Prof.Dr. Filiz Karaosmanoğlu kimdir?

“Çevremizde güzel insanları tutmamız lazım”

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu, çevre dostu, petrol kökenli olmayan otomobil yakıtı çalışmaları yapıyor. En büyük arzusu ise, bir gün bütün otomobillerin çevreye zarar vermeyecek yakıtlar kullanmaları. Filiz Karaosmanoğlu’nun hikayesini birlikte dinlemeye ne dersiniz?…

Filiz Karaosmanoğlu sohbete bizim ricamız üzerine kendisini ve yaşamını özetleyerek giriyor: “Ben, 50’lı yaşlara yeni girmiş bir kimya mühendisiyim. Lisans öğrenimimi İstanbul Teknik Üniversitesi’nde tamamladım. Daha sonra akademik kariyeri seçtim. Sırasıyla masterimi, doktoramı İstanbul Teknik Üniversite’sinde yaptım. Doktora sonrası araştırmamı, Kanada Halifax Nova Scotia Teknik Üniversitesi, makine mühendisliği bölümünde tamamladım. Halen İTÜ Kimya Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyorum. Akademik araştırma alanım otomobil motorları için temiz – çevre dostu yenilenebilir kaynaklara dayalı motor yakıtları üretmek. Yani bütün amacım, çevreyle uyumlu, çevreye dost, petrol kökenli olmayan motor yakıtları elde etmek. Bilimsel araştırmalarımı bu konuda yoğunlaşarak sürdürüyorum. Ayrıca Temiz Enerji Vakfı’nda üst kurul üyesi olarak görev yapıyorum. Araştırma alanlarımda kongreler düzenliyorum, ulusal, uluslararası toplantılara katılıyorum. Meslektaşım ve aynı zamanda üniversite aşkım olan Semih Karaosmanoğlu’yla evliyim. 14 yaşında ve Işık İlköğrenim Okulu’nda okuyan bir oğlum var. Mert benim her şeyim. Yaşam felsefem; çok çalışmak, çok eğlenmek ve dünyadan keyif almak.”   -: Keyif almak diyorsunuz. En çok nelerden keyif alırsınız? Filiz Karaosmanoğlu: Benim için bir kafeye gidip oturmak, gezgin olmak, bir film ve doğa  keyif almak demek. Ben sohbeti seviyorum, ama kafelerde tek başıma oturmayı da seviyorum. Belki benim büyüdüğüm yıllarda İstanbul daha bir değişikti, ama şimdi farklı.  İki Istanbul’u  yaşamak mümkün.  Birinci İstanbul hızlı, yoğun ve karmaşık. İkincisi benim Istanbul’um. Eğer vaktiniz, bilginiz ve keyfiniz varsa, İstanbul’u tıpkı Viyana ya da Floransa gibi yaşayabiliyorsunuz. Yani İstanbul’un içinde her şeye rağmen Floransa’daki bir kafe havasını, Viyana’daki bir müzik ortamını , New York sinemalarını bulabiliyorsunuz. Kentimizdeki  uluslararası etkinlikleri takip etmeye gayret ediyorum, kendime Istanbul’u yaşamayı  iş ediniyorum. Bunlar da benim için iş, keyif  uğraşlarım. Aman gideyim mi? Yapayım mı? Diye düşünmek yok; kaçırmadan ardarda etkinlikleri  takip gidiyorum.  Ayrıca işimde gençlerle beraber olmak ayrı bir keyif, eğitimde görev yapmak harika.

-: Hayat dolu, enerjik, keyifli bir mizacınız var. Yaşadığımız bu sıkıntılı ortama ve strese rağmen bu duygularınızı nasıl koruyabiliyorsunuz? Filiz Karaosmanoğlu: Ben kendimi bildim bileli böyleyim. Ancak, mesleğimde güzel bir yere gelmemde aile yaşamımın da katkısı var. Ben yaşam için  otuz yaş sınırını koyuyorum. Otuzlu yaşlara gelip de, mesleğinizde iyi  durumda değilseniz, güzel bir ev, konforlu bir otomobil, yılda veya iki yılda bir yurtdışına seyahat, istediğiniz sosyal etkinlikleri  ödeyebilme gücüne sahip değilseniz  ve bir de iyi bir hayat arkadaşınız yoksa, kendinizi biraz sorgulamanız gerekir diye düşünüyorum. Belki son yıllarda bunu 35 yapmak lazım. Bunların yanısıra kişişel nirvana da yakalanmışsa  hayat keyifle sürüyor.  İnsan yaşam için kendi kendini eğitebiliyor. Ben kişisel bir eğitimin söz konusu olduğuna inanıyorum. Bir de çevrenizde güzel insanları tutmanız lazım. Ben insanların çevresinde bir aurası olduğuna inanıyorum. Kimyada çoğunuz hatırlarsınız, bir atom vardır ve onun  çevresinde hızla dönen elektron bulutu vardır. Ben insanların bulutları olduğuna inanıyorum. Bu pozitifi ya da negatifi algılıyabiliyorsunuz. Bunu bir insan odaya girdiğinde de anlarsınız, mesela üzerinize bir ağırlık çöker, veya neşelenirsiniz. Tabii bir de yaşam enerjinizi kimsenin, ya da olayların  düşürmesine müsaade etmeyeceksiniz. Onun için mümkün olduğu kadar iyi ortamlarda, çok iyi süzgeçlerden geçilmiş yerlerde, uygun kişilerle birlikte olmaya gayret ediyorum.

-: Gerek akademi, gerekse uluslararası düzeyde temiz enerjiyle ilgili çeşitli çalışmalar yaptığınızı ve konferanslar verdiğinizi biliyoruz. Bizi bu konuda aydınlatır mısınız? Filiz Karaosmanoğlu: Yıllardır kullandığımız kömür, petrol, doğalgaz gibi enerji kaynakları, yenilenemeyen, rezervleri sınırlı, belirli bir ömre sahip yakıt kaynaklarımızdır. Mevcut teknolojilerin hepsi de bunları kullanmaya yöneliktir. Biz bunları kesinlikle bir tarafa atmıyoruz. İnsanoğlu hala kömürü, petrolü ve doğalgazı temiz teknlojiler ile kullanmak zorunda.  Bunların dışında, insanoğlu olduğu sürece devam edecek başka enerji kaynakları daha var; güneş, su, rüzgar ve doğal bitki örtüsü gibi. Bunların hepsi bizim için bir enerji kaynağı. Çoğumuzun hatırladığı, yetmişli yıllardaki petrol krizinden sonra insanlar şunun farkına vardılar; hayatımızda petrol ya da kömür var, ancak bunlar birgün bitecek ve bizler enerjisiz yaşayamayız. Bu nedenle diğer kaynakları da kullanmamız gerekir. Onun için bu saydığımız doğal kaynaklar yenilenebilir, potansiyelleri çok fazla ve insanoğlunun sahip olduğu teknoloji bunları kullanmaya elverişli. Demek ki biz ısınma amacıyla ya da otomobillerimizde ve diğer aklımıza gelecek alanlarda bunlardan faydalanmamız gerekecek. Bu nedenle 80’lerin başlarında müthiş bir araştırma patlaması yapıldı. Bu yıllarda bütün dünya ülkeleri çalışmaya başladı. Ondan önce bunlar bilinmiyor muydu? Biliniyordu tabii, fakat önemi daha da vurgulandı. Peki Türkiye’de neler görüyoruz? Türkiye de bunların farkına vardı. Üniversiteler de, Tübitak da araştırmalara başladı. Zaten benim lisansımı bitirmem de 1982’ye denk geliyor, yani bütün dünyada bu araştırmalar yapılırken ben kariyerime başladım. Son yıllarda güneye giderken, evlerin, motellerin üzerinde güneş toplaçları görürüz. Sonra, birkaç yıldan beri rüzgar tribünleri de kullanılmaya başlandı. Türkiye  hidrolik enerjiyi  kullanıyor, ama daha etkin kullanabilir. Bir de dünyada su kökenli hidrojen adlı çok temiz  bir yakıt var. Son altı, yedi aydır basında epeyce vurgulanıyor. Yakında Türkiye’de bir hidrojen enstitüsü kurulacak. Dünyada hidrojen teknolojisi epey gelişmiş bir yere ulaştı. 2007’de otomobillerde yaygın kullanımı gündeme gelecek. Hidrojen dediğimiz zaman, akıllara çok temiz, ütopik bir yakıt geliyor, yandığında su veriyor. Türkiye bu kulvarda nasıl yerini alacak merak ediyoruz. Türkiye’de düzgün bir enerji planlama ve  uygulaması yok. Bir ülkenin enerji politikası üzerinde pek çok etken rol oynuyor.  Türkiye ya enerji darboğazı yaşayacak ya da  ulusal kaynaklara dayalı  , doğru enerji  uygulamalarına başlayacak. -: Temiz enerjiyle ilgili kendi çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Filiz Karaosmanoğlu: Benim “biyomotorin” diye adlandırdığım ve akademik yaşamımın önemli bir kısmında üzerinde çalıştığım bir yakıt var. Bu yakıt mevcut dizel motorlarında, hiçbir değişiklik gerektirmeden kullanılabilecek ve kökeni de ayçiçek, soya gibi bitkisel yağlara dayanan bir yakıt.  Kesinlikle çevre dostu ve dünya genelinde ticari başarısını kanıtlamış bir yakıt. Ülkemde bu yakıtın kullanıldığını görmek amaçlarımdan biri. Son iki yıldır bazı işadamları bu konuda bana ulaştılar. Bu konuda gelecek iki yılda büyük bir atılım bekliyorum.

-: Biraz konu değiştirelim ve aile yaşantınıza girelim. Eşinizle üniversiteden tanıştığınızı söylüyorsunuz. Her şey nasıl gelişti, biraz özelinizden konuşalım mı?  Filiz Karaosmanoğlu: Eşimle üniversitede önce arkadaştık, sonra sevgili olduk. Sevgili olduğumuzda arkadaşlığımız döneminde birbirimizi çok güzel tanıdığımızı farkettik. Sevgili olunca, zaten evleneceğimiz ortadaydı. Eşim çok dürüst, delikanlı  mizaçlı,  çalışkan ve  doğru bir adamdır. Tabii eşimde en çok takdir ettiğim şey, gerek iş yaşamım, gerek kişisel yaşamımda bana müthiş bir güven duyması ve beni yaşamımda özgür  bırakması. Karışma ve didişme tipi bir ilişki yok aramızda.  Ayrıca akademik kariyerimi desteklemesi de çok hoşuma gidiyor. Oğlum 4,5 yaşında idi. Bizim kariyerimizde mutlaka bir yurtdışı yapmak şarttır. Doktoramı bitirmiştim, doktora sonrası yurtdışına gitmek için eşime bir teklifte bulundum. Bir kalemde evet dedi, ben de oğlumu aldım gittim. Bu her evlilikte yapılabilecek bir şey değil. İkimizden bir buçuk yıldan fazla ayrı kaldı. Okyanus ötesi, Kanada’ya gittiğimiz için de gidip, gelmek zordu. Bu müthiş bir fedakarlıktı, “evet” dediği vakit uçtuğumu hatırlıyorum, ona çok  saygı duymuştum. Eşim pek çok konuda “tamam hoca “ der, işleri çözeriz.

-: Meditasyon yapıyor musunuz? Filiz Karaosmanoğlu: Meditasyon mu, yok. Öneren, yapan arkadaşlarım var. Benim meditasyonum, çalışmaktan keyif almak, sosyal etkinliklerim ve kurduğum güzel ilişkiler. Güzel ilişkilerimle, tatlı bir arkadaşımla bir şeyler konuşurken, meditasyon etkisi olmasa bile, pozitif bir şeyler olduğu kesin.  Tabii bu kadar pozitifliğimin yanında, kızdığım zaman da oluyor. Ardından hemen sevinebilirim de. Mesela, ağlamış gözlerle gülebiliyorum da. Yani yaşadığınız bir zorluk karşısında tepki göstermek de insanoğluna mahsus. Tepkimi falan gösteririm, ama sonrasında karalar bağlamam. Örneğin, birisi bana kötü palamut sattı diye, bir tüketici olarak aylarca uğraşmıştım. Tutturduğum zaman ardından gitmek gibi bir huyum da vardır. Palamutçuyu mahkemeye çıkarttım. Bu benim çok hoş bir hikayemdir. -: Hikayenizi bize de anlatır mısınız? Filiz Karaosmanoğlu: Üç dört yıl önceydi, o zamanlar Fındıkzade’de oturuyorduk. Ekim ayı falan Bir Pazar günü eşim, ben, Mert Beşiktaş’da bir Bursa kebapçısına gitmeye karar verdik. Yağmurlu bir hava, Pazar günü kıyafetleri içindeyiz. Ben, “Siz biraz oturun, ben Beşiktaş’a gelmişken gidip balık alayım” dedim. Girdim balıkçıların oraya, üzerimde spor kıyafetler, yağmurluğumun önünü kapattım. Gittim bir tezgaha, çingene palamutu seçtim, bir de balıkçıyla şirin bir sohbet ettik. Sonra atladık arabaya, eve geldik. Oğlumla ders çalışacağız, eşim  “Ben bir çıkıp, geleyim” dedi. Ben de Mert’e “Oğlum sen oku, ben de balıkları yıkayayım, tuzlayıp, dolaba koyayım” dedim. Bir de baktım ki,  balıklar dökülüyor. Nasıl kafamın tası attı, balıklar korkunç bir şekilde kokuyordu. Mert o zaman 10 yaşında falan, “Bak oğlum, kapıyı kimseye açma. Ben şimdi gidiyorum” dedim. Zaten o benim halimden anladı, “Tamam” dedi. Atladım taksiye, Fındıkzade’den Beşiktaş’a taksi parası  palamuttan daha fazla tutuyor, şoförle konuşa konuşa gittim. Girdim içeriye, hava puslu, bekledim ki müşteriler gitsin. Herkes gittikten sonra esnafa “Bakın ben az önce balık aldım, Fındıkzade’den geliyorum. Küçük çocuğumu evde bıraktım, herhalde bir yanlışlık olmuş, bu balıkları değiştir!” dedim. Adam bana, “Nereden biliyorsun kötü balık olduğunu?” demez mi? “Ben Üsküdar kızıyım, sıfır yaşımdan beri palamut satın alıyorum” dedim. Adam, “Sen Fındıkzade’den geliyorsun, ne anlarsın balıktan, donmuş balık yiyorsun” dedi. Ben de “Sen benim balık kültürümü nereden biliyorsun? Al bunları, tezgah arkasından seçtiklerimi ver!” dedim. Balıkçı şunu anlamadı; Fındıkzade’den bu kadın iki balık için gelmiş, küçük çocuğunu bırakmış, hava kötü, bir bak ve düşün! Balıkçı bana resmen Karamürsel sepeti muamelesi yaptı. Balıkçının numarasına baktım ve “Sizin adınız ne?” dedim. Bana “Hüsamettin Uyurgezer” demez mi. Benim yine kafam attı, aldım balıklarımı geriye, tekrar taksiye bindim. O sırada belediyenin beyaz masaları popülerdi, aklıma ilk o geldi. Takside gözlerim doldu, onurum kırıldı. Taksici Beşiktaş’ın esnafıymış, “Abla nasıl olur?” falan dedi. “Sen beni Vatan caddesinin girişinde bir Beyaz Masa yazısı okudum, oraya götür bırak!” dedim. Gittim, ama Pazar olduğu için kapalıydı. Ardından eve gittim, Mert sessiz oturuyor. Sürekli düşünüyorum, balıklarla kalmamam gerekir diye. Çünkü numune diye bir olay var. Sonra Mert’e dedim ki; “Oğlum tekrar kapıyı kimseye açma, ben gidiyorum”. Aldım balıkları, Aksaray karakoluna gittim, aşağıda bir polis memuruna olayı anlattım. Polis memuru ciddi, kendi çözemedi, beni yukarıya genç komiserine gönderdi, bütün olanları ona da anlattım. Polislerden birinin yeğenini  o sıra okuttuğumu öğrendim. “Tamam hocam, siz çok iyi yapmışsınız, ama biz bu balıkları alamayız, şöyle şöyle zabıt tutsunlar” dediler. Ben de “Bunları almanız lazım, bende kalırsa numune yanlış olur” dedim. “Biz bunları alamayız, ama siz bununla ilgili savcılığa dilekçe yazarsanız, başvurabilirsiniz. Biz size bir dilekçe örneği yazalım, siz Pazartesi günü mahkemeye verin” dediler. “Tamam!” dedim, eve geldim. O sırada eşim gelmiş, ikisi de sus pus oturuyor. Mert, “Annem balıkları aldı gitti” demiş, Semih anlamış, çünkü mizacımı biliyor. Döndüm Semih’e “Bu balıkları birilerine teslim etmem lazım, bunlar numunedir” dedim. İkisi de gıkları çıkmıyor, sessiz duruyorlar. Aklıma geldi, Gıda Mühendisliği bölüm başkanımızı  aradım, bulamadım. Ardından 118’den Tüketici Dernekleri’nin numaralarını aldım. Pazar diye telefonlarını faksa bağlamışlar. Sonra zabıtayı aradım, onlar da  belediyenin sağlık işlerini arayın dediler, bir numara verdiler. Ben bilmem kaç milyon numara çeviriyorum, evdekilerin hiç sesi çıkmıyor, kanepede oturuyorlar. Aradığım bir telefonda adamın biri, “Ben doktor Şadan Kalyoncu, sizin için ne yapabilirim?” demez mi. “Bugün duyduğum en medeni ses sizsiniz, doktor bey!” dedim. Sağlık işlerinde belediyenin bir hekim oturuyor. Ona her şeyi anlattım. Bana, “Hocam siz hiç üzülmeyin, bir ekiple birlikte size geleceğiz, bir araba da Beşiktaş’a gidiyor” dedi. Balıkçıya araba gidiyor ya, yüreğimin yağları eridi. Araba hemen gözümün önünde canlandı, çok keyiflendim. Bir müddet sonra doktor Şadan Kalyoncu geldi ve numuneleri ve numaraları aldı. “Kamu davası açarız, isterseniz kendiniz de ilgilenebilirsiniz” dediler. Balıklar benden gitti ya, o gece çok mutlu uyudum. Pazartesi iki sayfa dilekçe yazdım, pehlivan tefrikası gibi gittiğim her yeri yazdım. Salı sabahı derse gidiyorum, kapıda bir grup öğrencim gülüşüyor. Komiser yeğenine, hocan karakola balıkla gelmiş diye anlatmış. Ben de öğrencilerime , “Dersi iyi dinlerseniz, bunu bir tüketici örneği olarak başımdan geçenleri anlatırım.” Dedim. Bu bir toplum, birey olarak önemli bir şey” dedim. “Tamam hocam” dediler. Dersten sonra hikayeyi anlattım, bütün sınıf yerlerde. Bir süre geçti, beni mahkemeye çağırdılar. Savcının karşısına çıkacağız, davacı olarak durumu anlatacağım. Belediye ekibi, ve doktorla birlikte toplam yedi kişi gelmiş, balıkçı da orada. Balıktan da balık dışında her şey çıkmış. Savcı, “Hocam bir de siz anlatsanız” dedi. Ben de balıkçıya ders veren bir cümle söyledim; “Eğer esnaf, ‘arkada bir yanlışlık olmuş, çocuk yanlış yapmış, bir daha olmaz’ deyip, torbaya bir tane de istavrit atsaydı, olayı çözerdi  ve de  beni hayat boyu müşteri olarak  kazanabilirdi.” dedim. “Bir kadın, küçük çocuğunu bırakıp, yağmurlu bir  havada Fındıkzade’den geliyorum diyor, o benimle hem dalga geçiyor, hem de kötü balıkları veriyor.” Mahkeme bitti, karar aşamasına girdi. Sonra hakime “Ben bu işe çok fazla mesayi harcadım, bundan sonraki şeylerde ben bulunamayacağım” dedim, olayı bitirdim.   Bu tip işlerle uğraşınca eşim bana Ankara da senden  8-10 tane bulunmalı der.

Keşke herkes hakkını bu şekilde savunabilse… Belki yapılan haksızlıklar da gün gelir azalır, kim bilir. Sohbete doyum olmuyor, ama her şeyde olduğu gibi, burada da ‘son’ dememiz gerekiyor. Bir sonraki Haftanın Uzman Konuğu’nda görüşmek üzere, hoşçakalın…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>