Necip Fazıl Kısakürek kimdir?

necip fazil kisakurek kimdir 231x300 Necip Fazıl Kısakürek kimdir?

Necip Fazıl Kısakürek kimdir?

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, herkesin yüreğinde bıraktığı şarkıyı söylemeye devam ediyor. Bütün karalamalara, köktenredcilere rağmen aksiyonu, şiiri, fikirleri ve en önemlisi hâlâ açık kitaplarının sayfaları ile…
“Neden bir üstadımız daha yetişmedi?” diye hayıflansak da, “kendi döneminin şarkısını söyleyenler gibi, o da şarkısını söyleyip gitti”, diyoruz; artık yeni şarkılara…
İnsanın varoluştaki yeri, iç dünyanın gizli duygu ve istekleri, madde ve ruh problematiği, manevi duyuş ve ürpermeyle oluşturduğu şiirleri kadar; dilde derinliğe yönelen nükte, kelime oyununa bağlı özgür ifade gücü, öfkeli, polemikçi, eleştiren bir zekanın fantezi yüklü söylemle oluşturduğu nesri de hala aşılabilmiş değil…
Başlıbaşına bir hazine değerinde olan bütün şiirlerini topladığı “Çile”si, “Mutlak hakikati yaymak için en üstün dokunaklı bir alet” dediği tiyatro alanında verdiği ondört eseri, Peygamberimizin (s.a.v) hayatını ele aldığı “Çöle İnen Nur” isimli biyografik kitabı ile yüzyılımızın son elli yılına damgasını vuran Necip Fazıl Kısakürek, bir simyacı hassasiyetiyle ördüğü kozasının en başına “Ağaç” dergisini yerleştirmişti.

17 sayılık çıkış
“Ağaç”, Necip Fazıl’ın, Ankara’da yayımlamaya başladığı ve İstanbul’da yayınına son verdiği 17 sayılık bir dergi… Mart 1936 yılında ilk sayısı çıkan Ağustos 1936’ya kadar (ilk 6 sayısı Ankara’da, 11 sayısı İstanbul’da çıktı) 17 sayı yayımlanan derginin çıkış süreci de önemli. 1925 yılında Paris’ten dönen Kısakürek, o dönemin entellektüel çevresi içindedir ama bir boşluk hissetmektedir. Ankara Palas, Karpiç ve en önemlisi İstanbul Pastanesi, Ankara’da oturan aydınların buluşma mekanıdır. Ahmet Kutsi Tecer, Nahit Sırrı, Sabahattin Ali, Necip Fazıl, Yaşar Nabi, Samet Ağaoğlu, Nurullah Ataç gibi isimler bu mekanın müdavimleri arasındadır ancak, en hareketli olan isim Necip Fazıl’dır…
Bir süre İstanbul’a giden ve yeniden Ankara’ya dönen, bu dönüşlerinden üçüncüsünde, Yakup Kadri’nin başında olduğu “Kadro” (bu dergi, önceleri devletçi, daha sonra sosyalist bir çizgiye dönüşmüştür) ve önemli dergilerden “Varlık”ın çevresinde toplanan “aydın muhiti”nin içinde bulunduğu durumu gören Necip Fazıl, cebindeki “Tohum” isimli tiyatro eseriyle bir denemeye girişmiştir. Sahnelenen, sanat çevrelerinden ilgi gören ancak seyirci tarafından beklenen takdiri alamadığını savunduğu “Tohum”da, Kurtuluş Savaşı’nda gösterilen askeri kahramanlığın ruhuna inilmeye çalışıyor.

Özgür ve özgün
14 Mart 1936’da ilk sayısı satışa sunulan ve sanat çevrelerinde sürpriz yapan “Ağaç”, her sayısında özgün ve özgür bir hava yansıtır.
Ağaç’ın ilk sayısında, Necip Fazıl Kısakürek imzası ile çıkan “Adımız” isimli başyazıda, “Adımızı Ağaç koyuyoruz. Düşünüyoruz ki, güzel ve sonsuz tabiatta, büyüklüğü, olgunluğu, erginliği, bir kelimeyle perfeksiyonu ondan daha iyi gösterecek bir örnek bulunamaz. Ağaç, madde ve ruh gibi, her şeyin bir dış ve bir iç yüzünü toprak üstünde ve toprak altındaki gür ve dolaşık varlığıyla çizgi ve biçime sokmuş bir semboldür” demektedir.
İlk yayın deneyimi olmasına rağmen, hayatının sonuna kadar sürdürdüğü titizliğin ilk örneği gibi anlaşılması gereken “Ağaç”ın, kullanılan kağıt, sayfa düzeni, yer alan yazılarla aranan bir dergi haline gelmesi şaşırtıcı değildir. Kapağı dışında, sadece bir forma, yani 16 sayfa olarak yayımlanan dergi, isimleri o güne kadar edebiyat ve sanat dünyasına kazınmış birçok imzanın da buluştuğu bir yer olmayı başarmıştır. Bunlar arasında Falih Rıfkı Atay’dan Z.Fahri Fındıkoğlu’na, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Cahit Sıtkı Tarancı’ya, Mustafa Şekip Tunç’tan Ahmet Muhip Dranas’a, Ziya Osman Saba’dan Suut Kemal Yetkin’e, Abdülhak Şinasi Hisar’dan Asaf Halet Çelebi’ye ve hatta Şevket Rado’ya kadar birçok imza dikkat çeker.

Plastik sanata ilgi
“Sanat-Fikir-Aksiyon” sloganı ile yayın hayatına giren “Ağaç”a alternatif olarak, Peyami Safa’nın çıkardığı derginin yazarlarından birçoğunun aynı isimler olması da dikkat çekici…
“Ağaç”, edebiyat ve fikir dergisi olmanın yanısıra özellikle plastik sanatlara karşı da ilgilidir. Ankara’da yayımlanan ilk altı sayının kapağındaki içindekiler bölümünün altında küçük bir ağaç figürü dikkati çekerken, İstanbul’da çıkan sayılarda Turgut Zaim, Arif Dino gibi ressamların çalışmaları yer alır ama daha çok Batılı sanatçılara yer verilir.
Şairlerin de buluştuğu en önemli dergidir “Ağaç”… Kendi şiirlerinden “Yolculuk”, “Ne İleri Ne Geri”, “Zaman”, “Bendedir”, “Ben” gibi şiirlerini de ilk olarak bu dergide yayımlayan Necip Fazıl, kuyumcu titizliğini Ahmet Kutsi Tecer, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerinde; Sabahattin Ali, Samet Ağaoğlu ve Sait Faik Abasıyanık’ın öykülerinde de gösterir.

Büyük Doğu’ya doğru
Necip Fazıl düşüncesi ve şiiri için ilk önemli durak Ağaç dergisi… Dönemindeki şiir dili ve üslubunun aksine, tamamen gelenekten beslenen ve yeni bir söyleyişi barındıran bu şiir dili ve düşünce sistemi, “perişan ruhumuzu düzene sokacak iman”ın peşindeki yolculuğun ilk çıkış noktası…
İlk sayıda sadece kendisi yazmıyor elbette. Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç, Abdülhak Şinasi Hisar, Burhan Toprak, Fikret Adil Kamertan, Sabahattin Ali’nin yazıları da güç veriyor çıkışa…
“Ağaç”, dönemin Ankara’sında yayımlanan Varlık, Kadro ve Yücel’e bir karşı duruştan daha fazla anlamlar içerir. “Büyük Doğu”nun ilk yıllarındaki çizginin de bu anlayışın bir devamı olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
“Ağaç”ın kapanması trajiktir. Her hafta büyük bir merakla beklenen ve bütün yazılarıyla, (özellikle Üstad’ın kaleme aldıklarıyla) hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşan dergi, Necip Fazıl’ın, ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü bonkörlüğü yüzünden kapandı. Teliflerin ödenememesi (Sabahattin Ali’nin bir öyküsünün telifi olarak büro/evdeki avizeyi söküp götürdüğü söylenir), yapılan masrafların çokluğu dergiyi bitiş noktasına getirmiştir. Üstad’ın “Ağaç” macerası sona ermiştir ama dur durak bilmeyen yazma hırsı ve anlatma isteği, İkinci Dünya Savaşı’nın puslu günlerinde “Bir mefkûrenin ismidir” dediği haftalık “Büyük Doğu” ortaya çıkıncaya kadar çeşitli yayın organlarında devam etmiştir.

Derginin yazarları
Ağaç’ın yazar kadrosuna baktığımızda ilginç isimlere rastlıyoruz. Marksist düşünceden, muhafazakar yelpazeye kadar hemen hemen döneminin ünlü isimlerini aynı dergi sayfalarında buluşturmayı başaran Üstad’ın, bu etki ve devamlılığı “Büyük Doğu”nun ilk sayılarında da başardığını görüyoruz. “Ağaç”ın yazar kadrosuna bir göz atalım isterseniz: Necip Fazıl Kısakürek, Sait Faik Abasıyanık, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Ali, İsmail Galip Arcan, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Nurullah Cemal Berk, Yahya Kemal Beyatlı, Asaf Halet Çelebi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Rahmi Eyüboğlu, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Zahir Sıtkı Güvemli, Abdülhak Şinasi Hisar, Zühdü Müridoğlu, Şevket Rado, Ziya Osman Saba, Cevdet Kudret Solok, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Kutsi Tecer, Burhan Toprak, Feridun Fazıl Tülbentçi, Suut Kemal Yetkin vb…
Sadece yerli yazarlar değil, Batı dünyasının önemli fikir ve edebiyat adamlarından yapılan alıntılar da derginin dikkat çekici çalışmaları arasında yer bulmuştur. Bu isimlere örnek olarak Dickens, Bergson, Georgen Cattaui, Andre Babellon, Hoelderlin, François Mauriac, Marcel Proust, Henri de Regnier, Rimbaud, Verlaine gibi isimleri sayabiliriz.

Çileli hayat
26 Mayıs 1904 tarihinde İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğretimini Mahalle Mektebi, Gedikpaşa’daki Fransız Mektebi, Amerikan Koleji, Büyükdere’deki Emin Efendi Mahalle Mektebi, Büyük Reşit Paşa Nümûne Mektebi, Vaniköy’deki Rehber-i Ittihat Mektebi gibi değişik okullarda gördü. Mekteb-i Fünun-i Bahriye’den mezun olan (1922) Necip Fazıl Darülfünûn’un felsefe bölümüne girdi ve mezuniyetinden sonra ( 1925) Maarif Vekaleti bursuyla Fransa’ya giderek Sorbon Üniversitesi’nde bir yıl felsefe okudu, devam etmeyip yurda döndü. 1926-1939 yılları arasında Ankara, İstanbul, Anadolu’da Hollanda, Osmanlı ve İş Bankası’nda memur, müfettiş ve muhasebeci olarak çalıştı. Bir Fransız okulunda, Ankara Devlet Konservatuarı’nda, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Robert Kolej’de ve Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde öğretmenlik yaptı (1939-1943). Son Posta, Yeni İstiklal vb. gazetelerde fıkralar yazdı, 1936’da (17 sayılık) Ağaç dergisini çıkardı. 1941’den itibaren hayatını yazılarıyla kazanmaya çalıştı. 1943 yılında çıkardığı Büyük Doğu dergisini kesintilerle 1978’e kadar yayımladı. Yazıları nedeniyle muhtelif koğusturmalara ve mahkumiyetlere uğrayan Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983 tarihinde İstanbul’da vefat etti.
Eserleri: Hikayelerim, Cinnet Mustatili, Bir Adam Yaratmak, Çile, Kafa Kağıdı, O ve Ben, Yunus Emre, At’a Senfoni, Para, Sahte Kahramanlar, Hazret-i Ali, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, İhtilal, Moskof, Tohum, Aynadaki Yalan, Reis Bey, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, Babıali, Sosyalizm- Komünizm ve İnsanlık, Hitabeler, Peygamberler Halkası, İbrahim Ethem, Hesaplaşma, Esselam, Dünya Bir İnkılap Bekliyor, Hac, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Türkiye’nin Manzarası, Çerçeve-I, Nur Harmanı, İman ve İslam Atlası, Müdafaalarım, Veliler Ordusundan 333, Benim Gözümde Menderes, İdeolocya Örgüsü, Mümin-Kafir, Senaryo Romanlarım, Çöle İnen Nur, Son Devrin Din Mazlumları, Öfke ve Hiciv, Sabır Taşı, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Başbuğ Velilerden 33, Çerçeve-II, Konuşmalar, Rabıta-i Şerife, Doğru Yolun Sapık Kolları, Başmakalelerim-I, Tasavvuf Bahçeleri, Çerçeve-III, Namık Kemal, Hücum Ve Polemik, Rapor 1/3, Rapor 4/6, Rapor 7/9, Rapor 10/13, Yeniçeri, Reşahat, Başmakalelerim-II, Mektubat, Başmakalelerim-III, Çerçeve-IV, Gönül Nimetleri.

‘Efendim, irşad edicim’
Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in; Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum
Gökyüzünde habersiz, uçurtma uçurmuşum
dediği yıl, 1934’tür. Bu tarih, “Efendim, irşad edicim, can kurtarıcım” diye vasıflandırdığı Abdülhakim Arvasi’yi tanıdığı senedir. Bu tanışmayı, bağlanışı, o büyük Zat’ın tesirlerini, büyüklüğünü kendine has cezbedici üslubuyla “O ve Ben”, “Babıali” ve “Son Devrin Din Mazlumları” isimli eserlerinde anlatır.
Yıl 1934’tür. Beylerbeyi’ne giden vapurda Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin talebelerinden birine rastlar ve ondan, Efendi Hazretleri’nin Ağa Camii’nde Cuma günleri sohbeti olduğunu öğrenir. Ressam arkadaşı Abidin Dino ile birlikte, bir cuma günü adı geçen camiye gider. Namazdan sonra Efendi hazretlerinin yanına gidip elini öpmek ister. O’nun yüzüne uzun uzun bakan Abdülhakim Arvasi, “Eyüpsultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun!” der ve muhabbet ondan sonra daha da derinleşir.
“Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap filan oldu mu?
“Bahriye mektebinde okuduklarım…”
“Bu iş kitapla filan olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti bıçakla aranıp bulunabilir mi?”
“Tanrı Kulundan Dinlediklerim” eserinde “Onu Nasıl Tanıdım?” bölümünde şöyle der Üstad:
“Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş.. Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllacından… İşte böyle; bir zamanlar beynim mutlak hakikat acılarına yataklık etti. Ağrıyan akıl dişimdi”
“Gökte saman yolu”, “dipsizlik gölünde inciler” O’nundur artık. Hatta 1941 yılında Abdülhakim Arvasi’nin huzurunda evlenir… Sonra Sultan Abdülhamid’i tanır, O’nun vasıtasıyla…
Mürşidi 1943’te (27 Kasım), kendisi tam kırk yıl sonra, 1983’te Hakk’a yürüdü. Birisi Ankara Bağlum’da, diğeri Eyüpsultan’da defnedildi.
“Mürşid”de şöyle der:
Bana yakan gözlerle, bir kerecik baktınız
Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız!

Necip Fazıl Kısakürek kimdir?” üzerine 2 düşünce

  1. O’nu, 25 Mayıs 1983’te kaybetmiştik.
    Üstad’ın Türk fikir ve sanat hayatından çekilmesi ile neler kaybettik; muhasebesi bile zor.
    Düşünüyorum da; eskiden büyük bir alim vefat ettiğinde, onunla birlikte o ilmin yarısının da gittiği söylenirdi. Meğerse Üstad, sahip olduğu bütün değerlerle beraber gitmiş.
    O’nsuz meydan yeri, boş ve manasız!
    O, İnönü’nün ceberut devrinde; Matbuata gönderilen, ‘Allah’tan ve ahlaktan bahsedilemez!’ yasağına; ‘Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez!’ diyerek karşı çıkmış ve yayınladığı Büyük Doğu mecmuasının kapağına, kocaman bir kulak yapıp, altına; ‘Başımıza kulak itiyoruz!’ yazarak, imanını haykırmıştı.
    Hem de tek başına!
    Evet; o vakitler meydan yerinde, yalnızca devrimbaz kodamanlar ve onların yalakalarından başkaca kimseler yoktu. Hele bugün, meydan yerini kimseye bırakmak istemeyen; sürekli konuşan ve onlar konuştukça darbelere maruz kalınan şu; ‘cı-cu’ takımlarının hepsi, Sedd’in ardına saklanmıştı adeta!
    Necip Fazıl’ın hayatı küfür selinin içinde geçti. 33 yaşına kadar, o selde sürüklendi; girdaplara girip çıktı.
    Keskin zekası, üstün idraki ile sanatının zirvesine çıktı. Öyle ki, muarızları bile; ‘Bir mısraı, bir millete şeref verecek düzeyde!..’ demek zorunda kalmışlardı.
    O, yazdıklarıyla ve kendisini göklere çıkaran bütün bunlarla yetinmiyor; Fuzuli’nin belirttiği gibi: ‘Başını taştan taşa vurarak gezen avare su’ misali, kavuşacağı hakikat pınarını arıyordu.
    Yaşadığı bohem hayatı, yazdığı şiirler, kendisine düzülen methiyeler ve el üstünde tutulmaları, kendisini tatmin etmiyor; zonklayan beynindeki ağrıyı dindirmiyordu. Uykusu azap, uyanıklığı işkence idi.
    Her deha gibi, o da ötelere talipti. Acaba, ötelerden nasibi var mıydı?
    Günlerden bir gün; Eyüp Sultan sırtlarında bulunan Kaşgari Dergahı’nda mütevazı bir hayat yaşayan ve kendi tabiri ile ‘Zayi olan!’ gönüller sultanı Seyyid Abdülhakim Efendi Hazretleri ile karşılaşır.
    1918 senesinde zamanın padişahı tarafından, Sultan Selim Medresesi’nin (üniversite) Mütehassısin (doktora) kısmına,Tasavvuf ve İrşad müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak tayin edilen bu mübarek zat, medreselerin kapatılmasıyla birlikte kenarda kalmış, zayi olup unutulmuştu!
    Seyyid Abdülhakim Efendi, haftanın belirli günleri, İstanbul’un çeşitli camilerinde vaazlar veriyor ve o mütevazı evinde, ziyaretine gelen, daha ziyade üniversiteli gençlerle sohbetler ediyordu.
    O mübarek zat, Necip Fazıl’daki cevheri gördü ve ona, yakan ve yakaran gözlerle nazar etti! Kimyası değişti Necip Fazıl’ın. Ruhundaki yangın sönmüş, beynindeki zonklama dinmişti.
    O, artık ezel kadar eski, ebed kadar yeni davanın yılmaz savunucusu idi.
    Küfür selinin önünde, tek başına durup; kollarını açarak: ‘Durun kalabalıklar!’ diye haykırıyor ve kendi tabiriyle, ‘kubur farelerine’ kaçacak delik aratıyordu!
    O’nsuz, bugün meydan yeri bomboştur ve sırtlanlara gün doğmuştur!
    Ne edep kalmıştır, ne edebiyat, ne ifade sanatımız ne güzel Türkçemiz, ne fikir haysiyeti ne polemiğimiz, ne şiir ne sanatımız!…
    Her şeyden önemlisi cesaretimiz gitti!
    O, kalabalıkları itmiş ve: ‘Ben bir genç arıyorum, gençlikte köprü başı!’ diye boşuna söylememişti!
    Yığınla kalabalık var ama, köprü başını tutacak bir gençten haber yok; heyhat! Aramızdaki farka bakınız ki, o, tek başına yalın kılınç düşmanın üzerine gider ve:
    ‘Ey düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın
    Gündüz, geceye muhtaç; bana da sen lazımsın!’ derken, bizler kaçmayı ve bana dokunmayan yılan bin yaşasın kepazeliğine sığınmayı maharet sayıyoruz!
    Necip Fazıl, bu günleri görerek ikazını yapmıştı:
    ‘Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
    Hedefe varmayan mızrak utansın!
    Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
    Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
    Eski çınar şimdi Noel ağacı;
    Dallarda iğreti yaprak utansın!
    Üstada kalırsa bu öksüz yapı,
    Onu sürdürmeyen çırak utansın!’
    Utanacak yüz kaldıysa tabii!..

  2. Hiç unutmuyorum: Bundan 30 yıl kadar önce, Necip Fazıl Kısakürek bir konferans vermek üzere Malatya’ya gelmişti. Biz de üstadı dinlemek üzere, Sivas’tan üç arkadaş yola çıkmıştık. Necip Fazıl Malatyalıların hınca hınç doldurduğu bir salonda, her zamanki gibi yine mükemmel konuşmuştu. Malatya’da, fikir dünyamızın değerli isimlerinden biri olan Said Çekmeğil, o kenferanstan sonra, üstâdı evinin bahçesinde ağırlamış, bizim Sivas ekibini de davetliler arasına katmıştı. Bir küçük kayısı bahçesine girdiğimizde, Necip Fazıl’ı bir minder üzerinde oturuyorken gördüm. Said Çekmeğil, Necip Fazıl’a:
    “- Efendim! dedi. Bu arkadaşlar sizi dinlemek için Sivas’tan geldiler.” Bana, Necip Fazıl’ın dizi dibinde bir yer gösterildi. Üstad, göğsüne düşmüş başını kaldırarak yüzüme baktı ve asık, asabî bir yüzle konuştu:
    “- Sivas’a kırgınım ben! Sivas’a kırgınım ben!” dedi.
    Siz de olsanız merak edip sormaz mısınız?
    “- Beni Adilcevaz ilçesi bile dâvet ediyor; gidip konuşuyorum! Fakat Anadolumuzun bu en kadim Sivas şehrinden hiçbir ses yok! Ne biçim iştir bu? Sivas neden böyle?”
    - Efendim dedim. Sivas bir göl şehirdir de sizi ondan davet etmemiştir?
    “- Ne demek göl şehir?”
    - Yani bir göl nasıl durgunsa, sessizse, hareketsizse Sivas da işte öyle durgun, sessiz, hareketsiz bir şehir efendim! Dikkat ederseniz Sivas kelimesinin söylenişi bile, bize sessiz olmayı emrediyor gibi. Sivas, “sussss!” der gibi bir kelime. Ama efendim şimdi biz, bu göl şehrin tam ortasına bir çakıl taşı fırlattık. Ortada küçücük daireler meydana geldi. Bu daireler, kıyıya doğru, usul usul büyüyerek devam ediyorlar. İnşallah sizi de davet edeceğiz. Gelip lütfedeceksiniz. Burdaki gibi konuşacaksınız. O zaman merkezdeki dalgalar daha da büyüyerek kuvvetlenecek, kıyıya doğru yaklaşacaklar. Sivas’ta bir hareketlenme olacak!
    Necip Fazıl, çok yakınında oturduğum için, sağ eliyle diz kapağımı avuçlayıp sıktı:
    “- Siz dedi bizim sanatkâr bir arkadaşımızsınız!”
    - Efendim dedim eğer sanatkâr bir tarafım varsa, bunu tamamen size borçluyum. Çünkü ben, on yaşımdan beri sizi okuyorum!”
    O gün, o kayısı bahçesinde konuşulanlar, ayrı bir yazı konusudur. Anlatmak istediğim şu: Bundan 30 yıl kadar önce, biz de Necip Fazıl Kısakürek’i Sivas’a davet etmek, Sivas’ta yeni bir fikir ve sanat hareketi başlatmak istemiştik. Fakat ne kadar yazık! Bunu bir türlü yapamamıştık. Bizden sonraki arkadaşlar da Necip Fazıl’ı, Sivas’a davet edememişlerdi. Tarihiyle, edebiyatıyla, halk oyunlarıyla, türküleriyle, el sanatlarıyla, destanları ve efsaneleriyle yurdumuzun en zengin şehirlerinden biri olan Sivas, yine öyle sessiz-sakin durmuştu.
    Geçen Çarşamba Sivas’a gittim. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, Sivas benim ruh köküm. Sivas, benim için bir “sultan şehir!” Sivas üzerine en çok şiir yazan iki kişiden biri benim. Anadolu üzerine yazdığım bütün şiirler, esasında, tamamen Sivas’ı anlatıyor. Gördüm ki Sivas, artık eski Sivas değil. Evvela Sivas Valisi Lütfullah Bilgin, şehre yeni bir canlılık kazandırmış. Yani o eski göl şehrin ortasında güzel bir dalgalanma meydana getirmiş. Çeşitli fikir-sanat, edebiyat hareketleriyle Sivas’ı tarihine yakışır bir güzelliğe kavuşturmak için gecesini gündüzüne katmış. Sivas’ın bu yeni “Vali Paşası” kelimenin gerçek manasında akıllı, bilgili, gayretli, faziletli bir devlet adamı. Yeni Sivas Valisi, içimi ışıklarla doldurdu. Sivas’ı maddi ve manevi yapısıyla güzelleştirmeye çalışan bir halk öncüsü.
    Belediye Başkanı Osman Seçilmiş de öyle! Benim çocukluk yıllarımın Sivas’ı, toza, toprağa, çamura, kerpice mahkûm olmuş boz renkli kocaman bir kasaba manzarasındaydı. Şimdi şehrin bütün yolları, en uzak mahallelere kadar asfaltla kaplı. Ve Sivas, yavaş yavaş yeşile yakınlık duyan, ağaçla, ormanla barışmaya başlayan bir şehir. Cumhuriyet Üniversitesi’nin arka tarafı, (Kardaşlar Dağı) artık genç ormanlara kavuşmanın güzelliğiyle mağrur. Sevgili dostum Ahmet Göze’yle birlikte, o dağ başlarından, gelişen, yeşilleşen Sivas’a bakmak bana anlatılmaz bir huzur verdi. Belediye Başkanlığı iki eski Sivas evini yıkılmaktan kurtararak halkın ziyaretine açmış. Birisi: Ali Baba Mahallesi’ndeki Susamışlar Konağı. Ben o konağın eski halini de bildiğim için çok şaşırdım ve heyecanlandım. Belediyenin şehre kazandırdığı ikinci Sivas konağı ise Abdi Ağa Konağı. Bu güzelim konak, eski mezbele halinden kurtularak mükemmel bir güzellikle doğrulmuş. Geniş, ferah, aydınlık Abdi Ağa Konağı’na girdiğimde benim bir şiirimin duvara asılı olduğunu gördüm: Sivas’ta Eski Türk Evleri:
    ……
    Beni, bir eski Sivas evine bir gün eğer
    Götürseniz, çocuklaşır, şaşarım.
    Eşiklerini bile öperim birer birer
    Sanki bin yıl yaşarım.
    Sivas’ta, eşikleri bile öpülecek daha nice evlerimiz var. Sivas Belediyesi kültür hizmetlerine de başlamış. Sivas Tarihi ve Anıtları-Sıla Gözleri-Sivaslı Kemaleddin İbn-i Hümam Hayatı ve Eserleri-Sivas Ekonomisi-Sivas Halay Ezgileri… Belediye Başkanımız Osman Seçilmiş’in bana lütfettiği eserler arasında.
    Benim aziz dostlarım Kutlu Özen’in: Sivas Efsaneleri, Şair Ahmet Mahir Pekşen’in: Bir Yudum Kepenek Suyu, Burhan Paçacıoğlu’nun: Sivas Basınında Harf İnkılabı, Türk Dili ve Kompozisyon’u Letâif-i Hoca Nasreddin, Fikri Karaman’ın: Sivas Doğanşar İlçesi ve Köyleri Belgeseli, Ahmet Ulukaya’nın: Düşünceler ve Sözler’i, İnsan Manzaraları, Sivas Valiliği’nin: Hatıralar (Sivas Valisi Reşit Paşa’nın Hatıraları) ile Âşık Veysel eserleri gönül dünyama binlerce yıldız güzelliğiyle düştüler. Sivas’tan İstanbul’a huzurla döndüm.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>