Aydın olmak nedir? , Aydın ne demek?

Ben Osmanlıca kelimeleri kullanırım… Nasıl takır takır İngilizceyi öğreniyorlarsa bunu da öğrensin gençlik. Bu da babasının ecdadının dili işte, kendi dili. Ben burda da ısrarlıyım. Öyle böyle ne oluyor, bazı kelimeler can buluyor, havaya giriyor kullanıyorlar… Şimdiki gençlik üçyüz kelimeyle konuşuyor…
Bizim en büyük sıkıntımız, aydın dediğimiz insanlarımızın cahil olması. Bizde gerçek anlamda  aydın yok. Bizde inanç aydını var.  Sahici aydınımız yok denecek kadar az. Ben aşağı yukarı 1950’den beri konuşuyorum. Aleyhimde bunca laf söylenmiştir. Ama kimse birşey bulamamıştır. Çünkü halk beni destekliyor. Çünkü ben çıkarıma göre konuşmuyorum. Doğru bildiğimi söylüyorum. Çocuklar geliyorlar bana. Hatta tesettürlü kızlar geliyor. Yaşları çok genç. Geçenlerde bana bir tanesi şiir getirdi. Düşüncelerimiz ayrı ama bana şiirini getiriyor. Bana inanıyor. Niye? Çünkü ben şiirine, iyiyse iyi derim. Kötüyse beni kesseler iyi diyemem. Buna inanıyorlar. Çünkü bu çok önemli. Benim özelliğim ne dersen, ben sahici aydınım. Ben sahici aydın olmaya çalışıyorum. Gerçek aydın böyle bir adamdır. Ben Batıda gördüm nasıl olduğunu.
Sahici aydın kimdir? Sahici bir aydın demek metod sahibi olan adam demektir. Metodlar değişebiler. Ama aydının özelliği metoduna göre düşünmek ve konuşmaktır. Diyelim ki diyalektik metodumu kullanıyorum. Diyalektik metoduma göre düşünür, sentezler yapar, bunları savunurum. Ama bunları savunurken, karşı fikirde olan, metafizik metotta düşünen birinin ortaya attığı tezleri, ben fikir olarak cerh ederim. O adamı öldürmeye kalkmam. Ona düşman olmam. Yaşama imkanlarını yok etmem. Çünkü bu bir kere demokrasiye sığmaz, insanlığa sığmaz. Onun için bir defa aydın kişi demek, toplumun olaylarına insanlara, insanların gelişmesine, gerek ahlak, gerek hukuk gerek tarih ve diğerleri açısından bir metod çerçevesinde bakmak, ona göre değerlendiren insan demektir. Bunu yapabildiğin zaman sen aydın kişi olursun. Ben yıllardan beri bu metodu uygulamaya çalışıyorum.    En başta bizde bu metoda sahip olduğunu iddia eden solcu arkadaşlarla birbirimize girdik. Çünkü ben metodu öğrenip uygulamaya başladıktan sonra dedim ki: -Sovyetler birliği yaşamaz. Bu sosyalizm değildir, dedim. “Vay nasıl söylersin?” diye hepsi birden bana hücum ettiler. Ne hainliğim kaldı, ne casusluğum kaldı. Ben bunu söyledikten üç sene sonra Kuruşçev çıktı söyledi. Birkaç sene sonra Gorbaçov söyledi, sonra battılar. E şimdi ben bunu ilk defa söylediğim için mi kabahatliyim? Hayır. Aydınım ben. Eğer bu gerçeği gördüysem ben bunu söylerim. Onlara düşen, “Yahu bu adam bir şeyler söylüyor, bir bakalım doğru tarafı var mı?” demek. Birden bire bu adama haindir, casusdur demekle sen bunu çözemezsin ki, Rusya gene batar…
Bilinç aydını olmak… Ben aydını şöyle ayırıyorum. İnanç aydını vardır. Bilinç aydını vardır. İnanç aydınıyla sen, aynı şeye inandığın sürece onlar seni göklerde gezdirirler. Ama birden bire inancında, düşüncende bir ihtilaf oldu mu derhal çamurun içine sokarlar. Bu “inanç aydını” tarifi her fikir ve ideoloji için geçerlidir. Benim dediğim solculara en büyük suçlamam budur işte. Ben onlara “Siz inanç aydınısınız. Siz metod kullanmıyorsunuz. Siz bir şeye inanıyorsunuz. Ya adama inanıyorsunuz  ya adamın söylediğine  inanıyorsunuz. Ben öyle değilim. Ben bilinç aydınıyım. Bilinç aydınının bir metodu vardır. Olaylar sürekli gelişse de onun kendine göre bir mantığı vardır. O mantığın içerisinde kendi metoduyla sürekli yenilenir ve düşüncelerini ortaya koyar. Birisi bir şey söyledi mi, “dur bakalım” der. Bu benim metoda göre doğru mu değil mi diye düşünür. Ben de bunu yapıyorum zaten. Eğer o söylenen benim metoduma göre doğru çıkmazsa, o kim olursa olsun diyorum ki “o kimse yanlış söylüyor.” Ama olaylar beni doğrular veya doğrulamaz. Doğrulamazsa bu defa diyorum ki açık yüreklilikle, “Yanılmışım, ben metodu iyi kullanamamışım.” Mesele burada. Yani inanç aydınlarının şimdiye kadar hiçbir şekilde devamlı başarılı oldukları yoktur. Bir kere olur belki, belki bir kere daha olur. Ama ilanihaye başarılı olamazlar. Çünkü hayatın gerçekleri inanç üzerine çalışmıyor. Onun kendine göre bir mantığı var. O mantığın içerisinde izah edemeyeceğin durumlarla karşılaşıyorsun. Hayat sürekli gelişiyor.
Dil konusunda… İnanç aydını beni dil konusunda da eleştiriyor. Diyor ki, “Sen yazılarında Osmanlıca kelimeler kullanıyorsun.” Evet kullanıyorum. Hoşuma da gidiyor. Gençler de öğrensin istiyorum. Onun için kullanıyorum. Çünkü dili öyle bir yere soktunuz ki, birçok şeyi ifade edemiyor çocuklar. Üçyüz kelimeyle konuşuyorlar. Ama netice ne oluyor? Netice ben  kazanıyorum. Benim okurumun onda biri yok onlarda. İşte bütün mesele bundan ibaret. Ben Osmanlıca kelimeleri takır takır kullanarak, mûmaileyhin diyorum (Kendilerine işaret olunanlar anlamına gelir) Bu kelimeyi Cumhuriyet gazetesinde yazıyorum. “Mumaileyhin bu söyledikleri hakikate akırıdır” diyorum. Ben bunu yaza yaza neticede dün bir mektup aldım. Çok hoşuma gitti. “Sizin söylemekten hoşlandığınız gibi, ben cihet-i askeriyeden bir harbiye öğrencisi” diyor mektubunda. Ben de “cihet-i askeriye” demeyi seviyorum. Çünkü askerler demek hoşuma gitmiyor. Bakıyorum “ordu” demek de olmuyor. Silahlı kuvvetler ayrı bir birlik. E peki ne diyeceğiz buna. Vaktiyle çok güzel bir kelime var. “cihet-i askeriye.” Anlamak için öğrensin keratalar. Nasıl takır takır İngilizceyi öğreniyorlarsa bunu da öğrensin gençlik. Bu da babasının ecdadının dili işte, kendi dili. Ben burda da ısrarlıyım. Öyle böyle ne oluyor, bazı kelimeler can buluyor, havaya giriyor kullanıyorlar. Çünkü burada da metod olarak düşündüğüm zaman onların yaptığı yanlış.
Gazi’ye atfetme
Bunlar, yaptıkları bu dil değişik-liklerini Gazi’ye atfediyorlar. Bu yanlış. Hayır. Gazi vazgeçmiş. Bu kesin. Gazi 1936’da Falih Rıfkı’yı çağırmış; “Bu iş çıkmaza girdi, bunu düzeltelim” demiş. Ve düzeltmeye karar vermişler. Güneş-dil teorisi ortaya atmışlar. Gazi orada kestirmeden söylüyor: “Halkın konuştuğu dil Türkçe’dir.” Gazinin bulduğu metod bu. Halk ne diyorsa o dil Türkçedir.  Eğer halk “mektep” diyorsa, mekteptir kardeşim. Uğraşma artık. Böyle halletmiş. Gazi sadece şeyde ısrarlı. Diyor ki, “Yabancı dillerden kültür etmeyelim. Terkip türetmeyelim. O zaman da dilimizi terk etmiş oluruz” diyor. Bir de “İlim dilimizi mutlaka Türkçe yapalım” diyor. O zaman ilim dili Fransızca ile Arapça arasındaydı. Şimdi de İngilizceye gidiyor. “Onu mutlaka Türkçe yapalım” diyor. Çünkü bilim dilini geliştirmek lazım diyor. Gazi bunu 1930’larda kesiyor. Ama İsmet Paşa 1940’larda yeniden başlatıyor. İşte o yeni kelime diyenler, İsmet Paşa’nın fikirlerini savunuyorlar, Gazi’nin değil. Gazi bunu bırakmış. Çünkü ben Gazinin nutuklarını inceledim. 1930’larda falan öztürkçe laflar kullanmış. Çok komik konuşmaları var. Çünkü daha o zaman tutmamış. Kendi de fark etmiş. Sonra bildiği gibi konuşuyor. Konuşması da Namık Kemal üslubu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>