şey öğrendim. Bu gün hangi çizgi iyidir diye fikir yürütebiliyorsam Ergün sayesindedir. Hala aramız çok iyi. Hayatıma giren insanlarla düşman olmam ben uzun bir listemde yok açıkçası. Kocamdan önce de hayatımda başkası vardı, o aşk da yıllarca sürdü. Sonra Zafer.
-: Mutlu aşka inanır mısınız yoksa aşkı acı ile yaşayanlardan mısınız?
Ayşe Arman: Bir duygunun aşk olabilmesinin kabaca bir tanımı var tabi: rutubetli bir ortam olacak, gizlilik olacak, yasaklanmış olacak, sonu olmayacak, bütün dünya size karşı olacak. Bu tür olumsuzluklar aşkı besliyor. Sizden güçlüsü olmuyor ama ben nedense tamamen kontrolünü kaybedebilen biri değilim. Bu iyi bir şey değil belki. Ben aşk uğruna bütün köprülerimi yıkamıyorum. Zaten ne aşktır, ne sevgidir, ne tutkudur bu soruların cevabı kolay verilmiyor. Kısacası mutlu aşk yoktur ya da acı duymadığınız bir şey aşk değildir demiyeceğim. Doğası gereği acı gerekiyor sanki. Ama sürekli acı hissetmek de bana göre değil. Hayat zor zaten, daha da zorlaştırmanın manası yok.

-: Evlilik aşkı öldürüyor mu?
Ayşe Arman: Bilmiyorum göreceğiz.

-: Eşiniz bir gecelik bir macerasını itiraf etse affeder miydiniz?
Ayşe Arman: Zafer, böyle bir şeyi itiraf etmeyecek kadar zeki.

-: Ya da bu siz olsaydınız eşiniz affeder miydi?
Ayşe Arman: Eee ben de salak değilim tabii.

-: Bir de çocuk meselesi var, anne olmayı planlıyor musunuz? Nasıl bir anne olacağınızı hayal ediyor musunuz?
Ayşe Arman: Çocuğum olsun istiyorum. Hatta çocuklarım. Bakalım. Solucanlarla oynayan bir çocuk hayal ediyorum, herşeyi soran, hayvanlarla çok haşır neşir olan sağlıklı bir çocuk.

Ayşe Arman‘a bu hoş sohbet için çok teşekkür ediyor, herkese güzel bir hafta diliyoruz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>