Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta kimdir?

prof dr ahmet rasim kucukusta kimdir Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta kimdir?

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta kimdir?

“Doktorluk özveri istiyor!”

Burada, ‘Haftanın Uzman Köşesi’nde, sizlere her hafta başka bir uzman tanıtmayı amaçlıyoruz. Bunun nedeni, kendini yıllarca ‘bizlerin’ sağlığına adamış, bu alanda beyin yormuş doktorlarımızın penceresine biraz daha yaklaşmak ve onları farklı yönleriyle tanımak. İşte buradan yola çıkıyoruz ve diyoruz ki, bu hafta köşemize ‘Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’ konuk olsun! Ve bize kısa bir anı öyküsünü, kendi ‘özel’ yaşamını ve en önemlisi de, göğüs hastalıklarınının dünya listesinin neresinde yer aldığını anlatsın. Dinliyoruz…

-: Bizler sizi yıllardan beri yakından tanıyoruz. Ancak portalımızı her gün ziyaret eden binlerce insan da sizi tanımak istiyor.   Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Ben 1955 yılında Kayseri’de doğdum. İlkokulu 4. sınıfın sonuna kadar orada okuduktan sonra İstanbul’a taşındık. Babam serbest diş hekimi olarak çalışıyordu. İlkokuldan sonra, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdim. Ardından da Cerrahpaşa’ya girdim. Cerrahpaşa’ya girişim biraz tesadüf oldu. Bizim girdiğimiz dönemde ‘puan düşmesi’ diye birşey vardı. Fakülteler puan ekliyorlardı. Benim puanımda Cerrahpaşa’ya uydu. Yoksa ben o yıllarda Ortadoğu’ya başlamıştım, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne. Benim girdiğim yıl Üniversite sınav soruları, tıpkı geçen yıl gibi, çalınmıştı. Sonra da iptal edildi. Ardından Eylül, Ekim gibi tekrar sınav yapıldı. Ben o sırada Ortadoğu’yu kazanmış olduğum için, açıkta kalmamak için devam ediyordum. İkinci sınavda puanım Cerrahpaşa’ya tutunca ve o dönemlerde anarşi, terör fazla olunca, -in yanında kalarak okulumu devam ettirmeye karar verdim.

-: ODTÜ’yü bıraktığınız için pişman mısınız? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Yo, doktor olduğumdan çok memnunum. Bunda herhangi bir pişmanlığım yok. Gerçi doktorluk çok zor bir meslek, özveri istiyor. Özellikle Türkiye şartlarında daha çok özveri gerekiyor. Dış ülkelerde hekimlerin birçoğunun -gelişmiş ülkelerde diyelim-, maddi sorunları yok. Doktorlar kendilerini tamamen mesleğine verebiliyor orada. Fakat Türkiye şartlarında bu böyle değil. Birçok hekim, asistanlık, hatta öğrencilik yıllarından başlayarak, bazı ek işler yapıyor. Örneğin, kimileri polikliniklerde çalışıyor, gece nöbetleride, hastane nöbetlerinde kalıyor. Kimi yan işler yapıyor. Veya bazıları da tamamen farklı işler yapıyorlar, tıpla alakası olmayan. Ben de böyle işler yaptım. Daha ziyade polikliniklerde nöbet tuttum, pazar günleri ekstra işler yaptım.

-: Hayatınız sadece tıptan ibaret değildir herhalde. Farklı ilgi alanlarınız da vardır sizin. Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Tabii ki tıp dışında başka alanlarla da ilgileniyorum. Bunlardan bir tanesi, müzik. Ud çalıyorum. Bu çocukluğumdan beri, aileden gelen bir şey. Ailede dedem ud çalardı, babam keman çalardı. Evlerimizde eskiden fasıllar yapılırdı. Şimdi artık böyle şeyler kalmadı. İnsanlar artık evlerinde pek biraraya gelmiyorlar. Aileler arası gidiş gelişler bitti gibi.

-: Doğru, insan ilişkileri de çağa ayak uyduruyor –üzücü de olsa… Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Eskiden biz, komşularımıza akşam oturmaya giderdik. Televizyon yoktu. Şimdi çoğu insan, aynı apartmanda oturan karşı komşusunu bile tanımıyor, görmüyor.  Hayat şartları bu bakımdan çok değişti. Ama o zamanlar böyle toplantılar olurdu, gidilirdi, yenilirdi, içilirdi, konuşulurdu. Müzik yapardık, şarkı söylerdik. Ben de mesleğimin yanısıra bu alandaki ilgimi devam ettiriyorum. Herhangi bir yere gitmeye vaktim olmadığı için, arkadaşlarımızla birlikte toplanıyoruz. Örneğin, doktor ve başka mesleklerden arkadaşlarla haftada bir, onbeş günde bir, duruma göre toplanıyoruz. Evlerimizde musiki toplantıları yapıyoruz. Bu konuyla profesyonel uğraşan arkadaşlarımız var. Onlar da geliyor toplantılarımıza.

-: Terapi gibi geliyordur müzikle uğraşmak, değil mi? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Tabii! Türk musikisinin özel bir yeri var benim için. Müzik zaten güzel ama Türk müziği çok daha güzel. İnsanın ruhuna işleyen, tedavi edici elemanları olan bir müzik şekli. Görüyorsunuz, burada notalar var, dolapta udlar duruyor. Evde her yerde, elinizin altında bir tane var. Bunu alıp, şöyle bir 5 – 10 dakika çalmak bile benim için bir deşarj yolu oluyor.

-: Öğrencilerinize de ud çaldığınız oluyor mu? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Tabii, arada çalarım. Ders aralarında şöyle bir müzik yaparız, dersin havası değişir. Derse olan dikkatleri artar. Monoton bir ders ders anlatmak öğrenciyi de sıkıyor. Müzik girdiği zaman araya, öğrenciler daha bir heyecan duyuyorlar.

-: Nasıl bir hocasınız diyeceğim, ama… öğrencilerinize sormam mümkün değil! Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Evet! İnsanın kendini anlatması zor. Ben klasik değil, öğrencisiyle daha yakın ilişkileri olan bir hoca olmayı istiyorum, öyle yapmaya çalışıyorum. Eskiden hoca denilince daha uzaklarda, yükseklerde, erişilmesi zor bir şey anlaşılırdı. Halbuki, öyle bir şey yok. Hoca öğrencinin annesi, babası, arkadaşı, abisi, ablası, kardeşi gibi olmalı. Öğrenci dediğimiz kişiler, iki yıl sonra doktor oluyorlar, meslekdaşımız oluyorlar. Onları öğrenci diye küçük görmemek lazım. Tıbbi olsun, özel olsun; sorunları olduğu zaman, gelip bana sorarlar. Onlara yardımcı olmaya çalışırım. Öğrencilerimle iyi ilişkim vardır.

-: Şimdi de Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’nın biraz özeline girelim, ne dersiniz? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Evliyim, iki tane çocuğum var. Birisi bu yıl ünviversiteye başladı. Baba mesleğini seçmedi, işletme – ekonomi eğitimi alıyor.

-: Neden? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Çünkü babasının halini gördü. Benim evde özel bir odam var, her taraf  kitaplarla dolu. Her akşam gidip orada birkaç saat geçiririm. Çocuk geliyor, görüyor ; babası 45 – 46 yaşına gelmiş, hala ders çalışıyor. Herhalde bu nedenle kendine değişik bir meslek seçti. Çünkü tıp öyle bir şey ki, özellikle İnternet’de çıktıktan sonra, devamlı takip istiyor. Okul bittikten sonra, eğitim bittikten sonra her şey bitmiyor, aksine yeni başlıyor. Bir de üniversitede öğretim üyesiyseniz; yapılan çalışmaları, kongreleri, gelişmeleri hep yakından takip etmeniz gerekiyor. Tıp da sürekli değişiyor. Yani bir nevi gazete gibi. -: Aileniz onlara vakit ayıramadığınız için şikayet ediyordur herhalde. Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Evet şikayetçiler. Benim bir de ilkokul dörde giden kızım var. Eşim bana sürekli, “Keşke hastan olsaydım, bana belki daha çok ilgi gösterirdin” der. Haklı da, çünkü hakikaten onlara gerekli ilgiyi gösteremiyorum. Ama yapabileceğim bir şey de yok.

-: Biraz da Türk insanının sağlığa yaklaşımını konuşalım!  Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Türk insanı sağlığa meraklı. Şöyle söyleyebiliriz; Türk insanı üç şeyi iyi biliyor. Birincisi, futbol, diğeri politika, bir diğeri de sağlık. Hele bir de televizyonlarda, gazetelerde sağlık programları çıktıktan sonra, görüyorum ki, sağlıkla çok daha yakından ilgileniliyor. Tabii son yıllarda bu internet de işin içine girmiş oldu. İnsanlar bu şekilde sağlıkla ilgili haberleri yakından takip edebiliyor. Hatta Türkiye’deki haber bültenlerinde sağlık haberleri mutlaka her gün yer alıyor. Gerçi bunların çoğu hanımların istenmeyen veya erkeklerin istenip de olmayan tüyleriyle ilgili.

Malesef insanlarımız sağlık konusunda yeterli bilgiye sahip değil. Bizim eğitim sistemimizde insanlara, anlayacakları şeyler anlatılmıyor. Kertenkelelerin biyolojik yaşamları, kelebeklerin kanatları, çiçeklerin taç yaprakları biliniyor. Ama insanın karaciğeri nerede, safra kesesi ne işe yarar, böbrekler kaç tanedir, akciğer nerededir, ne işe yarar… Bu konular fazla bilinmiyor. Bu nedenle de böyle haberler, sağlık haberleri yakından takip ediliyor.

-: Sizce Türkiye insanının sağlık durumu nasıl? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Türkiye’ye genel olarak baktığımız zaman; sağlık konusunda insanların büyük sıkıntıları olduğunu görüyoruz. Bizim uzmanlık alanımız, göğüs hastalıkları. Tüm dünyada , akciğer hastalıkları en çok görülen hastalıkların başında geliyor. Birçok akciğer hastalığı, çoğu ülkenin en önemli sağlık sorunlarını teşkil ediyor. Bunların başında, tüberküloz geliyor. Halk arasında verem ya da zafiyet diye bilinen bu hastalık bulaşıcı. Tüberküloz büyük bir sorun ve tedavisi de ciddiye bir program istiyor. Tedavi edildikten sonra tamamen düzelen bir hastalık. Fakat yarım kalıp, eksik yapılırsa; hastalığın tekrar başlaması, kronikleşmesi, mikropların direnç kazanması çok kolay. Türkiye’de durum malesef böyle. Birçok hasta tedavisini tam olmadığı için, tüberküloz mikropları direnç kazandı. Direnç kazanan mikroplar da çok pahalı antibiyotiklerle tedavi edilebiliyor. Bunlar, normal tedaviye göre 100 – 150 misli daha pahalı ve ilaçların yan etkileri de daha fazla. Bunun yanında, zattürre dediğimiz mikrobik bir hastalık var. Bunlar Türkiye’de, özellikle küçük yaş ölümlerinin en önde gelen nedenlerinden biri. Bir diğer önemli hastalık da akciğer kanseri. Bizim en çok gördüğümüz hastalıklardan biri bu. Akciğer kanseri, bütün dünyada kanserler arasında birinci sırada yer alıyor. Özellikle erkekler arasında, dünyada birinci sırada. Akciğer kanserinin nedeni sigara. Türkiye’de sigara tiryakiliği, küçük yaşlarda başlıyor.

-: Sizce insanlarımızın internete ilgisi nasıl? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: İnsanlarımız interneti sıkı takip ediyor. Örneğin; biz bir hastamıza ilaç veriyoruz. Hasta hemen internetten giriyor, bakıyor, bu ilaç şöyleymiş, şöyle yan etkisi var diye, bizim bile duymadığımız şeyler söylüyor. Gerçekten bazı hastalardan öğrendiğimiz şeyler oluyor.

-: Ailenizin doktor sorunu olmuyordur, herhalde. Siz varsınız ya! Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Şöyle söyleyeyim, terzi söküğünü dikemez. Bence en şanssız hasta sınıfı, doktor ailesidir. Çünkü doktorlar, bütün gün hastanede, kliniklerde insanların derdini dinlemekten bıkmıştır. Eve gelince, benim başım ağrıyor, kolum ağrıyor, şu şikayetim var gibi bir sözü duymak istemiyor. Genellikle doktorlar, eşlerinin, çocuklarının şikayeti üzerinde pek durmazlar. Zaten şöyle bir şey var: İnsanın kendi yakınını; eşini, çocuğunu, anne – babasını muayene etmesi doğru değil. Çünkü duygusal davranıyor. Ben yapmam. Bir şikayetleri olduğu zaman bir doktor arkadaşıma veya tanıdığım bir doktora yönlendiririm.

-: Siz hastalandığında da mı durum aynı? Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: Doktorların hasta olması, hele ciddi bir hastalıksa, çok kötü. Çünkü biz, şu hastalık şöyle seyreder, şu gibi kötülükleri vardır diye biliriz. Doktorların aklına hemen en kötü, en berbat ihtimaller gelir. Tabii bu da insanları sıkıntıya sokar. Binde bir görülen şeyler hep doktorların, ailelesinin başına gelir. Her zaman alışık olduğunuz şeyi yaptığınız zaman bir sorun olmaz, ama her türlü dikkati, özeni gösterdiğiniz olayda mutlaka bir aksaklık çıkar…

Bu sohbetin de sonuna geldik. Haftaya yine görüşmek üzere. Hoşçakalın…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>