Gülay Kuriş kimdir?

Onu yıllardan beri tanıyoruz. Zarafeti ve deneyimiyle moda dünyasını her hafta ekranlarımıza taşıyor. Ancak onun bir de ekranlarda görülmeyen yönü var. İki erkek çocuk annesi olan Gülay Kuriş için, ailesi her şeyden önce geliyor. Gülay Kuriş’in hayatına biraz daha yakın çekimden bakmaya ne dersiniz?

-: Sizi yıllardan beri ekranlardan tanıyoruz. Sohbete giriş için kendinizi birkaç cümleyle anlatabilir misiniz?
Gülay Kuriş: Sekiz yıllık bir evliliğim, evliliğimden önce de bir mankenlik yaşantım var. Fakat ne ev, ne özel, ne de sosyal hayatımda, kendimi hiçbir zaman mankenlik yapmış gibi görmedim. Benim için her zaman iş ve evim ayrıydı. Ben de her anne gibi, dört ayağı üstünde Fenerbahçe Parkı’nda çocuğuma simit yedirdim. Neticede her zaman olduğu yere uyum sağlayan bir kişiyim.

-: Mankenlikten televizyon programcılığına nasıl geçtiniz?
Gülay Kuriş: 1991 – 1992 yıllarıydı, henüz evli değildim ve mankenlik yapıyordum. Bir teklif geldi; HBB diye bir kanal açılacağı ve bu kanalda sunuculuk yapıp yapmayacağım soruldu. O zamanlar da HBB İnterstar’dan sonra ilk özel kanaldı. Dolayısıyla böyle bir teklifle ilk karşılaşan kişilerden biriyim. Yeni bir şey yapmak tabii ki insan hayatında çok heyecanlı bir olay. Böyle bir teklifle karşılaştığım için çok sevindim, değişik geldi ve denemek istedim. Ne yapmak istediğimi sordular, bende spor servisinde çalışmak istediğimi söyledim. Çünkü aynı zamanda spor yapan bir insanım. Aslında modanın içinden gelen bir insan olarak moda programları da yapmak isteyebilirdim, ama ilk etapta böyle bir şeyi düşünmedim. O gün bu gündür televizyonculuk yapıyorum. HBB yayına başlamadan önce beni angaje etmişlerdi. Yayına başladığı andan itibaren de önce bir mutfak çalışması yapıp, üç – dört ay sonra da programa başladım. Bu bir gençlik programıydı; yani spor, moda, müzik içeren bir programdı. Hemen hemen Türkiye’deki ilk gençlik programıydı diyebilirim. Zaman içerisinde televizyonculuğu çok sevdiğimi anladım. Bütün bunlar olurken de evlendim.

-: Mankenliği bırakmanızda eşinizin rolü oldu mu?
Gülay Kuriş: Hayır, eşim insanı çok destekleyen bir kişidir, mesleğime asla karışmadı. Evlendim diye ben bırakmak istedim. Hamileliğimin dördüncü ayına kadar podyuma çıktım, karnım hiç belli olmuyordum. Çocuk doğduktan sonra da altı ay kadar iki – üç defileye çıktım, fakat prova sonralarında aklım hep evimde oluyordu. Bu nedenle artık mankenliğin benim için bitmiş olduğunu anladım ve o zamandan sonra defileye çıkmamaya karar verdim. HBB’de yedi yıl çalıştım ve yedi yılda iki çocuk sahibi oldum. Çocuklarım okula başladıktan sonra da daha profesyonel ve daha ciddi çalışabileceğim bir kanala geçeyim dedim. Çünkü başka bir kanalda bana iki çocuk annesi olup da onları büyütme imkanı sağlamazlardı, ama ben yine de işimi aksatmadım. Hamileliğimde sekiz ay boyunca ve doğumlardan iki – üç hafta sonra programlara çıktım.

-: Eşinizle televizyon camiasında mı tanıştınız?
Gülay Kuriş: Eşimle mankenlik yaptığım dönemlerde, bir arkadaş ortamında tanışmıştım. Beş yıl kadar çok uzun bir süre flört dönemimiz oldu. Bizim mankenlik camiasından evli arkadaşlarımız vardı. Bu arkadaşlar yeni bir ev almışlardı, onlara ev tebriğine gitmiştik. Akşam vakti 22:30 civarındaydı, birden kapı çaldı ve eşim içeri girdi. Eşim gece boyunca benimle çok ilgilendi. Herkes bana “Mehmet Kuriş seni beğendi” dedi. Ben de “Mehmet Kuriş kimmiş ki beni beğeniyor?” falan dedim. “Yok öyle deme, çok hoş bir adamdır” dediler. Ben “Bana ne” dedim, çünkü o zamanlar benim aklımda başka birisi vardı. Zaman içerisinde aramızda bir ilişki oluştu. Yani tamamen tesadüf oldu.

-: Kafanızda başkası olduğu dönemde eşinizle tanıştığınızı söylediniz. Peki sonra olaylar nasıl gelişti?
Gülay Kuriş: Eşim kendine inanılmaz derecede güvenen bir insandır. Anlatayım; eşimle tanıştığım zaman ben Tarık Tarcan’la flört ediyordum. O zaman Tarık Tarcan çok popüler, çok hoş bir adamdı. Yeni yeni filmler çeviriyordu ve her film çevirdiğinde de bir başkasına aşık oluyordu ve biz ayrılıyorduk. Yine bizim ayrıldığımız bir dönemde sözünü ettiğim bu karı – koca arkadaşlarımız, biraz da bizi barıştırma amacıyla o geceyi düzenlediler. Başka manken arkadaşlarımızla birlikte Tarık Tarcan da davetliydi o gece. O dönemlerde bir – iki ay kadar ayrı kalmıştık, ben de barışmak istiyordum ve çok üzülüyordum. Tabii zor bir durumdu, ama benim anlattığım bu dönemler yirmi iki – yirmi üç yaşındaydım. İnsanın yaşı küçük olunca, bazı durumlarda daha farklı davranıyor. Tarık her ilişkiye girdiğinde, üzülen, ağlayan hep ben oluyordum ve iki üç hafta sonra Tarık “Aman, ben kara kızımı özledim!” diyerek geri dönüyordu, ben de bayıla bayıla kabul ediyordum. Fakat en son seferinde böyle olmadı. Mehmet benim Tarık Tarcan’la flört ettiğimi anlamamış bile, çünkü konuşmuyorduk. Mehmet “ Bu kız kim?” demiş. O zamanlar Mehmet İstanbul’da çapkınlığıyla ünlü bir insan, bu nedenle “Aman sen bu kızı elleme, bu ikisi flört ediyorlar” demişler. O da “Bu ne biçim flört, bütün gece tek kelime konuşmadılar” diye cevap vermiş. “Yok yok, onlar ayrılır ve tekrar barışırlar” diye konuşmuşlar. Derken Mehmet, “Ben on beş gün beklerim, bunlar barıştı barıştı, barışmadılarsa ben kızı alırım” demiş, büyük bir özgüvenle. Tabii ki belirli tarz insanlarla beraberlikten sonra, Mehmet benim için çok farklı bir insandı. Zaten hayatımda flört anlamında iki – üç kişi olmuştur, o nedenle de Mehmet bana çok değişik geldi.

-: Nasıl değişik?
Gülay Kuriş: Flört ettiğimiz, yani kendini tanıtma dönemlerinde beni çok sahiplendi. Bu onun için bir göz boyama olayı değildi, çünkü eşim hala öyledir. Örneğin; ben grip olduğumu, hasta yattığımı ve kendimi kötü hissettiğimi söylüyorum, Mehmet de “Kendine iyi bak” diyor ve iki dakika sonra kapıma doktor gönderiyordu. Eşim, çok fazla jestleri olan bir insandır. Mesela, arabam çekilirdi, Tarık Tarcan’la beraberken de arabam çok çekildi. “Hanımefendi siz işinizi bilirsiniz, kurtarırsınız arabanızı” der, çekip giderdi. Halbuki Mehmet’e “Arabam çekildi Mehmet” dediğimde, yarım saat sonra arabam polis tarafından eve getiriliyor ve özür dileyerek arabamın anahtarı veriliyordu. Böyle etkinliği, etkileyici yönleri olan, aynı zamanda da çok gırgır, eğlenceli bir insandır.

-: Evlilik nasıl gelişti?
Gülay Kuriş: Evliliğe biraz zor geldik. İlk tanıştığımızdan çok kısa bir süre sonra flört etmeye başladık. Bir gece “Ben sizden çok hoşlandım, evinize bırakayım” dedi, ben de “Yok, benim arabam var” dedim. Mehmet de “Ben sizi, sizin arabanızla eve bırakayım” dedi ve arabamı o kullanarak, beni eve bıraktı. Bu şekilde bana, beni çok etkileyecek hareketler yaptı. Mesela; bir gün ablama gitmek istedim, ablam şehir aşırı uzakta oturuyor, aramızda da hiçbir flört yok, “Ben sizi götüreceğim” dedi. Bütün işini gücünü bıraktı ve o götürdü. Aslında bu davranışlar uzun vadede bir kadının evlilikte arayacağı vasıflar. Flört etmeye başladıktan iki – üç ay sonra da Mehmet “evlenelim” demeye başladı. Tamam, ben de evlenmek istiyorum, çok iyi anlaşıyorum, eğleniyorum, çok farklı bir ortamın içine girdim falan, ama, zaman içerisinde bu evlenelim lafı beş sene sonraya kaldı.
-: Neden?
Gülay Kuriş: Çünkü dedim ya, benim kocam playboydu, çapkındı, ilk eşinden boşandıktan sonra on yedi yıl bekar yaşamış, hiç kimseyle ciddi anlamda uzun süre flörtü olmamış. İstanbul’un, hatta Türkiye’nin en ünlü sanatçılarıyla, iddialı isimleriyle beraber olmuş, gerçekten kabarık bir listesi olan bir adam. Bir anda evlenmek istedi, sonra da aniden bundan uzaklaştı. Ya beni tanımaya çalıştı, ya kafasında birtakım olayları tarttı ya da kendini, bilmiyorum. Ama evlendiğimde çok korkuyordum. Mesela, her gece “Yemek yapmadım, bu gece dışarıda yiyelim!” desem, o göbek atarak “Her gece dışarıda yiyelim” der. Benim kocam böyle bir adam, o yüzden evliliğin ilk yıllarında ödüm kopuyordu, “Eşimi bir gün sokaklardan toplayacağım herhalde” diyordum. İki – üç – dört ay oldu, eşim eve vaktinde geliyor, beraber yemek yiyoruz. Yani normalde evliler nasıl yaşıyorsa, o şekilde yaşamaya başladık. “Bir gün eşimin teli bir yerlerde kopacak” falan diyordum, öyle de bekliyordum. Fakat sekiz yıl geçti, maaşallah, hala aynı düzende gidiyoruz. O zaten görebileceği her şeyi görmüş, bu, sağlıklı bir evlilikte çok önemli. İnsanların çok genç yaşta, hiç flört etmeden evlenmeleri ya da çok kısa süreli birliktelik yaşayıp evlenmeleri bence çok sakıncalı.

-: Aranızdaki 15 yıl yaş farkı ilişkinizde sorun yaratmıyor mu?
Gülay Kuriş: Hiçbir zorluk yaratmadı. Eşim hiperaktif bir adam. Mesela, şu anda bile ben yorulurum, o yorulmaz. Sabahlara kadar dolaşır, her sabah kahvaltımızı yapıp eve öyle dönerdik. Örneğin, gece dışarı çıkardık, adam gibi yemeğimizi yediğimizi hiç bilmem, sekiz yere uğrar, sabahı eder, kahvaltımızı yapar, eve gelirdik. Ben de duşumu alır, çekimime giderdim. Tabii bunlar daha çok gençlikte yapılacak şeyler. O nedenle asla yaş farkı gibi bir sorunumuz olmadı. Hatta tam tersine, ben bunu nasıl durduracağım diye düşünürdüm.

-: Moda programı hazırlama fikri nereden çıktı?
Gülay Kuriş: “İş işteyken, eş eşteyken bulunur” diye bir laf vardır. Ben bugüne kadar hiçbir işimi kendim aramadım, hep işler beni buldu. Bu spor ve gençlik programını yaptığım dönemlerde, anne olduktan sonra HBB’deki patronum tarafından bir teklif geldi. Bana, “Bir moda programına başlamak istiyoruz. Bunu da burada senden daha düzgün yapacak kimse yok. Mankenlik ve moda geçmişi olan kişi sensin, böyle bir program yapar mısın?” dedi. Bu 1994 yılıydı ve o dönemde Türkiye’de tek bir moda programı yoktu. Ben kendime göre bir moda programı içeriği hazırladım. O kadar doğru bir içerik hazırlamışım ki, şu anda seyrettiğim zaman CNN’deki Style programının içeriğiyle neredeyse aynı. Bu çok enteresan, ama aklın yolu bir, moda kapsamına neler gireceğini insan aşağı yukarı biliyor. Böylelikle moda programına başladık, ardından defileleri satın aldık, daha çok ilgilenmeye, daha çok dergileri karıştırmaya başladık. Neyi nasıl yaparız derken iş gelişti ve şu anda Türkiye’de en uzun yıllar moda programı yapan tek insan haline geldim.

-: Kamera önünde olmak heyecanlı bir duygu olsa gerek.
Gülay Kuriş: Çok heyecanlı bir şey. İlk etapta hiç bilmediğiniz bir karanlık kutuya konuşur gibi oluyorsunuz, insan heyecanlanıyor. Zaten bu kamera kimin karşısına çıkarsa çıksın, ilk zamanlar iki lafı bir araya getirmekte zorlanıyorsunuz, ama zaman içerisinde olay farklılaşıyor. Her işte olduğu gibi, bu iş de kilometre işi.

-: Sizce televizyonla yazılı medya arasında ne gibi farklar var?
Gülay Kuriş: Televizyon programcılığı daha zor hazırlanan ve daha kolay tüketilen bir olay. Bir kez yayınlıyorsunuz, o anda izliyorsunuz ve sonra arkanızda kalıyor. Yani ikincisi diye bir şey yok. Fakat yazılı basında yaptığınız bir olay, yıllarca önünüzde durabilir, saklayabilirsiniz ve daha somut verileri olan bir olay. Ancak her şeye rağmen benim için yazılı basın mı, görsel basın mı diye sorarsanız, ben görsel basını tercih ederim. Nankör bir iş olmasına rağmen.

-: Canlı program sunarken bir hata yaparım kaygısı yaşıyor musunuz?
Gülay Kuriş: Tabii ki, her zaman onu hissediyorsunuz. Örneğin, benim şu anda yaptığım program bant yayını. Ben bant yayınını bile canlıymış gibi çekiyorum. Yanlış da yapsam gözümü kırpıyor, dilimi dolandırıyor, onu düzeltiyor ve devam ediyorum. Böyle bir şey çok natürel oluyor. İşin hatasıyla, sevabıyla, her şeyi size ait. Zaten iki lafı bir araya getiremeyen kişilere de o canlı yayın ekranını teslim etmezler. Tabii ki bazen hangi kelimeleri koyacağınızı bilemiyorsunuz, dilinizin ucunda oluyor, ama bir türlü aklınıza gelmiyor. Fakat iş bir şekilde yürüyor.
-: Programlarınızı nasıl hazırlıyorsunuz?
Gülay Kuriş: Ben haftada sadece Pazartesi günü işe gidiyorum. O gün çekim günüm olduğundan, o güne bir konuk ayarlıyoruz. Konuğun geleceği saatten bir saat önce işe gidiyorum. Zaten saçım ve makyajımı dışarda yaptırmış olarak gittiğimden, şöyle bir konuları gözden geçiriyorum. Ben asla konuğuma önceden hazırlanmıyorum, bu sanatçı ya da modacı olabilir veya herhangi bir hastalıkla ilgili bir profesör olabilir. Belki bu yanlış bir şey, çünkü bazı sunucular programlarına ellerinde dökümanlarla çıkıyorlar. Bazen yolda giderken kafamda birtakım sorular tespit ediyorum. Benim için tek önemli olay, konuk kim olursa olsun, programda konuğumu çok dikkatli dinlemem. Örneğin, konuğumun Behçet hastalığını anlatacağını biliyorum. Behçet hastalığıyla ilgili önceden bir kaynak karıştırmam, ama programda o kadar dikkatli dinler ve dikkatli sorular sorarım ki, konuğum benim bu konuyu daha evvelden araştırdığımı zanneder. Ayrıca bir ekibim var ve program oturduğu için şirkete gitmiyorum. Ekibimle her gün sekiz kez telefonla konuşuruz. Şu anda Türkiye’de en ünlü kim varsa, mutlaka programıma çıkmıştır.

-: Çekimler tamamlandıktan sonra yayınlanmadan önce kontrol ediyor musunuz?
Gülay Kuriş: Ben artık montajlara girmiyorum. Önceden program oturana, ekiple birbirimize alışana kadar her türlü denetiminde vardım, ama artık girmiyorum.

-: Televizyon programcılığı hayatınızı ne şekilde etkiliyor?
Gülay Kuriş: Şöhret anlamında mı? Öncelikle programla ilgili kendini çok eleştiren bir insanım. Her Cumartesi evde olayım diye çok dikkat ediyorum ve nerede olursam olayım, bir televizyon bulup bakıyorum. Saçım ve makyajım nasıl çıkmış, ne saçmalamışım, neyi düzgün konuşmuşum; bunlara bakıyorum. Kendimle ilgili inanılmaz derecede acımasız bir eleştirmenim. Bunun dışında özel hayatımı kesinlikle hiç etkilemiyor, çünkü haftada bir gün işe gidiyor ve programı çekiyorum. Çocuklarım okuldayken programı çekip, onların dönme saatinde eve gidiyorum. Tabii bütün bunlar organizasyon olayıyla da çok ilgili. O anlamda ben çok iyi bir organizatörüm. Mesela; bir dönem üç işi birden yaptığım oluyordu. Bundan iki yıl önce bir halkla ilişkiler işi yaptım. Aynı zamanda hem moda editörlüğü yapıyor, hem de televizyon programı hazırlıyordum, ama evimi de aksatmıyordum. Bütün bunlar insanın tamamen ekibini, evini ve işini nasıl organize ettiğiyle ilgili bir olay. Bunun dışında, çok şöhretli bir insan olduğumu düşünmüyorum. Beni tanıyanlar tanıyor. Programdan sonra her Cumartesi akşamı çıktığımda, “Programınız ne kadar güzeldi, sohbetiniz çok hoştu” dedikleri zaman, keyif alıyorum. Her türlü eleştiriye açığım, ama insanlardan olumlu tepkiler geldiğinde de çok mutlu oluyorum. Bir de şöyle söyliyeyim; zaten benim bu programa verdiğim emek enerjimin yüzde 10’u değil. Bu programı sol serçe parmağımla yapıyorum, diğer dokuz parmağım boş. Yani daha çok işler yapabilirim, fakat ben sporuma ve çocuklarıma vakit ayırıyorum, üstelik gece hayatım da var.

-: Evet, yoğun bir gece hayatınız olduğunu biliyoruz. Böyle bir tempoda evinize, çocuklarınıza ve işinize nasıl konsantre olabiliyorsunuz?
Gülay Kuriş: Çok kişi bilmez; benim çocuklarım saat dokuzda yatarlar. Onlar yatmadan asla evden dışarı çıkmam, hatta çocuklarım benim gece çıktığımı bile bilmezler. Bizim onlarla bir anlaşmamız var, ben evdeki iki oğlanın ve eşimin karısıyım, yani üç kişinin karısıyım. Üçümüz her akşam aynı anda yatağa giriyoruz. Ben ortada yatarım, iki oğlanda yanlarımda yatarlar. Oğullarımın aralarında iki yaş var, biri yedi, diğeri beş yaşında. Onlarla yatağa girdiğim anda, on dakika içinde uyurlar. Eğer acelem varsa, onları ben yatağa götürürüm, benimle yatarlar. Eğer vaktimiz varsa, kendi yataklarında yatarlar, ama ben yine de onlar uyuyana kadar odalarında bulunurum. Uyuduktan sonra da saat dokuz – dokuz buçuk gibi çıkarım. Ben her yere geç giderim, eşim muhakkak benden önce varmıştır. Allah’tan hazırlanmamda mankenliğin verdiği bir pratiklik ve çabukluk söz konusu. Onun dışında, eve beşte – altıda geleyim, hiç fark etmez. Çocuklarımı her sabah yıkarım, giydiririm, kahvaltılarını ettiririm. Bir tanesini okula ben bırakıyorum, çünkü okulu çok yakın. Ötekini öper, servise bindiririm ve yatacaksam, ondan sonra yatarım, ama işim varsa yatmam. Bir de eşimin yemeklerini mutlaka ben yaparım, çünkü çok titizdir. Kimse eşime yemek yapamaz, yapıldığında da hemen anlar. Eğer evde yiyeceksek, evimizde her gece pilav pişer. Bu anlamda gece hayatı beni çok etkilemiyor.
-: Sosyete kavramını tanımlar mısınız?
Gülay Kuriş: Sosyete kavramı… Bir zamanlar öyle bir kavram varmış, şu anda her yere yakıştırılmaya başlandı. Öncelikle sosyete aristokrat bir kesime verilen bir isimmiş, fakat ülkemizde artık magazin basınında üç kez görünen kişi de “sosyete” diye anılıyor. Bir kere Türkiye’de gerçek sosyetenin çok az olduğunu düşünüyorum. Olanlar da zaten basında görülmüyor ve çok az kişi tarafından biliniyor. Zaten böyle yerlere onlar çıkmak istemiyor. Şu anda magazin basınında görülen ve sosyete diye adlandırılan kişilerin ise, paranın el değiştirmesinden kaynaklanan, aslında son derece görgüsüz, son derece -eğer kavram buysa- maganda kılıklı insanlar olduğunu düşünüyorum. Dergilere kapak olan ya da bir şekilde şampanyalar patlatarak gündeme gelen kişileri tanıyorum. Şu anda sosyete diye adlandırılan hiçbir kimsenin sosyete olmadığına inanıyorum. Anadolu’dan gelip, üç beş kuruş parayı bulanlar gece hayatında görülüp, sosyete diye anılmaya başlandı.

-: Sizce sanatçılarımız iyi giyiniyor mu?
Gülay Kuriş: Sanatçılarımızın çok kötü giyindiklerini düşünüyorum. Programıma çok sanatçı davet ediyorum, fakat onları ünlü olduklarından dolayı davet ediyorum. Hepsinin son derece kötü giyindiklerini düşünüyorum, giyinmeyi bilmiyorlar. Birkaç tane “ben modacıyım” diye çıkan insanlar bunlara ne önerirlerse, onları giyiyorlar. Kendi kendilerine tarzlarını yaratacak halleri bile yok. Kokanalar gibi son derece renkli, son derece aşırı giyindiklerini düşündüğüm kişiler var. Ama içlerinde iyi giyinenler de var. Örneğin; bir Candan Erçetin kendine göre bir tarz yaratmış bir kişi. Onu son derece şık, aynı zamanda özgün buluyorum. Bazen çok folklorik bir kıyafetle karşımıza çıkıyor, ama aynı zamanda son derece sofistike bir Fransız kadını olarak da. Ona her ikisini de yakıştırıyorum. Hande Ataizi’nin her ne kadar bu konuda çok fazla tecrübesi olmasa ve zaman zaman hata yapsa da, giydiği kıyafetlerin çoğuna göre düzgün olduğunu düşünüyorum. Ebru Gündeş’in ilk çıktığı zamandan bugüne kadar inanılmaz bir mesafe katettiğini düşünüyorum ve doğruyu bulduğunu inanıyorum. Ancak onu yönlendiren biri mi var, yoksa kendi mi böyle, onu bilemiyorum. Programıma çıkarmadım, birebir tanımadım ama gözlemlediklerim bunlar. Bunun yanısıra İnci Aksoy’u şık buluyorum.

-: Peki insanlarımız nasıl giyiniyor?
Gülay Kuriş: Sosyete dediğimiz bir kesim var. Bu kesim yaşlı kocalarla evlenip, bambaşka bir kesimden gelip bu kesime adapte olmaya çalışan, hiçbir üretici tarafları olmayan, sadece tüketime endeksli yaşayan ve hergün “Acaba hangi cafe’de yemek yesem, kimin dedikodusunu yapsam, Gucci’de acaba almadığım ne kaldı” diye düşünen insanlar. Bu kişilere tepeden tırnağa aynı markadan kıyafetler satabilirsiniz, ne verirseniz onu giyerler. Bu kadınların, pantolonu çıkarıp da altına başka bir pantolon giymek ya da bunun üzerine başka bir bluz giyerek kombine etmek gibi bir düşünceleri yok. Onu o şekilde almış, o şekilde giyer. Belki sokakta rastlayacağınız bir genç kız, Salı Pazarı’ndan almış bir tişört ve pantalonla onlardan çok daha zevkli ve şık görünebilir. Bu insanlar Gucci giyebilirler, belki de giydikleri ceket 2 milyar veya elbiseleri 1,5 milyar olabilir, fakat kıyafetler üzerlerinde ağlar. Demezsiniz ki bu insanlar bu kıyafetleri çok pahalıya aldı, hatta gözünüze bile çarpmayabilir. Yani bir markayı alıp, körü körüne giyinmek, iyi giyinmek anlamına gelmiyor. Kadınlarımızın her şeye çok çabuk adapte olup, çok çabuk uyguladıklarını görüyorum. Kalın kemer modası var, şakırtılı, parıltılı, boncuklu. Bu kemer acaba benim vücuduma uygun mu, acaba bu kemeri alırsam nasıl görünürüm; asla böyle düşünceleri yok. Modaysa, verir bir milyar lirayı alır ve takar da. Bu nedenle de, her ne kadar çok para harcıyorlarsa da, ülkemizde şık giyiniyoruz diye düşünen ve öyle lanse edilen çok az kişinin şık giyindiğini düşünüyorum.

-: Geçmişte mankenlik dışında modayla ilgili çalışmalarınız oldu mu?
Gülay Kuriş: Bir sefer Faruk Saraç’ın yanında altı – yedi ay bir halkla ilişkiler dönemim oldu. O zaman benim çevremden kaynaklanan, Faruk Bey tarafından gelmiş olan bir talep vardı. Bunu hayata geçirmeye denedik, ama ben bunun benim işim olmadığını düşünüyorum. Sonradan görmüş insanlarla uğraşmak benim için çok zor. Fakat maalesef para bunların elinde. Bizim ülkemizde sosyete diye geçinen kadınları mutlu etmek çok zor. Ben bu insanlarla uğraşamıyacağımı düşündüm, zaten benim sağım, solum da belli olmaz. Çok fazla kafa sallayabilirim, bir gün gelir o kafa sallanmaz, kötü olur. Ülkemizde modacılık maalesef kapris çekmek, insanların nabızlarına göre şerbet vermekle orantılı bir şey. Bana göre değil.

-: Sizce bir ailenin mutluluğu için gerekli üç şey nedir?
Gülay Kuriş: Bir kere aile çok özel, kutsal bir olaydır. O yüzden anne ve baba arasında çok büyük bir uyum gerekiyor. Bunun yanısıra kültür de çok önemli ve tabii ki kutsal bir sevgi!

Gülay Kuriş’in fikrine katılıyor ve sohbetimizi burada bitiriyoruz. Kuriş’le sohbet etmenin en keyifli yönü, sorularımızı çok doğal ve akıcı bir dille yanıtlamış olmasıydı. Tabii burada röportaj yapma konusundaki tecrübesi hissedilmiyor değil. Kendisine ve ailesine mutlu bir yaşam dilerken, sizlere de hoşçakal diyoruz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>