Seyit Onbaşı Kimdir?

seyit onbasi 300x223 Seyit Onbaşı Kimdir?

Seyit Onbaşı Kimdir?

Kendi ağırlığının üç katından fazlasını, 276 kiloluk top mermisini sırtlayıp, Ocean adlı İngilizler’in en büyük zırhlısını batırarak Çanakkale Savaşı’nın neredeyse seyrini değiştiren Seyyid Onbaşı’nın hikâyesini hemen herkes bilir. Ancak hayatı boyunca garip yaşayıp 65 yıl önce aramızdan ayrılan bu zat hakkında bilinenler satırlar arasına sıkışmış bir kaç kitabi bilgiden ibarettir. Çanakkale’nin binlerce isimsiz kahramanı arasında ismi bilinen sayılı zatlardan olan Seyyid Onbaşı’yı daha yakından tanıyabilmek için memleketi olan Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı Koca Seyyid köyüne gidiyoruz. Yaşayan hayli torunu var köyde, ama onu tek gören de hayatta kalan son kızı olan Ayşe Yıkar. Tam 92 yaşında Ayşe Teyze ve artık kulakları zor işitiyor, yerinden kalkamıyor, sıkça, “konuşmaya mecalim yok” diyor ama oğlu Mehmet Yıkar ve diğer torunları vasıtasıyla bize eskilerden anlatıyor. Babasını kaybettiğinde 27 yaşında genç bir kadın olduğunu söylüyor bize ve babasının çektiği sıkıntılardan bahsediyor.
Hamallık yaptığı dönemler veremden öldüğünü anlatmaya çalışıyor bize ve ekliyor: “Babama devlet pek sahip çıkmadı, onun ne malı mülkü, ne bir maaşı, ne de doğru düzgün bir işi vardı” Bu arada oğlu Mehmet Bey söze giriyor: “Dedem savaştan sonra vazifesini yapmanın rahat ve huzuruyla köyüne döndü. Kendisini büyük zorlukların, sıkıntıların beklediğini bildiği halde devletten herhangi bir yardım talebi olmadı. İsabet ettirdiği tek bir mermi ile neredeyse savaşın akışını değiştiren dedem, geçimini bir süre odun kesip satarak sağladı. Daha sonra ise Havran’da bir zeytin fabrikasında hamallığa başladı. Bu sırada zaten bakımsız olan bünyesi üşüttü ve verem hastalığına yakalandı. Evet dedem gerçekten garip yaşadı, garip öldü.”

Babamı hatırlayamadım
Dokuz sene askerlik yapan babasının askerden dönüşünü hayal meyal hatırlıyor Ayşe Teyze. Ansızın bir gece yarısı kapıları çalıyor evlerinin, annesi korku ve tedirginlikle bir anda yatağından fırlıyor. Saçı sakalı karışmış biri kapı ağzında duruyor, o şahsın yılladır görmediği kocası olduğunu bir çırpıda hatırlıyor annesi ve o heyecanla kapıyı açıyor. O dönem 9 yaşlarında olduğunu söyleyen Ayşe Teyzenin kapı eşiğindeki tedirginliği, annesinin, “Bak! Baban gelmiş!.. Babacığım de!… Git boynuna sarıl!” sözleriyle duruluyor. O günü duygulu, biraz da hüzünlü bir çehreyle şöyle anlatıyor Ayşe Teyze: “Babamı hiç hatırlamıyordum, çocukluk işte ona bir türlü baba diyemiyor, sürekli ondan kaçıyordum.”

Eşeği sırtladığı gibi…
Dedesinin çocukluğundan itibaren gürbüz yapısı ve pehlivanlığıyla dikkat çektiğini söyleyen torunu Mehmet Bey, bu vasfından dolayı asker ocağında dedesine pehlivanlığına izafeten “Koca” lakabı verildiğini ve “Koca Seyyid” diye anılmaya başlandığını anlatıyor. Ayşe Hanım babasının hayli mütevazı bir insan olduğunu ve Çanakkale’de yaşananlar hakkında hep tevazu üzerine sözler sarfettini hatırlıyor. 276 kiloluk bir dev mermi nasıl olur da yerinden oynar dediğimizde, “Babam salih imân sahibi bir insandı. Evet kendisi güçlü kuvvetliydi, odun kesmeye giderken eşeği sırtına alıp dereden geçirdiğini pek çokları şahit olmuştur. Keza koca zeytin çuvallarını koltuğunun altına alıp da kilometrelerce yol kat ettiği günleri de hatırlarım ama bu olay hiç şüphesiz Allahü teâlânın bir lütfü. Babam bunu bir kere yapabildi, ikinci kez kaldır dediklerinde yerinden bile oynatamadı” dedi.

“Madalya için dövüşmedik”
Koca Seyyid’den geriye ne bir toprak, ne bir ev, ne de başka bir şey kaldı. Ayşe Teyze bütün bunlara üzülmüyor da en azından devlet, babama az da olsa bir maaş bağlayabilir, son günlerinde huzurlu bir biçimde ölmesini sağlayabilirdi” diyor. Dedesinin insanlardan bir şey istemekten hep imtina ettiğini kaydeden torun Mehmet Bey, “Müracaat et sana madalya versinler, maaş bağlasınlar” diyenlere, “Biz madalya için, maaş için dövüşmedik. ‘Ya şehid olacağız ya gazi, ücretini Cenab-ı Allah’tan bekledik ve Rabbim bize gazilik rütbesini nasib etti” dediğini hatırlatıyor.

Devlet sahip çıkmadı
Koca Seyyid öldüğünde geriye sadece bir kaç fotoğrafı kalmış ondan yadigâr. O fotoğrafları da bundan 5-6 sene evvel belediyeden almışlar çoğaltıp geri vereceğiz diye, ama bir daha da geri gelmemiş. Şundan iki yıl öncesine kadar doğru düzgün hatırlayanı bile olmazmış Koca Seyyid’in. Köy muhtarı Osman Altıntaş’ın sayesinde son 2 yıldır Koca Seyyid’i anma günleri düzenlenir olmuş. Oğlunun evinde yaşayan ve iki yıl öncesine kadar devletten 5 kuruş maaş bağlanmayan Ayşe Teyze, bu anma törenlerinin ardından kaymakamlık tarafından ayda 160 milyon lira maaşa bağlanmış. O verilen para da pek de düzenli gelmiyormuş zaten. Anlayacağınız devlet ne babasına, ne de kızına sahip çıkmış.

Zaferden sonra onu ziyarete gelen komutanları Koca Seyyid’e 276 kiloluk dev mermiyle poz vermesini isterler ancak o tekrar kaldıramayınca bir ağaç kütüğü yontularak mermi şekline getirilir ve siyaha boyanarak sırtına verilir ve fotoğrafı çekilir… Balıkesir’in Havran ilçesi merkezinde 1993 yılında yapılan Koca Seyyid anıtı ve köyündeki kabiri.

Savaşın akışını değiştiren hamal
İngilizler’in en büyük savaş gemilerinden Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Koca Seyyid’in bataryasının bulunduğu Kilitbahir önlerine gelir ve cephaneliği havaya uçurur. Bataryadaki erlerden 14’ü şehit olmuş, 24’ü ise yaralanmıştır. Sağlık erlerinin müdahelesiyle kendine gelen Seyyid, bataryanın toplarından sadece bir tanesinin sağlam olduğunu görür, ne yazık ki 16 erin görev yaptığı bu topun da vinci kırılmıştır. Yüzbaşı, etraftaki birliklere durumu haber vermek için uzaklaştığı sırada Koca Seyyid, Mevlâ’ya yakarır ve: “Yâ Rabbi! Ey kudret sâhibi Allâh’ım! Bana şu an öyle bir kuvvet ver ki, hiçbir kulun benden daha güçlü olmasın!” diyerek Rabbine sığınır. Sonra birden “Yâ Allâh” diye haykırır ve arkadaşı Niğdeli Ali’nin de yardımıyla 215 okkalık (yaklaşık 276 kiloluk) mermiyi kavrayıp kaldırır. Demir basamakları üç kez inip çıkar. Göğüs ve omuz kemiklerinin çatırtıları duyuluyordur. Nihâyet topun ağzına sürdüğü meşhur üçüncü mermiyle savaşın seyrini değiştirecektir. Seyyid’e bu başarısından dolayı onbaşılık rütbesi verilir. Koca Seyyid, savaşın kazanılmasından sonra köyüne döner, odun kesip satar, bir ara hamallık bile yapar ve nihayet 1939 yılında vefat eder.

‘Babam garip yaşadı garip öldü’
Koca Seyyid’in 92 yaşındaki kızı Ayşe Yıkar, “Devlet, babama az da olsa bir maaş bağlayabilir, son günlerinde huzurlu bir biçimde ölmesini sağlayabilirdi” diyor.

Türk’ün gurur destanı

Emrindeki bataryasıyla düşman gemilerini batırarak bir destan yazan Yüzbaşı Mehmet Hilmi’nin torunu Gazanfer Sanlıtop, dedesini ve onun kaleme aldığı savaş notlarını anlattı.
Rumeli Mecidiye Bataryası Kumandanı Manastırlı Yüzbaşı Mehmet Hilmi (Sanlıtop) Çanakkale’de destansı bir zafere imza atan ordunun yiğit komutanlarından biriydi. Yüzbaşı Mehmet Hilmi, emrindeki bataryasıyla, 18 Mart 1915’teki Çanakkale hücumunda Bouvet ve Ocean adlı düşman gemilerini batırdı ve yaraladı. Yüzbaşı Mehmet Hilmi’nin torunlarından işadamı, yazar ve şair Gazanfer Sanlıtop, “Yıllardır, Çanakkale Savaşları hakkında yazılan kitaplara, yapılan konuşmalara dikkat ediyoruz. Dedemiz, savaşın en önemli simalarından biri olarak anılıyor. Bu da bizleri çok gururlandırıyor. Fakat istiyoruz ki, genç nesil, en az Avustralyalılar kadar kendi tarihlerine sahip çıksın, bugün huzur içinde yaşadıkları bir ülke bağışlayan kahramanlarını unutmasın” diyor.

Kabri Edirnekapı’da
Gazanfer Sanlıtop, dedesiyle ilgili olarak hatırladıklarını şöyle anlatıyor: “Dedemiz, 22 Nisan 1946’da vefat etti. Öldüğünde albay rütbesinde idi. Çocukluğumda 1945 Ağustos’unda Gölmarmara’da görmüştüm. Kabri Edirnekapı’daki Halk Ekmek fabrikasının arkasında. İtalyan Harbi sırasında Çanakkale’de görevlendirilen Yüzbaşı Mehmet Hilmi, Mecidiye Bataryası Kumandanı olarak Mülazim Fahri Efendi ve yanındaki askerleri Bouvet’yi batırmıştı. Sonradan Seyit Onbaşı olarak tanınan Koca Seyit’in komutanı da o idi. Hatta büyükannemiz, Mecidiye Bataryası’ndan atılan topla Bouvet’nin nasıl batırıldığını dürbünle görüp çocuklarına müjdelemiş. Bu zırhlıdaki 700 kişiden hiç kimsenin kurtulmadığı da yazılıyor ve anlatılıyor. Bazı kaynaklar ise 15 er ve 15 subayın kurtulabildiğini…”

Emanete sahip çıkalım
Mustafa Kemal ve komutasındaki subay ve askerlerin de Çanakkale savaşlarındaki başarısının yeniden hatırlanması gerektiğini belirten Gazanfer Sanlıtop, 18 Mart deniz savaşı sırasında kara bölgesinin muhafazasının Mustafa Kemal’de olduğunu hatırlatarak şunları anlatıyor: “Çanakkale topraklarında yatan yüzbinleri aşan şehitler bizden saygı bekliyor. Türkiye’nin temeline harç olan Çanakkale’de destan yazan dedemiz ve diğer kahramanların emanetine sahip çıkmalıyız.”
Sanlıtop, dedeleri Yüzbaşı Mehmet Hilmi Sanlıtop’un 18 Mart 1915 tarihi öncesi ve sonrasıyla ele aldığı notlarla önemli bir tarihi görevi de yerine getirdiğini belirtiyor.

‘Ben bir vatanseverim’
Yüzbaşı Mehmet Hilmi’nin “Okuldan çıktıktan sonra ben de bütün arkadaşlarım gibi şiddetli bir vatanseverdim. Yalnız birkaç sene devam eden bedeni rahatsızlığım sinirlerimi daha çok tahrik ettiğinden, bu sevgi aşk derecesini bulmuştu. Zulüm ve haksızlıktan son derece üzüldüğümden, mazlum ve çaresizlere karşı çok müşfiktim. 1911 senesine kadar vatan menfaatlerini korumak maksadıyla birçok bocaladıktan, hayat ve geleceğimi tehlikelerle karşı karşıya bıraktıktan sonra, Rumeli Mecidiye Bataryası kumandanlığına tayin edildim. Bu tarihten itibaren gayeme ancak talim ve terbiyesiyle görevlendirildiğim erleri maddi ve manevi yönden yetiştirip, yükselterek ulaşabileceğime, bunun dışındaki uğraşlara mesleki yetkimin ve muhitimin müsait olmadığına karar verdim” diye başlayan notlar, Çanakkale Savaşı sırasında oluşan maddi ve manevi gerçekleri bir ayna gibi yansıtıyor.

Mecidiye Bataryası Kumandanı Yüzbaşı Mehmet Hilmi’nin cephe notlarından…
Toprak altından sağ çıktılar

Harbe abdestli başlanacak
“Bir deniz harbinin arifesinde olduğumuzu hissetmiştik. Bütün erlerde savaş için büyük bir istek vardı. Bu hali sürdürmek gerekti. Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu. Devamlı telkinlerim netice olarak dini hisleri olgunlaştırmıştı. Maneviyatlarının sarsılmaz bir duruma gelmesi için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Bunu sağlamak için şu talimatları verdim:
1. Bugünden itibaren daima abdestli bulunulacak ve harbe abdestli başlanacak.
2. Topların 1’inci doldurma işlemi erler tarafından Ezan-ı Muhammedi okunarak yapılacak.
3. Yeni gelen erlerin maneviyatını yükseltmek için yüksek sesle Tekbir getirilecek. Ayrıca Kur’an okunacaktır. Ateş aralarında bütün batarya sesli Tekbire katılacaktır.”

Mermilerimiz eskiydi
“25 Şubat’tan itibaren düşman mayın arayıcı gemileriyle gece mayınları toplamaya başladı. Boğazın bütün projektör ve set bataryaları faaliyete geçti. Geceleri sabahlara kadar boğazda adeta donanma oluyordu. 28 Şubat’ta Dardanos tabyasını korumam emredildi. Fakat eski mermi atmam kesin olarak bildirildiğinden çeşitli zamanlarda yaklaşan 2 zırhlıya bu mermilerin son menzili olan 11000 metreye, 2 mermi attım. Bunların kısa düştüğünü gördüğümden devam etmedim. 1 Mart’ta yeni mermi kullanmama izin verildi.”

Hiçbirine bir şey olmadı
“Bir gün koğuşa bir mermi isabet etti. Ot minderleri tutuşturdu. 4 er göndererek yangını söndürmelerini söyledim. Dönüşlerinde garip bir olay oldu. Henüz talimhanenin ortasına gelmişlerdi ki, aralarına bir mermi düştü. Hepsi ortadan kayboldular. Patlamanın tesiri geçince birer birer toprak altından çıktılar. Hiçbirine bir şey olmamıştı. Bu hal erlerin maneviyatını yükseltmiştir.”

Savaş pek çetin oluyordu
“Bataryadaki erler düşmana karşı pek büyük bir intikam ve kin besliyorlardı. 3 Mart bombardımanından itibaren ‘Kancık düşman cesaret edemiyor. Karşımıza bir geçse de biz ona kancıkça hareketi gösterelim’ sözleri erlerin ağzında dolaşıyordu. Gelmiyor diye sabırsızlanıyorlardı. Düşmanı adeta iple çekiyorlardı. Binaenaleyh, savaşı pek ateşli yaptılar…”

Zırhlılar ateşe başladı
“18 Mart Savaşı: 7 Mart’tan 18 Mart’a kadar geceleri torpil arama faaliyetinden başka savaş olmadı. 18 Mart 1915 günü saat 09.30’da zırhlılar boğazdan girmeye başladı. Topbaşı ettim. Saat 10.00’dan biraz evvel boğaza giren harp gemilerinin sayısı 16’ya varmıştı. Zırhlılar, bir süre sonra merkez bataryalarına ateş etmeğe başladılar. Zırhlı sayısının çokluğu dolayısıyla bombardıman oldukça şiddetliydi. Ateş açmak için alay kumandanından izin istedim. Vermediler.”

Bouvet sulara gömüldü
“18 Mart günü Fransız donanması büyük hasar görmüştü. Bu yüzden Amiral Döroben Fransızlar’ın geri çekilmesini emretti. Sufren zırhlısı saat 14’te büyük bir süratle dışarı çıkmakta ve Bouvet de onu takip etmekte idi. Hafif bir yara alan Bouvet tam önümüzden geçmekte iken Mecidiye’den atılan bir mermi bacasına isabet ederek cephaneliğini berheva etti. Gemiden kırmızımsı bir duman sütunu yükseldi. Duman dağıldığında geminin iyice yana yattığı görülüyordu. 2 dakika sonra Bouvet battı. Ve 5 dakika sonra düşman hareketsiz kalan Irressistible ve Ocean zırhlılarını terk ederek çekilmeğe başladı.”

Askerler acılarını gizliyordu
“Bu sırada gözetleme yerinden inerek ağır yaralıları gezdim. Onlarla görüşmemiz bir baba-evlat gibi olduğundan pek hazindi. Yaraları çok ağır olduğu halde beni üzmemek için son gayretlerini sarf ederek acılarını gizlemek istiyorlardı. O hal gözümün önünden hâlâ gitmiyor. Alaydan, terk edilen zırhlıların batırılması için ateş etmem emredildi. Ateşe başlayarak 9500 metre mesafeden 3’üncü mermide isabet sağladım. Bir süre sonra zırhlılar da battı.”

Fedakarlığımız takdir edildi
“Daha sonra erleri bataryanın gerisine topladım. Harp vaziyetini ve yapılan iş hakkında malumat ile gayret ve fedakarlıklarını takdir ettim. Düşmanın zayiatına nazaran verdiğimiz yaralı ve şehit arkadaşlarımızın çok az olduğunu görünce memnuniyetimiz bir kat daha arttı.”