Cezaevi hayatı

Soğuk bir kelime “Cezaevleri…” Siyasilerin bile itiraf ettiği ve günümüzde
maalesef devletin aciz kaldığı dört duvarla çevrili meçhul mekanlar… Düşmeden
önce, “Allah düşürmesin” diye dilekte bulunduğumuz, düştükten sonra da, “Allah
kurtarsın” temennileri ve gözyaşlarıyla adım attığımız çile mekanları…
Bir
dünya düşünün ki, sadece tel örgülerle çevrili… Bir dünya düşünün ki,
içersindekiler de insan… Ama hepsinin alnında “Suçlu” damgası… Suç denilen
olgu nedir ki? Bir trafik kazası sonucu ölüme sebebiyet veren de suçludur.
Namusunu temizleyip cezaevine giren de… Bir terör suçlusu da suç kelimesinin
kapsamında bulunmakta, bir öfkeye kurban gidip tetiğe dokunan el de…
Suç,
cezaevine düşen mahkum için artık sadece bir detaydır… Ne suç işlediği çok
gerilerde kalmıştır onun için… O bundan sonra bir “suçlu”dur. Onun için artık
önemli olan cezanın çekileceği yer ve suçun çekilme süresi ve şeklidir…

Burası cezaevleridir… Burası, dışarıdaki milyonlarca insanın hiç ama hiç
ilgisini çekmeyen, etrafı taş duvarlarla çevrilmiş apayrı bir dünyadır… Burası
içeridekilerin tam anlatamadığı, dışarıdakilerin de gerçekten tam anlamadığı,
ancak yaşayanın bilebildiği meçhul mekanlardır…
Cezaevinde bambaşka bir
dünya vardır… Bir dünya ki, içeride ayrı bir kanun, ayrı bir gelenek, ayrı bir
dünya daha var… Ve cezaevlerinde güçlü
nün her zaman güçlü olduğu,
güçsüzün ezilip kahrolduğu acımasız bir dünya var… Cezaevinde neler var…

Şimdiye kadar o havayı teneffüs eden nice şairimiz, nice yazarımız kendi
kalemlerinden o acı gerçekleri yansıtmışlardı… Necip Fazıl Kısakürek o
mısraları cezaevlerinde kaleme almıştı:
“Zindan iki hece Mehmedim lafta.

Baba katiliyle baban bir safta.”

cezaevi hayati 300x200 Cezaevi hayatıYassıada’da iken Faruk Nafiz
Çamlıbel aynı duygularla terennüm etmişti hasreti, çileyi… Bugün de
yüzlercesini okuduk, dinledik haberlerden televizyonlardan…
Ne yapıyordu
bu insanlar cezaevlerinde?.. Nasıl kalıyorlardı? Ne yiyor ne içiyorlardı?
Aralarındaki dostluk, arkadaşlık, kısaca insani ilişkiler nasıldı?
İşte
sizler, cezaevinde belli bir süre
yaşanmış bir hayatı okuyacaksınız. Kimi
zaman gözleriniz dolu dolu… Kimi zaman duygulanarak… Kimi zaman tüyleriniz
diken diken olarak… Ve bu “Günlük”ten sonra, gerçekten anlayacaksınız
cezaevinin ne tür bir dünya olduğunu… Hem de bütün samimiyetiyle, bütün
çıplaklığıyla, bütün gerçekleriyle…
İşte bu duygularla, yukarıda da
belirttiğimiz gibi, suçu ve kim olduğu hiç mühim olmayan, sadece suçlu olarak
orada bulunan bir mahkumun anılarıyla başbaşayız…

“Bugün 28 Ekim
1977;
Babamın gönderdiği koliyi aldım. İçinden bu defter çıktı. Daha önce
perakende olarak sigara kağıdı, zarf içi, mektup kağıdı gibi muhtelif kağıtlara
yazdığım notlarımı bu deftere nakletmeye başlıyorum.
5 Eylül 1977:

Çanakkale Cezaevi’nden 00.30’da ayrıldık. 01.00’de vapura bindik. Vapurda
otobüsümüzü ve yerlerimizi bulup oturduk. Bindiğimiz araba vapuru hareket edince
yanımızda bulunan Başçavuş bizi güverteye çıkardı. Çanakkale-Eceabat arası 15
dakikadan fazla sürdü.
Gece rahat bir yolculuktan sonra Edirne’ye geldik.
Geldiğimizde sabah olmuştu. Camide sabah namazını kıldım. Çarşıda biraz gezdik.
Sonra bir sabahçı kahvesinde oturduk. Sabah 7.30’da da Cezaevine geldik.

Şimdi yepyeni bir hayata adım atıyorduk… Bakalım bizi ne gibi sürprizler
bekliyordu…

Rutubetli ve soğuk duvarlar

Kapı altında çok sıkı bir aramadan sonra, hücreler bölümüne alındık. Hücreler
bölümüne girerken (ki buraya 4. kısım deniyor) ikinci bir aramadan sonra, içinde
zincirleri bulunan genişçe bir hücreye geçtik.
İçerde yere çakılı vaziyette
60-70 santimetre uzunluğunda kalınca beş adet zincir mevcut. Ayrıca köşede bir
teneke var. Görünüşünden, bunun, tuvalet tenekesi olduğu anlaşılıyor. Burada bir
saat kadar bekledikten sonra, çıkardılar.
İkinci bir koridora girdik, Oradan
sağa doğru açılan ince ve karanlık bir koridora geçtik. Gardiyanın birisi
ışıkları yaktı. Koridor boyunca dizili tek hücreler olduğunu gördük. Hepimizi
sıra ile hücrelere koydular. Ben 3 numaralı hücreye kapatıldım.
Hücremi
şöyle tasvir edebilirim: 3.5 metre uzunluğunda, tahminen 4.5 metre
yüksekliğinde,1.5 metre genişliğinde. Penceresiz ve dolayısıyla hava almıyan bir
yer. İçinde tahta bir ranza var. Ranzanın ucunda ve ranzanın çaprazındaki
köşede, “yüznumara” denilen tuvalet deliği var. Deliğin hemen üstünde de bir
musluk. Volta atmak için yarım metre eninde ve 2.5 metre uzunluğunda bir daracık
boşluk kalıyor. Kapıdan 1 metre yukarıda karanlık koridora bakan 40 cm. çapında
bir delik var. Yalnız bu delik sık tel örgü ve demir ızgara ile kapanmış
durumda. Ses gelebiliyor o kadar. Kapının göğüs hizasındaki kısmında yemek alma
deliği var. O da kapaklı, kapağını kapatıyorlar. Tavanda bir elektrik ampulü
mevcut, hücreyi aydınlatıyor.
Hücreye geldiğim zaman, uykusuzluktan bitkin
bir halde, aynı zamanda küçük ve büyük abdest sıkıştırması altında bunalmıştım.
Kapı kapanınca ilk işim suyun akıp akmadığını kontrol etmek oldu.
-Allahım
bir de su akmazsa seyret şimdi?
Musluğu açtım, suyun aktığını görünce
çocuklar gibi sevindim. Hemen ihtiyaçlarımı görüp rahatladım. Bu rahatlama bile,
bana hücrenin soğukluğunu ve asap bozuculuğunu unutturdu. İkinci iş olarak,
ranzanın kapı rafındaki yarım metrelik boşluğa eşyalarımı yerleştirip, yatma
hazırlığına başladım.
Eşyalarımı içine koyduğum çuvalı boşaltınca, boşalan
çuvalı ranzanın üzerine serdim. Tabii küçük geldi, ranzayı kaplamadı. Kalan
boşluğu gazete kağıtları ile takviye ettim. Yanımda taşıdığım ufak yastığımı baş
tarafa koydum. Elbiseleri çıkarıp, eşofmanları giydim. Parkayı da üzerime çekip
yattım.
Hemen uyumuşum. Çok uyuduğumu zannedip uyandığımda henüz 45 dakika
olmuştu. Çok fena üşümüşüm. İçimi bir titreme sırtımı da bir üşüme aldı. Orada
henüz kaç gün kalacağım meçhul olan bu hücrede, günlerin nasıl geçeceğini
düşünerek ve şartlara mukavemet edemiyeceğimi hissederek ürperdim.
Paniğe
kapıldım diyebilirim. Hiçbir yerden ses yok. Rutubet ve soğuk duvarlardan başka
bir şey göze çarpmıyor. Bir anlık bocalamadan sonra, silkinip kendime bir hız
vermeye çalışarak kalktım.
Kuşağımı tekrar sarıp birkaç yünlü giyecek daha
giydim. Üstüne de eşofmanları ve parkayı aldım. Volta atınca ısınmaya başladım.
Isınma ile beraber sıkıntı ile panik heyecanı da geçti. Bir an bulunduğum durumu
düşünerek, o zaman iç kısımlardaki koğuşlara verilirsem çok mutlu olacağımı
düşündüm. Arkasından, bir an önce buralardan çıkmak ve bir daha düşmemek
düşünceleri zincirleme olarak aklımdan geçti. Sonra uykuya çok ihtiyacım
olduğunu düşünerek, tekrar uyumayı denedim. Yarımşar saatlik veya birer saatlik
parça uykulardan sonra uyandım.
Yemeğimi aldım delikten. Yemek de, bulgur
pilavı ve komposto. Ama bunları kaşıksız olarak yemek icap ediyor. Çünkü kaşık
yok. Yasak. Aldığım yemekleri ranzanın altına koydum, akşama yemek için. Çünkü
Ramazan ayına denk geldiği için oruçluyum. Bu arada yükselmiş olan yüznumara
deliğindeki pislik seviyesinin de düşmüş olduğunu gördüm. Hem sevindim hem
rahatladım.
cezaevi hayati 1 300x225 Cezaevi hayatıYüznumara deliğinin sağ tarafında, ranzanın ayak üzerindeki
boşlukta abdest almaya başladım. Suların serpilmemesi için yere gazete
parçalarını üst üste koydum. Gazetenin üzerine düşen sular serpilmiyor, gazete
emiyordu. Bu şekilde abdest aldıktan sonra, bu sefer kıble problemi çıktı.
Hayalimde Edirne’yi, Selimiye Camii’ni ve bunlara göre cezaevinin konumunu
canlandırıp, Kıbleyi tayin ettim. Bu defa da kıble, karyola ve hücrenin dar olan
tarafına denk geldi. Yerde namaz kılacak bir boşluk yok. Ranzayı sağa sola
iterek biraz duvardan açtım, fazla da dönmesi imkansız. Çünkü diğer ucu karşı
duvara dayandı. Seccademi de mümkün mertebe ranzanın üstünde yan koyarak namazı
kıldım…

Saat 20’ye gelirken akşam namazını kıldım ve orucumu açtım. Yatak olarak
kullandığım gazeteleri bu sefer yemek örtüsü yaptım. Üzerine öğleyin aldığım
soğuk bulgur pilavını, kompostoyu, ekmeği ve naylon su kabını koydum. Kaşık
olmadığından pilavı beş parmakla yiyordum. Arada sırada tabağı kafama dikmek
suretiyle, kompostodan bir iki yudum alıyorum. Bilahare ekmeğin sert olan
kabuğundan kaşığa benzer bir şey yapıp pilavı onunla yemeğe devam ettim. Pilavın
ve ekmeğin yarısını yedim, yarısını sahur için bıraktım. Fakat kompostoyu
tamamen içtim.
Yemekten sonra cebimdeki adres defterini karıştırdım. Birkaç
eski mektubu yeniden okudum, bazı resimlere baktım. Sonra yarım saat volta attım
ve yattım. Uzun bir uykudan uyandım, saate baktım yarım saat uyumuşum. Yatsı
namazını da kaldım. Bu arada uyku konusu kafama takıldı. Uyku problem olacağa
benzer.
-Demek ki yarım saatlik veya bir saatlik uyku bölümleri koymak
gerekiyor.
Nasıl olsa bu hücrede gece ve gündüz belli olmadığına göre,
uyuduğum zamanı gece, uyanık olduğum zamanı gündüz kabul ederim. Bu kararımdan
sonra, hücrenin içinde vız-vız diye dolaşan bir sineği de birkaç kovalamadan
sonra etkisiz hale getirdim. Artık vız diye uçup kulaklarımda uğuldamıyor.

Fasılalı olarak birkaç defa uyudum, uyandım. Baktım henüz saat 02.30.

-Biraz daha uyuyayım. Sonra sahuru yerim…
Uyandığımda saat 06.00
olmuştu. Bu sefer de fazla uyumuşum. Ne yapayım, akşam yemeği ile niyet ettim.
Saate göre sabah oldu demektir. Sabah namazı ve biraz daha uykudan sonra, saat
9.30’da yan hücrelerden sesler gelmeye başladı.
7 Eylül 1977… Ekmek
dağıtıldı. Yan hücrelerden iki arkadaş idarenin yatak vermiyeceğini anlayınca
bana çarşaf, nevresim, bir küçük kilim parçası verdiler. Bunları tabii yemek
deliğinden kollarımızı çıkarıp uzanarak birbirimizi görmeden, el yordamıyla
alıyoruz.
Zincirleme birbirimize uzatıyoruz. Aldığım çarşafı yorgan yaptım,
benim çuvalım ve kilim parçasını da yatak. Bir müddet volta atıp yatınca yatak
çok yumuşak geldi. Epeyce uyudum. Uyanınca yan hücre arkadaşıma seslendim, bir
kağıdı varmış, aldım, müdüre bir dilekçe yazdım. Girerken alınan kitaplarımın
bir kısmını veya takdir edilen miktarını verilmesini istedim.
Akşam
sayımında dilekçeyi gardiyana uzattım. Gayet normal bir tavırla aldı, sonra
aniden suratının ifadesini değiştirip yırttı dilekçemi. Bu hareketine fazla şoke
olmadım. Çünkü böyle şeyleri her an bekliyoruz. Ayrıca, her türlü haber ve olayı
da normal karşı
lamayı öğrendik. Kafam bozulmadı değil amma hücredeyim ve
dışarıda iki gardiyan. Dilekçeyi yırtan gardiyanın sesi yankılandı:
- Başka
bir isteği olan var mı?
Bu soru tabii ki “Her türlü istek kabul, ama herşey
yasak” anlamını taşıyordu. Öfke ve soğukkanlılıkla cevap verdim:
-Tamam yok.

Bir an göz göze bakıştık ve gittiler. Hücrelerden birbirlerine teselliler,
ahlar, vahlar başladı.
“-Yanmışız”
“-Sigara bile vermiyorlar”
“-Bizi
burada unutmasınlar”
“-İki aya çıksak iyi”
“-Onbeş güne çıkarız”
Bu
ve benzeri laflar söyleniyordu. 15-20 dakikalık konuşma faslından sonra herkes
yatışıyor, duruma adapte oluyorlar. Sesler kesiliyor, hücrelerden sert ve
derinden volta sesleri geliyor. Aradan biraz zaman geçince voltalar da
kesiliyor. Derin bir sessizlik çöküyor.
Saat 20.00’de orucumu açtım. Öğleyin
aldığım kuru fasulye ile akşama aldığım şehriye çorbası iftar soframı
oluşturuyor. Hayatımda ilk olarak çorbayı tabakla kafama dikerek komposto gibi
içiyorum. Arada bir de şehriye tanelerini elle toplayıp ağzıma atıyorum.
O
halde bile çorba ve ekmek çok leziz geldi. Fasulyenin de yarısını yedim.
Kalanını bıraktım. Boşalan şehriye çorba tabağını bir gazete parçası ile sildim,
pırıl pırıl oldu. Sofra artıklarını ve ekmek kırıklarını çöp kutusu olarak
kullandığım konfeksiyon çantasına doldurdum.
Yemekten sonra yan hücredeki
arkadaş, “İki Yabancı” isimli bir kitap verdi. Nasılsa içeri sokabilmiş. Onu
okumaya başladım. Dörtte üçünü okudum, sürükleyici. Zaten 1 cm. kalınlığında.
Kalanını yarın okurum diye bıraktım.

Karanlık geçen gündüzler!
8 Eylül 1977… Sabah kalktım, lambalar söndürülmüş. Karanlıkta kaldık. Kitabı da okuyamadım. Akşama lambalar yandı amma hücrenin lambası yanmadı. Tamamen karanlıkta kaldım. Diğer hücrelerin ışığı koridora yansıyıp oradan yemek deliğinden benim hücreme geliyor. Arkadaşlardan birinde mum varmış onu verdiler. Yemeği mum ışığında yedim ve söndürdüm. Dışardan gelen ışıkla yetinmek zorundayım. Çünkü mum yine lazım olacak. Yatmadan evvel, kitap okumak için yine yaktım. Bir süre sonra söndürüp yattım.
9 Eylül 1997… Sabahleyin ışıklar komple yine söndürüldü. Cezaevinin diğer bölümleriyle müşterek şartelden kesiliyor galiba cereyan. Fakat bizim ışık alacak bir yerimiz olmadığından gündüz tamamen karanlıktayız. Gece de koridordan biraz ışık geliyor.
Öğle yemeğini getirenden rica ettik:
-Hücrelerimizin baktığı koridorun ışığını yaksanız.
Bu ricamızı kırmadılar. Koridorun ışığını yaktırdır. Bu bile büyük bir başarı. Amma şunu da anladık ki kasten ışıklarımız söndürülüp karanlıkta bırakılıyormuşuz. Çünkü bizim sigortamız koridorda. Ve de koridorda cereyan var. Koridor ışığının yanması hücreme epeyce aydınlık getirdi. Bu bana büyük bir mutluluk veriyor. Işık gibisi, aydınlık gibisi yokmuş…
Kâğıt vesairemin bulunduğu dosyayı da, kitaplarla beraber müdür alıkoyduğundan, bu notları, amcamdan gelen yırtmamış olduğum mektubun boş say
fasına yazmaya başlamıştım. Orada yer kalmayınca, cüzdanımda bulunan fazlalık ufak tefek kâğıtlara yazdım. Şimdi onlar da bitti. Zaten iki gün doğru dürüst bir şey yazamadım.
Bugün dışarıdaki koridordan biraz ışık geliyor, yemek getirenden rica ettim, yerdeki boş bir sigara paketini verdi, ona yazıyorum. Bugün cezaevimizin aynı zamanda ziyaret günü imiş. Ama bizi ilgilendirmiyor. Akşama kadar önemli bir şey yok. Kitabı bitirdim o kadar.
Gece 01.30′dan sonra uyandım. Bir türlü uykum gelmedi. Biraz yatakta oturdum düşündüm. Biraz volta attım. Tekrar oturdum. Hayallere daldım. Gelecek hakkında düşünmeye çalıştım. Saat 04.30 da yeniden volta atmaya başladım. Saat 06.00′ya kadar durmaksızın volta attım. Saat 07.00 sıraları idi. Sonra abdest alıp namaz kıldım ve yattım…
10 Eylül 1977… 07.00′de yatığım uykudan, 09.00′da uyandım. Ekmek getir
diler. Ekmekle bir de battaniye verdiler. Battaniye çok büyük bir sürpriz oldu. Onu da hemen iki kat yapıp, yatak mahiyetinde ranzaya serdim. Çarşafı da üzerime çekip yattım. Yatak artık çok konforlu idi. Tekrar uyumuşum, 12.30′da uyandım. Delikten yemek aldım. Kuru fasulye… Biraz yatakta oyalandım, namazdan sonra tekrar yattım.
Akşam üzeri biraz yan hücrelerle konuştuk. Konuşmadan durmak, bir noktada insanı sıkıyor. Dereden tepeden konuşmalarla biraz açıldım diyebilirim. Yemekten sonra volta attım. Kendi kendime şarkılar mırıldandım. Hayallerim beni köyüme götürdü. Köy devreye girince nineleri, dedeleri, geçmiş yakınlarımı hatırladım. Duygulandım. Hepsine fatiha okudum….
11 Eylül 1977… Bu gece öğleyin aldığım pirinç pilavı ve komposto çok leziz gözüktü. Afiyetle yedim. Aynı zamanda bu gece “Kadir gecesi” olduğundan, kaza namazları kıldım ve Allah’a dua ettim. Saat 01.30 da yattım. Sabahleyin saat 05.00′te uyandım. Oturarak ve volta atarak vakit geçirdim.
12 Eylül 1977… Saat 09.00′da yatmaya hazırlanıyordum ki hücreleri açmak için gardiyanlar geldiler. Apar topar eşyalarımızı toplayıp koridora çıktık. Arkadaşlar önden fırlayıp, sevinçli sevinçli dış koridora geçtiler. Ben de belki “Kısım”a geçiyoruz diye biraz sevinmeme rağmen, içimden tam bir rahatlık gelmiyordu. Gerçekten de bizi, “Kısım”a götürmediler. Başka tür hücrelerin bulunduğu bir koridora gittik…

Bir hücre gösterdiler, içeri girmemle birlikte yerden, tuvalet deliğinden ve
civardan “vızz” diye siyah bir bulut yükseldi. Hayatımda bu kadar çok karasineği
bir arada görmemiştim. İçerisi aynı zamanda çok pis kokuyor.
Yalnız bu
hücrenin bazı avantajları var. Herşeyden evvel bayağı büyük sayılabilecek bir
penceresi var. Ranzanın üzerinde de köhne bir yatak ve bir de battaniye var.
Çuvala, parkaya ve konfeksiyon çantasına doldurduğum eşyaları yatağa koydum.

Kapı zaten çoktan kapanmıştı. Yerde mevcut eski gazetelerden birisini iyice
katlayıp elime aldım ve başladım sinekleri öldürmeye. Bir elimle de havlu ile
kovalıyorum, belki pencereden çıkarlar diye. Fakat sineklerin pis kokulu hücreyi
bırakıp temiz havaya çıkmaya hiç niyetleri yok. Sinek öldürme işi yarım saatten
fazla sürdü. Bir vuruşta 2-3 sineği birden duvara yapıştırdığım bile oldu.
Duvarlar ve yerler sinek ölüleriyle doldu. Duvara yapışıp kalanlar çirkin bir
manzara arz ediyorlar ama, canlılarından ise yapışık leşleri daha iyi. Tek tük
vızıltılar duyuyorum, onları da katletmeye devam ediyorum. Ama asıl savaş bitmiş
durumda. Bu sefer sıra geldi hücrenin temizliğine. Ranzanın altı meyve
artıkları, ekmek kırıkları ile dolu. Yerler leş gibi.
Önce ranzayı çekip,
eski gazetelerden yaptığım süpürge ile iyice süpürdüm ranzanın altını. Epeyce
pislik birikti. Üzerime zaten eşofmanları giymişim, çorapları da çıkarıp naylon
terliklerimi giydim. Kollarımı sıvadım ve hepsini elimle bir naylon torbaya
doldurdum.
Hücreyi yıkamak aklıma geldi ama sular akmıyor. Bir müddet volta
attım. Bu arada sular da geldi. Başladım naylon sürahiyi doldurup dökmeye.
Yatağın altına da su birikti. Akıtacak bir şey de yok. Hemen yatak çarşafı
aklıma geldi, çıkardım ve yere attım paspas niyetine. Hem yerleri ovuyorum, hem
de suları deliğine doğru akıtıyorum. Bu işleri yaparken bir yandan da kendi
kendime gülüyorum:
-Acaba annem veya nişanlım bu halimi görseler ne derler?

Neyse ki kirler, pislikler gittikçe temizleniyor ve temizlendikçe de hevesim
artıyor. Su da bol. Bir hafta kaldığım karanlık ve sonradan öğrendiğime göre
adına zindan denen bu yerde üzerimdeki miskinliği üzerimden atmak için hırsla
çalışıyorum.
Bir saatlik bir çalışmadan sonra, hücredeki pis kokular
kayboldu, yerler temizlendi. Yatağın başucundaki köşeye de gazete serip, üzerine
konfeksiyon çantalarını koydum. Dizdim güzelce. Yatağı da yaptım, üzerine bir
şeyler örttüm. Yastığı da koydum. Biraz derli toplu bir hal aldı.
Elbiseler
de kıvıra kıvıra rezil olmuştu. Onları da askıvâri bir şeye asmak lazım. Ne bir
çivi var, ne bir ip. En sonunda pencerenin mazgal demirine bağlı bir paçavra
gördüm. Çantamdaki ince bakır teli iki kat yapıp, paçavradan geçirdim ve aşağı
sarkıttım.
Elbiseleri askıya geçirdikten sonra, bakır telin bir ucunu
askıdan geçirip sardım ve kıvırdım. Pek ümitli değildim tutabileceğinden. Fakat,
kopmadı tuttu. Tam da başucuma geliyor. Ceketin duvara gelen kısmının
tozlanmaması ve kirlenmemesi için bir gazeteyi ceketin altına gelecek şekilde
diş macunu ile duvara yapıştırdım.
Bu sırada, sübyan mahkumlardan gazete
satan çocuk geldi hücrenin önüne. Mevcut olanlardan üç tane gazete aldım.
Gazeteleri hem okumak hem de kullanmak için alıyorum. Şöyle bir göz attıktan
sonra, önemsiz sayfalarını çıkarıp, duvarın pis olan yerlerine, bilhassa sinek
ölülerinin pis görünümünü kapatmak için diş macunu ile yapıştırdım. Bir büyük
parçayı da başucuma yapıştırdım. Elbisenin altındaki gazeteyi de değiştirdim.
Epeyce bir düzen vermiş oldum hücreye.
Bu arada mektupların ve gazetelerin
gelme serbestisi büyük ölçüde moralimi düzeltti. Çünkü geldiğimiz zindanda
herşey yasaktı. Mektup, dilekçe, sigara, gazete, hepsi yasak. Yemekten, su
içmekten başka her şey yasak idi. Burası oraya göre çok fantazi sayılır. Şunu da
anlamıyorum ki, idare hem bizi biraz feraha çıkartmış oluyor, hem de çeşit
çeşit, envai türlü hücrelerini göstererek gözdağı veriyordu.
Bu hücrede
hayat ve günlük yaşantı izleri fazlasıyla mevcut. Hücrenin penceresi cezaevinin
büyük dış bahçesine bakıyor. Bahçede çalışan mahkumların sesleri geliyor. Bol
sebze ve meyve yetişen bu bahçede devamlı mahkum çalıştırılıyor. Ayrıca
kısımların iç bahçelerinden gelen tezahürat sesleri ve voleybol oynayanların
heyecanlı bağırışları da duyuluyor. En önemlisi de ışık ve hava. Yalnız
mevsimden olacak ki hücre biraz soğuk…

Hücrenin ebatları da zindan hücresinden biraz fazla. Uzunluk 4 metre, genişlik 2
metreye yakın. Yükseklik ise 6 metre filan diyebilirim. Yüznumara deliği de
ranzanın hizasında olduğu için diğer boş taraftaki volta yerim bayağı uzamış
oluyor. Yani boydan boya volta atabiliyorum. Belki bayramda buradan da çıkarıp
kısımlara verebilirler. Hayırlısı Allah’tan.
Bugün de akşam oldu. Yemeğim
çorba ve ekmek. Şu anda saat 20.40. Hücremin ışığı yanıyor. Altımda yatak var.
Uzanmış, gazeteleri karıştırıyorum.
Bayağı konforluyum. Yalnız sakalım fena
halde kaşınıyor, boğazlı yün kazak da giymek zorunda olduğumdan, çene altımda
kaşıntı iyice artıyor. Ayna filan yok amma sakalımın bir hayli uzadığını
sanıyorum. Yüzüm ne halde bilmiyorum.
Gazetelere bakmaya devam ediyorum. Bir
İzmit’li şahıs “af” istiyor. Allah’tan hayırlısı. Bendeki gazeteyi yandaki
hücredekiyle değiştirmiştim. O gazetede de bir yazı gözüme çarpıyor.

“Televizyonun en çok çalışan elemanı Çetin Çeki, İstanbul’a hasretmiş…”

Ne büyük dert… Bir de Ankara’dan aşina olduğum, Set Kafeterya’da çekilmiş
bir resmini basmışlar. Bir de Hulusi Kentmen’in bir resmi gözüme çarpıyor.
Şöminenin başında koltuğuna oturmuş. Hemen şömineli sade bir ev gözümde
canlandı. Hayalin sınırı yok ki.
13 Eylül 1977… Bugün erken kalktım. Bir
daha da uyuyamadım. Birkaç tane yeni gelen sinek vardı, onları öldürdüm.

Uzun bir zaman volta attım ve sonra yatağıma oturmuştum ki, koridorda
bağıran sübyanın sesini işittim:
“-Kantine bir şey ısmarlıyan var mı?”

Bu tip ayak işlerini çocuk mahkumlara yaptırıyorlar. Kapıdaki yemek
deliğinden isteğimi yazdırttım:
-20 adet zarf, kağıt ve pul.
Yiyecek
birkaç şey de söyledim ama cevap moral bozucuydu:
-Yiyecek bir şey yok.

Saat 11.30 sıralarında yatağımda oturuyordum, gardiyan kapıyı açtı. Tıraşa
çıkardı. Bizim hücrelerin açıldığı dar bir koridor var. Onun da açıldığı dış
koridorda tıraş olduk… Bu arada fırsattan istifade, arkadaşlarla da bir hal
hatır sorma faslı geçtik. Bu da bir değişiklik ne de olsa. Yüzüm de kaşıntıdan
kurtuldu.
Bugün ayrıca pencerenin önündeki
meyilli platforma tırmanıp,
saat ve güneşin yardımıyla yön tayini yaptım.
Bu durumda kıble tam binanın
hizasında oluyor, Edirne’ye doğru…
Akşama kantine ısmarladığım kâğıt
vesaire geldi ve mektuplar yazdım.
14 Eylül 1977… Bugün Ramazan
Bayramı’nın arefesi. Saat 11.00’de hücrelerimizi açtılar. “Çıkıyoruz” galiba
diye sevinirken, başka bir hücreye götürdüler. Burası da yine pencereli bir yer.
Pencere de Edirne ovasına bakıyor. Hemen 4-5 metre ilerden bir köy yolu geçiyor.
Bir de bu hücreden benden önce çıkan güzel temizlemiş.
Biraz volta attım ve
tekrar pencereye tırmandım. Biraz yüksekce. Önündeki platform meyilli olduğundan
tırmanmak güç oluyor. Köy yolundan geçen traktörleri ve otomobilleri seyrettim.
Özgürlük ne güzel…
Dışarıdan ismim okundu, indim ve yemek deliğinden ses
verdim. Baktım, kitaplarım ve albümüm gelmiş. Ne kadar sevindiğimi anlatamam.
Sanki eski dostlarımı görmüş gibi oldum. Albümü karıştırdım, bayağı bir hoş
oldum. Bu arada bir arkadaştan mektup ve kitap geldi. Artık hücremde “Bol bol
kitap okur ve kafamı dinlerim” diyorum.
Az bir zaman geçmişti ki,
Sergardiyan geldi. Bu, bir başka yere gidişin alametiydi:
-Nereye, daha
bugün buraya geldim.
-Sen topla eşyalarını iyi bir yere gidiyorsun.

Kafam yeniden karıştı. İyi bir yer olduğuna pek inanamıyorum. Bu hücre
hoşuma gitmişti…

Neyse eşyalarımı topladım, çıktım dışarı. İki koridor geçtik. “KAPALI” diye
tabir edilen bir yere getirdiler. Beni “1. KAPALI”ya verdiler. Ayrıca 2. 3.
4’üncü KAPALI’lar var. Bu, “KAPALI” tabiri yalnız Edirne Cezaevine mahsus bir
terim. Yalnız burada uygulaması var.
İçeri girdim, burası büyükçe bir yer.
Tahminen 6 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğinde. Tavan yüksekliği ise 7
metre filan var. Fakat içerisi de çok kalabalık. Yüksekçe bir yerde bir defter
yaprağı kadar bir penceresi var. Onu da tel örgü ve demir parmaklıkla
kapatmışlar.
Az ışık sızıyor. Yerler kap kacak dolu. Küçük bir boşlukta da
bir yemek masası var. Volta atmaya yer yok. İçerisi sıcak ve havasız. İçeri
girişte, solda bir yüznumara var. Bayağı duvarları ve kapısı var. Açık değil.

Üst katta bir yatağa geçtim. Eşyalarım da çok. Nereye koyacağım? Çok sıkışık
ve karambol bir durum oluşturmasına rağmen hepsini başucuma doldurdum. Hücreyi
şimdi ne biçim arıyorum… Hele son girdiğim hücre, buraya göre yayla mı desem,
otel mi desem…
Neyse… Arkamızdan iki kişi daha geldi, onları da
sıkıştırdılar. 13 kişi olduk. İçeriye yeni bir ranza daha attılar, kenardaki
boşluk da doldu böylece. Bakalım hayırlısı.
Burası da bir nevi hücre.
Yalnız, tek kişilik değil de kalabalık bir hücre. Tek hücrelerden daha berbat.
Ama bazı farkları var: Bir adet piknik tüp mevcut, yemek kaynatıyorlar, erzak
vesaire var, bir de ziyaret serbest imiş.
Güçlükle abdest alıp, yatağın
üzerinde ikindi namazını kıldım. Bir iki mektup daha yazdım. 10 mektup oldu.
Saat 19.15’te gardiyanlar kapıyı açıp sayıma geldiler. Bir fark da bu sayım
konusu. Mektupları verdik. Kapılar gıcırtı ile kapandı.
Üç kişi
oruçluyduk… Yemekten sonra bir de kavun kestiler, çok leziz idi. Epeydir kavun
ve meyve yemedim. Yemek de idare yemeği değil mahkumlar kendileri yapmışlar.

Yemekten sonra yatağımda etrafı gözlüyorum, kulak kabartıyorum: Harcamaların
kimden? Meydancı kim? Bunlara dikkat ediyorum, anlamaya çalışıyorum. Onlara
destek olmam gerekiyor.
Bilhassa meydancıya anında ufak bir bahşiş vermek
iyi olur. Gerçi başka cezaevlerinde meydancı hemen anlaşılır. Fakat, burada
ufacık bir yere 13 kişi tıkılmış, çoğu yataklarında, hemen hepsi pijamalı. Düzen
de belli değil.
Her neyse… Yatsı namazını kıldım ve yatağımda oturuyorum,
yazıyorum. Yarın Bayram. Bakalım Allah ne kapılar açar?
15 Eylül 1977…
Gece çok geç uyudum, saat 03.00’ten sonra filan. Sabahleyin saat 09.00’da
kalktım. Sonra dışarı çıkardılar koridora. Müdür ve bir kısım gardiyanlar
geldiler; bayramlaştık ve içeri tekrar girdik. Biraz sonra gardiyanın biri
geldi:
“Rejime geçmek isteyenler geçsinler, akşama kadar…”
İki kişi
haricinde, diğerleri gittiler. Gitmeyenlerden biri bendim, diğeri de 11 yıldır
yatmakta olan müebbet hapse hükümlü birisi.
“Rejim” denilen yer, yine bu 4.
kısma dahil fakat, küçük bir bahçesi olan, dört küçük koğuştan ibaret bir
yermiş. Televizyon da varmış. Lüks sayılır bizim yerimize göre. Fakat,
tanımadığım bir takım kozmopolit insanlar arasına, sırf bir hava almak için
gitmek, “hafiflik” olacak. Konuşulacak, oturulacak şahıslar da hep problem
teşkil ediyor.
Biraz oturduktan sonra, arkadaşın kumanyası ile sağlam bir
bayram kahvaltısı yaptık. Oturmakla, radyo dinlemekle ve ara sıra laf etmekle
öğlen oldu. Yattım. Hem uykusuz, hem de moralman bozuk durumdayım. Sinekler de
bol ve rahatsız edici. Adeta hücrede öldürdüğüm arkadaşlarının intikamını
alıyorlar. Vız vız diye kollarıma ve yüzüme konuyorlar.
Saat 16.30’da uykumu
alamadan uyandım. Rejime gidenler de bu sırada geldiler. Kalktım. Midem de biraz
bozulmuştu.
24 saatte bir yemek yemeğe alışan midem, zeytin, peynir,
yumurtadan ibaret bir sabah kahvaltısı gördü. Öğleyin de soğanlı, salçalı, etli
bir idare yemeği yiyince hemen işleri karışmıştı.
Hemen hemen hep
yatağımdayım. Kişileri tanımıyorum, konular basit, aynı konuları devamlı dönen
bir plak gibi anlatıyorlar. Konuşmaları anlamsız, gayesit ve ölçüsüz. Allah
kurtarsın beni bir an evvel buralardan.

Şimdi, bir an evvel buradan başka bir cezaevine gitmek için ne kadar
sabırsızlanıyorum… Ah şimdi babam nakil işimi yaptırabilse de gitsem. Bolu,
Adapazarı veya Artvin cezaevlerinden birine halen gitmek istiyorum. Bütün diğer
düşünce ve hesapları bir kenara itiyorum.
Yatsı namazından sonra iki
yanımdaki yeni tutuklu şahıslarla biraz konuştuk. Bazı konular açtılar, ben de
birkaç kelime söyleyince, onlar da zaten konuşmak istemiyorlarmış. Benim de
konuşma ihtiyacım olacak ki anlattık biraz.
İkisi de belki ilk
mahkemelerinde çıkacaklar. Gümrük suçlarından tutuklular. Ama bu zavallılar bile
bu hücrelere tıkıyorlar. Vakit ilerledikçe alt ranzalardan hareretli konuşmalar
geliyor. Herkes birbirine, çok önemli bir şeyler anlatıyor. Biri bırakıp diğeri
başlıyor. Hava da iyice pisleşti. Sinekler ise zaten ayrı bir dert. Saat
02.00’ey doğru yatmaya karar verdim.
16 Eylül 1977… Yatınca hemen
uyumuşum. Sabahleyin saat 06.00’da uyandım. Namaz kıldıktan sonra, ekmek
çuvallarından biraz ekmek kopardım. Masadan iki şeker aldım, bir bardak da su,
çıktım yatağıma. Yedim içtim ve yazmaya başladım.
Herkes uykuda, içerinin
havası geceye nazaran temiz. Çünkü birkaç saattir sigara içilmedi. İçerdeki
dumanı da ciğerlerimize çekip alıkoyduk. Birisi araba vapurunun düdüğünü andıran
bir sesle horlayarak uyuyor. İki kişi de rüyalarında feryat ediyorlar,
sayıklıyorlar, sonra sukunet buluyorlar.
Tekrar uyumayı denedim, uyuyamadım.
Kalktım, giyindim, indim aşağıya. Oturdum masaya bulmacaları çözdüm. Saat
09.20’de tekrar yattım, uyumuşum. Uyandığımda saat 13.15 olmuştu. Etrafta bir
hareketlilik var, yine rejime gidiyorlar.
Bu “rejim”e gidişler bayram
mükafatı, en fazla yarın da çıkarırlar, hepsi o kadar. Yine iki kişi kaldık.
Diğer arkadaşla muhabbete başladık. Soğuk soğuk, yavaş ve temkinli yaklaşıyoruz
birbirimize.
Gidenlerden iki kişi de döndü. Birisinin ziyaretçisi gelmiş,
lokum getirdi. Lokum ve şeker yedik. Bu günkü konuşmalardan, “Rejim”e gitmeyen
arkadaşın orda hasmı olduğunu öğrendim. Bu hasımlık, cezaevi hasımlığı.
“Kısım”da iken bir olayda karşı karşıya gelmişler ve bu nedenle hücrelere
düşmüşler.
Akşama yine konuşmalar başladı. Çünkü sayımdan önce “rejim”den
dönenler, beraberlerinde yeni heyecanlar ve konular getirmişlerdi. Benden
hoşlanmadıklarını farkediyorum. Amma acelem yok.
Çok ciddi duruşum, yalnız
ve kimseyle ilgilenmeyişim onları kızdırıyor. Aslında konuşacak bir konu
açsalar, onlara ben de katılırım ama, fuzuli havadan konulara katılmak içimden
gelmiyor. Hafif ve yersiz hareket etmiş olurum. Nasıl hırsızlık yaptıklarını,
nasıl küfür ettiklerini, cezaevinde nasıl şiş ve kesici alet imal ettiklerini
ballandıra ballandıra anlatıyorlar.
O onu, o onu pohpohlayarak adeta
palvaraya teşvik ediyorlar. Gittikçe de küstahlaşıp, çileden çıkıyorlar. Aslında
ben de onlardan fena halde rahatsız oluyorum. Belki beraber oturup konuşsak
anlaşma zemini doğacak, belki ikna edebileceğim onları. Fakat diyalog olmayınca
aradaki kopukluk büyüyor. Çok çeşitli düşünceler kafamı kurcalıyor. Bunalıyorum.
Kendime olan güvenimi bile kaybedecek gibi oluyorum.
Yalnızım. Silahsızım.
Aramızda, Allah göstermesin, bir tartışma, bir itişme kakışma filan olsa…
Pasif kalmayı yediremeyeceğim kendime. Bir hadise yapmak ise hem güç; hem de
dışarıdaki bekleyenlerimin üzerimdeki etkisi var. Bu ise bunaltıyor beni.
Düşünüyorum, durumumu göz önüne getiriyorum, çıkamıyorum içinden.
Akşam
üzeri gelen mektupları ve babamın yazdığı mektubu düşünüyorum. İyice kızıyorum,
kafam bozuluyor. Bana Edirne Cezaevi’nin büyük bahçelerinden, mahkumlara, sebze
ve meyve dağıtılmasından, havasından bahsediyor. Sanki yatmış gibi. Halbuki
Edirne’ye gelmiş bile değil. Duymuş hakimlerden, savcılardan. İçerisini ne
bilecek? Türkiye’nin en namlı Cezaevlerinden birini bana övüyor. Üstelik
bulunduğum şu “Kapalı” en pis hücreden de beter.

Aslında daha Çanakkale Cezaevi’nde iken, Artvin, Adapazarı veya Bolu
Cezaevlerinden birine gitmeye uğraşıyordum. Bir türlü gidemedim. Bu işi
bizimkilerin yapması zor da değil fakat, durumu anlamadıkları gibi, işlerin
nasıl döndüğünü de anlamıyorlar.
Bu gece bayağı sıkıldım ve bunaldım. İndim
yatağımdan aşağı oturdum masamın başına. Yukarıda yataklarda yüzük oynuyorlar.
İki kişi var aşağıda. Sonra oyun bitti aşağı indiler. Sabah konuştuğumuz
müebbetlik mahkum ile biraz konuştuk. Bu arada diğerleri ile de bir iki kelime
filan derken ortamda hafif bir yumuşama oldu ama, soğuk harp devam ediyor yine.

Sonra yatağıma çıktım, yatsı namazını kıldım. Aşağıda bir yemek hazırlığı
var. Saat 01.50. Beni bir iki çağırdılar, inmeyişim yine artırdı gerginliği.
Fakat yiyecek yer yok. İyice hava yumuşamadan da inmek, aralarına girmek
istemiyorum. Sonra da inmediğime pişman oldum ama ne ise… Allah beladan ve
musibetten korusun… Yazacak şey çok, içimdeki kızgınlık ve bunalım yazmamı
engelliyor. Hangisini neresini yazayım… Bırakıyorum şimdilik.
Yazmayı
bıraktıktan sonra, bir genç mahkumla konuşmaya başladık. 18-19 yaşlarında.
Profesyonel hırsız. İkinci mi üçüncü mü cezaevine girişiymiş daha bu yaşta.
Politika, ideoloji, din ve cezaevlerinden konuşmak istedi. Konuştuk.
Bu
arada sarfettiğim sözler, alt kattakilerin dikkatini çekmiş. Dikkatle
dinliyorlar, arada bir-iki soru soruyorlar. Konuşmak, diyalog kurmak istedikleri
açık. Sorularına öz ve kısa cevaplar verdim. Durum bayağı gerginliğini kaybetti,
hava yumuşadı. Sonra yatağımda kitap okudum. Çoğunluk uyudu. Sabah zeytin ekmek,
su ve karpuz ile kahvaltı yapıp yattım. Saat 07:30
Akşam yemeğini topluca
yedik. Peynir, zeytin, karpuz ve ekmek. Sayımdan sonra yatağıma çıkmadım.
Oturduk muhabbet ettik. Artık toplumla aram iyice düzeldi. Muhabbet saat 03.00’a
kadar devam etti. Konu bazı kabadayılardan açıldı. Oradan cezaevlerine,
silahlara, kaçakçılığa, gemiciliğe; oradan bağlara, yılanlara, yılan öldürmeye
ve tekrar cezaevine, cezaevinin kısımlarına ve cezaevinin dahili konularına
geldi. O sırada hiç yoktan çıkan bir münakaşa büyüme eğilimi gösterdi.
Yatıştırdık.
Ortamı yatıştırıcı, bağlayıcı, sukunete erdirici kısa bir
konuşma yaptım. Aynı zamanda bazı ufak ikazlarda da bulundum, söz arasında.
Etrafta iyi bir tesir bıraktığımı görüyorum. İyi ki yatıştırdık. Tekrar
muhabbete başladık. Yine çeşitli
konular. Yalnız şu var ki, konular
cezaevinden başlayıp, dolaşıyor ve yine cezaevine geliyor.
Saat 05.00’te
yatağıma çıktım, biraz yazdım. Saat 09.00’a doğru bir patırtı ile uyandım. Akşam
münakaşa eden çocuklar kavga ediyorlar. Kimse de ayırmak istemiyor. Yalancıktan
bir iki söz o kadar:
“Bırakın”
“Yapmayın”
Aslında tarafsız olan 3-4
kişi. Diğerleri kavgacılardan birini destekliyor. Ben de tarafsızım amma,
desteklenen kişinin desteklenme nedenlerini biliyorum. Zaten o çocuk üstün
dövüşüyor. Diğeri epey dayak yedi ama, hataları ve yanlış hareketleri çok
olduğundan, bir bakıma “müsbet bir olay” diyebiliriz.
Fakat akşamki
konuşmalarımın boşa gitmesi de canımı sıktı. Aslında adam ayırmak, kavga
işlerine karışmak adetim değildir. Yalnız burası hücre ve kapalı toplum
olduğundan akşam ayırıcı, yatıştırıcı rol oynamayı uygun gördüm. Takdir de
edildim. Fakat şimdi olayın tekrar nüksetmesi bir noktada işi saymamaya
getiriyor.
Kesin karar alıyorum karışmamaya. Seyrediyorum. Sopa yiyen çocuk
yerdeki bir çay bardağını aldı, diğerinin suratını kesecek. O sırada araya
girdiler ve ayırdılar. Hürmet ettikleri birisi bardağı elinden aldı. Kendi
adamını da sakinleştirdi. Yine insaflı kişiler diyebiliriz. O kadar
hırpalanmasını yeterli gördüler. Belki de kendi adamlarını da biraz tehlikede
gördüler, iş ileri giderse kendileri de işe girmek zorunda kalacaklar. Onun için
ayırmayı uygun buldular. Bu işin teşvikle ve tezgahla olduğu da böylece ortaya
çıHırpalanan çocuk akşamki konuşmalarında da hatalı idi… Hırpalanması
gerekiyordu. Fakat o zaman madem yatıştırdık, şimdi alevlendirmeleri canımı
sıkıyor. Madem böyle olacaktı, her iki kavgacının da hürmet ettikleri şahıs o
zaman iki tokat atardı, biz de desteklerdik. Çocuk da sesini çıkarmadan kabul
ederdi. Patırtıya lüzum yoktu. Sopa yiyen çocuk da bir gece önce benimle çeşitli
konuları tartışan hırsız idi.
Neyse… Akşam yemekten sonra yatağıma
çekildim. Konuşmalara fazla iştirak etmedim. Kavgayı üstün bitiren çocuk,
bozulduğumu kızdığımı anladı.
“Abi… Abi…” diyerek konular açmaya
çalışıyor, benimle konuşmak istiyor. Gayesi hem beni yumuşatmak, hem de
kazandığı zaferi tescil ettirmek. Fazla yüz vermeden ciddiyetimi koruyarak,
geçiştiriyorum.
19 Eylül 1977… Tesadüfen sular, saat 7.30’da geldi. Herkes
uykuda. Çamaşırlarımı hazırladım, lüks banyoya yani yüznumaraya girdim. Önce bol
su ile içerisini iyice yıkadım. Sonra plastik genişçe kompostu tasını -ki bunu
banyo tası olarak kullanıyoruz- iyice yıkadım. Musluğu sonuna kadar açtım.
Bereket versin ki musluk yere yakın ve fazla su sıçratmıyor. Leğeni deliğin
üzerine çektım. Yüznumaranın genişçe olması da bir avantaj.
Leğenin
kenarları, musluğun ufak tefek serpintilerini önlüyor. Ben de leğenin gerisinde
çömelmiş olarak, tas ile musluktan su alıp itinalı bir şekilde yıkandım. Bu işi
de bitirdikten sonra, kalın yün çamışırlarımı giydim, kuşağımı sardım gelip
yatağa girdim. Biraz kitap okudum. Çok da kirli çamaşır birikti onları da nasıl
yıkayacağım diye düşünüyorum. Sonra uyumuşum, 12.00’de uyandım. Elbiselerimi
giydim. Yemekten sonra bekliyorum belki bir ziyaret gelir diye. Tabii gelen
giden olmadı.
20 Eylül 1977… İkindiden sonra uyumuşum. Uyanınca başucumda
bir mektup gördüm. Baktım nişanlımdan geliyor. Epeydir mektubunu alamamıştım.
Sevinçle açtım ve okudum, kısa bir mektupla bir de kart vardı içinde. Cevabını
yarın yazarım.
21 Eylül 1977… Gece geç yattım. Sabah 05.00’te uyandım.
Herkes koyu bir sohbete dalmış anlatıyorlar. Birkaç kişi uyuyor sadece. Biraz
kitap okuyayım dedim. Olmadı. Beni de konuşmaya zorladılar. Oradan, buradan
derken saat 06.30 oldu.
Zeytin ekmekle kahvaltı yaptık. Yalnız su yok. Yine
muhabbete devam… 08.30’da sular gelir diye bekliyoruz. Muhabbet bu sefer
Ordudan, Kıbrıs’tan açıldı. Konuşmalarımı merakla dinliyorlar. Sular geldi

elimizi yüzümüzü yıkadık, sularımızı içtik. Bu arada şunu belirteyim; sabah
abdesti için bir naylon sürahiyi akşamdan ayırıyorum. Ona kimse dokunmuyor.

Saat 09.00’da kapıyı açtılar. Berber gelmiş. Koridorda traş oluyoruz. Açık
olan kapıdan içeri bayağı hava giriyor. Halbuki kapının açıldığı yer de koridor
ama, yine de içerinin havası çok temizlendi.
Kapılar tekrar kapandı. Kantine
zarf, kağıt, deterjan filan ısmarladım. Yatağıma çıktım. Uyumaya hazırlanıyordum
ki yemek geldi. Kalktım yemek, biraz muhabbet dekken saat 15.00 oldu. Ancak
yatabildim. Uyandığım zaman saat 18.00 olmuştu. Kantine ısmarladığımız
malzemeler geldi. Daha sonra sayım oldu. Nişanlıma yazdığım mektubu verdim.

Bu akşam erken yattım. Saat 24.00’te uyandım. Alt katlarda , İstanbullu
mahkumlar arasında hararetli konuşmalar var. Tekrar uyudum fakat 02.30’da tekrar
uyandım. Aynı grup aynı hararette konuşmalarını sürdürüyorlar. Yaptıkları
hırsızlıkları, nasıl gasp yaptıklarını, nasıl turist soyduklarını, müdüriyette
nasıl dayak yediklerini, okuduklarını ve okumadıklarını anlatıyorlar.

“OKUMAK” dediğim polis merkezindeki itiraflar. Suçunu itiraf etmeye veya
başka isimler ifşa etmeye argoda “OKUMAK” deniyor. Kendi kendime diyorum:

“Nasıl da bitmiyor, sonu gelmiyor bu konuların?”
Nitekim sonunda yine
dolaşıyor cezaevine geliyor konular. Cezaevi konuları takılıyor konuşma
zincirine. Onlar konuşurken ben de yazmaya devam ediyorum. Biraz da kitap
okudum. Yatmaya niyetleniyorum, içerisi de son derece pis ve havasız.kmış oluyor.

2 Eylül 1977… Gün, akşama kadar aynı tek düzelik içinde geçti. Değişen bir şey
yok. Sadece tüpümüz geldi o kadar. İcabında yemek filan yapabiliriz. Akşam
sayımında mektupları verdikten sonra, kendi yaptığımız fasulye yemeğini yedik.
Çok değişik geldi.
Artık içerisi iyice sıkmaya başladı. Havasızlık,
hareketsizlik, buna ilaveten bugünkü sıcak hava da iyice bunaltıcı oluyor. Artık
yatmaktan da bıktım. Yüznumaraya gitmek için 3-4 adım yürümek ve namaz kılmak
haricinde hiçbir hareket yok. Vücudumun iyice paslandığını ve uyuştuğunu
hissediyorum. Uyku bile tam sıhhatli bir uyku olmuyor.
15 dakika uyusam 15
rüya görüyorum. Biraz evvel konuştuğumuz mevzular, uyuyunca rüyama giriyor. Hem
uyuduğum hem de konuşulanları duyduğum anlar oluyor. Kafam ve zihnim acayip bir
halde. Kitap okumak da çok sıkıcı oluyor. Bir iki sayfa okuyup bırakıyorum. Yine
de bazen çok iş yapmış gibi, bedenen ve zihnen çok yorgun bir halde, leş gibi
yatağıma uzanıyorum. O kadar miskinleştim ki tarif edemem.
Gece yine
muhabbetler uzadı. Baş gardiyanın gönlünü alıp geç saatlerde kapıyı açtırmayı
başardılar. İçeriye büyük ölçüde temiz hava girdi. Herkes gardiyana minnet
duygularını ifade ediyor. Gerçekten de içerinin havası çok değişti. Çok iyi
oldu. 20-25 dakika sonra gardiyan kapıyı kapatıp gitti. Arkasından övgüler devam
ediyor. Bir kapının açılması ne kadar mutlu etti bizleri. Fakat, gerçekten de bu
gardiyanın iyi niyetli, vicdanlı bir kişi olduğunu teslim etmek gerekir.
23
Eylül 1977… Sabah 06.00’ya kadar uyuyamadım. Kalktım namaz kıldım ve henüz
yatmamış olan birkaç kişi ile kahvaltı yaptık. 07.00’de yattım. Uyuyamadım.
Sağa-sola döne döne nihayet kısa bir uyku uyudum. 08.30’da kalktım. İyice
sinirlerim gergin. Hava da bunaltıyor.
Uykusunda öksüren, masada kahvaltı
yapan şahıslar müthiş canımı sıkıyor. Ekmeği koparışları, lokmayı çiğnerken
ağızlarından ses çıkarmaları bile fena halde sinirime dokunuyor. Üstümdeki kalın
çamaşırları çıkardım. İndim aşağıya. Yüzüme göğsüme su serptim. Ensemi,
kulaklarımı yıkadım ve çıktım yatağıma uzandım. Yine rahatlayamadım. Çok ağır
bir sıkıntı ve bunaltı bulutu çöktü üzerime. Kitap okumak canım istemiyor, uykum
gelmiyor.
Bugün ziyaret günü olduğundan belki babam veya herhangi bir kimse
gelir diye hayal kurmaya çalışıyorum. Bu düşüncelerle yorularak uyumuşum. Saat
13.45’te uyandım. İki saate yakın uyumuşum. Kalktım, üzerimdeki bunaltıcı
sıkıntı geçmiş gibi. Namaz kıldıktan sonra aşağı inip masanın yanına oturdum.
Bekliyorum belki gelen olur diye. Beş tane kart geldi. Çıktım yatağıma uzandım.
Birisine hemen cevap yazdım ve akşam sayımda verdim.
Bu mektup konusu da
biraz problem olacak gibi. İki üç gün içinde on taneden fazla mektup ve tebrik
geldi. Gelen mektup vesaireye anında cevap vermek adetim idi. Önemli olan
prensibim idi.
Fakat şimdi, zamlarla 10 tane mektup 2.5 TL’den 25 TL yapar.
Buna göre ortalama ayda 50-60 TL mektup parası tutuyor. Buna zarf ve kağıt da
ilave edersek 70 TL filan oluyor. Gerçi paraya önem vermem, etrafımda da
genellikle beni cömert birisi diye tanırlar fakat; imkanlar kısıtlı olunca,
kendi gelirim olmayıp, baba, amca, dayı, arkadaş gibi yakınlarımdan gelen
parayla geçinmek zorunluluğu olunca, harcamaları da dikkatli yapmam gerekir.

İşi biraz sıkı tutmalıyım. Örnek olarak 25 kuruşun bir kıymeti yok ama,
olmayınca bir zarf alamıyorsun. Onun için bunları göz önüne alarak, gelen
mektuplara geç cevap vermeyi düşünüyorum. Mektubun geldiği yere göre bir gün ile
bir ay arasında geciktirebilirim cevap vermeyi. Bunlara ilaveten çay ve sigara
içmeyişim de epeyce kazançlı oluyor. Gazeteleri de biraz kısmayı düşünüyorum.
Böylece dışarıya karşı şahsımda ve davranışlarımda bir değişiklik olmadan, bir
miktar tedbir almış olurum. Bütün bunlar, hükümetin yaptığı zamların bir
hükümlüye yansıması oluyor herhalde… Saat 01.30 biraz kitap okumak için
yazmaya ara veriyorum…

25 Eylül 1977… Şu anda saat 20.00. Kafam çok fena bozuk. Öğleyin, berber geldi
diye dışarı tıraşa çıkardılar. İki tane psikopatı berber yapmışlar, ellerine
vermişler usturayı. Güya iyi tıraş edene tıraş oldum, suratın bir yerinden
deriyi tutup gerdiriyor, diğer eliyle usturayı bir bastırıyor, “cart” diye
suratın yarısını iki çekişle tıraş ediyor. Ters düz diye birşeye dikkat ettiği
yok. Acımasız bir adam. Kalkıp suratına bir yumruk çaksan, güya elinde ustura
var ya, ayrıca idarenin adamı. Güvendiği yerler çok sağlam aklı sıra…

İkinci mesele de; ikindi zamanı bir daha dışarı çıkardılar bizi. Sebep:

-İçeride “DDT” yapılacak… Bir nevi ilaçlama. Bir de içeri girdik ki her
taraf bembeyaz sanki kar yağmış. Simsiyah ceketim bembeyaz olmuş. Herkesin
eşyaları batmış. Terbiyesiz herif, sıkmış pompayı batırmış bırakmış.
Bu tip
işlerde çalışan mahkumlar idarenin gözüne girmek için, diğer mahkumların hiçbir
hakkını, derdini düşünmezler. Yeter ki kendilerinin üç kuruşluk rahatları
bozulmasın. Zaten idare de ona göre adam seçer böyle işlere.
Akşam üzeri bir
haber geldi:
“MARUZATA çıkacaklar, hazırlansın!”
Koğuşun yarısı,
alelacele dilekçe yazdı, hazırlandı, giyindiler. Neşe ile ve ümitle bekliyorlar.
Aralarında konuşuyorlar. Gidecekleri yer müdürün odası. Altı üstü iki kelime
edip dönecekler. Fakat bu, mahkum için büyük bir değişiklik. Müdürün makamına
gitmek için, dış bahçeden geçip temiz hava alacaklar, güneşi, gökyüzünü
görecekler. Ağaçları, otları görecekler.
Ben dilekçe vermedim ama, ben de
onların gitmesini çok istiyorum. Çünki onların gidip gelmesi büyük bir
değişiklik olacak, haberler getirecekler… Fakat maalesef bu ümitler de söndü.
Çünkü bekle bekle kapıyı açan olmadı. Herkesin hevesi kursağında kaldı. Bu durum
hemen etkisini gösterdi. Sinirler çok gergin, küfürler, suçlamalar…

Gardiyana delikten sesleniyorlar, cevap yok. Gardiyanlar ancak sayımda
gelebildiler. O bağıran, küfürler edenler şimdi süt dökmüş kedi gibi:
-
Başefendi, hazırlandık, çıkarmadınız.
- Abi, e… şey niçin çıkmadık acaba?

Gayet usturuplu, temkinli sözlerle ve öfkelerini saklayarak sorular
yönelttiler. Gardiyanların cevapları oldukça ilgisizdi:
- Yok ya, çıkacak
mıydınız?
- Çıkaracak mıydık?
Biraz da alaylı cevaplar… Bütün bunlar,
kafamda bir araya geliyor. Her taraf
pislik, yatak çarşafı rengini
değiştirmiş. Üzerimdeki çamaşırlar pürtük pürtük bir dolu. Sinirimi öfkemi belli
etmemeye çalışıyorum. Bu ise yıpratıyor beni. Eğer “Af” filan çıkmayacaksa, bari
yakın cezaevlerine gidebilsem diyorum.
26 Eylül 1977… Bugün Pazartesi.
Ziyaret günü. Saat 09.00’da giyindim. Bir ziyaretçi gelir diye büyük ümitle
bekliyorum. Maalesef yine gelen olmadı. Sadece, Cuma günü birisinin
ziyaretçisine ısmarladığım kumanya listesi, o da eksik ve zamlı tarafından
geldi.
Öğle yemeğinde, domates, biber, soğan ve biftekleri kızartıp, değişik
bir yemek yedik. Akşama da sebzeli bir yemek yedik. Bugün birinci sınıf yedik
yemekleri. Fakat, bir yarış havası içinde yendiği için rahat yiyemiyorum.

Pislik, terbiyesizlik, görgüsüzlük kaynaşmış halde. Şükür, karnımı
doyuruyorum ama yediğimden bir şey anlamıyorum. Her yemekte asabım bozuluyor.

Gece erkenden yatağıma çekildim. Kitap okudum. Saat 24.00’te yattım.
01.30’da uyandım. Bir kısmı dama oynuyor, bir kısmı yine koyu bir muhabbete
dalmış. Saat 03.00’te tekrar uyandım, yatanların sayısı artmış amma bir grup
hâlâ muhabbete devam ediyorlar. Diğerleri hepsi yatmış.
27 Eylül 1977… Bu
sıra tuvalete küçük abdest için çıkmak fazlalaştı. Soğuktan her halde. İyice
yünlü tam kışlık giyeceklerimi giyiyorum artık. Üzerine örtmek için ancak tek
battaniyem var. Koğuşun yarısı nezle gripten mustarip. Aksırmalar, öksürmeler
sürüp gidiyor.
Artık sıkıntı ve bunalımlar, nöbet gibi sık sık sarıyor
benliğimi. Bazen neredeyse dayanma gücümü, mücadele azmimi yitirecek gibi
oluyorum.

Yıprandığımı hissediyorum… Hiç olmazsa dolaşacak, spor yapabilecek bir yer
olsa, insan mevcut enerjisini toplama fırsatı bulur. Kenidine güveni artar. Oysa
şu durumda bol bol yatmaktan, pis havayı teneffüs etmekten, tatsız lafları
dinlemekten, terbiyesiz hareketleri izlemekten başka bir şey yok.
Pislik,
miskinlik, sabretme mecburiyeti taciz ediyor beni, asabım bozuluyor. Kendi
kendime rahatsız oluyorum. Şu da var ki, aslında cezaevleri hep böyle kalitesiz
insanlarla dolu değildir.
Fakat şimdiki “Kapalı”daki arkadaşlarımın çoğu,
İstanbul-Bayrampaşa Cezaevinden gelme insanlar. Bayrampaşa Cezaevinin meşhur
“Yamyam Koğuşu”nun sakinleri genç ve profesyonel suçlulardır.
Bunlar
“Kaftici”, “Arpacı”, “Tufacı”, “Zarfçı” gibi mesleklerin erbabıdırlar ki, hepsi
hırsızlık başlığı altında toplanabilir. Daha doğrusu saydığım terimler,
“Hırsızlık mesleği”nin kollarını oluşturuyorlar. Bu genç ve eğitimsiz, sorumsuz
kişilerin anladığı ve önünde eğildikleri tek güç, kaba kuvvet ve şiddettir. O
bakımdan en ufak açık vermemek, çelik gibi bir irade ve acımasız bir görünüm
sergilemek gerekiyor. İşte bu sinir harbi insanı değirmen gibi öğütüyor,
yıpratıyor.
Kafamın takıldığı konulardan bir örnek vereyim. Dün gelen ve
biber dolma yapmak için ayırdığımız biberler bitmek üzere. Eline ekmek alan,
bibere tuzu ekip yiyor, sorumsuz bir şekilde… Bulaşıkları binbir minnetle iki
çocuk yıkıyorlar. Kimse meydancılık yapmıyor. Halbuki meydancının kazancı
küçümsenecek bir şey değil, buradakilerin gelirlerine göre.
Ama iş paraya,
alışverişe, harcamaya gelince hepsi meteliksiz, gariban ve yataklarından,
yapılan işi seyretme meraklısı. Birbirleri ile muhabbetleri ayrı bir alem. Önce
münakaşa ediyorlar, birbirlerine en ağır hakaretleri yapıyorlar, arkasından da
kırk yıllık dost gibi yılışmaya başlıyorlar. Ağız kabadayılığında üstlerine yok.
Konuşurken mangalda kül bırakmıyorlar.
Gerçi bana karşı bir hareketleri yok
fakat, bu daracık yerde bu kadar çok laf, bu kadar çok hareket insanı rahatsız
ediyor. Üstelik hareketlerin çoğu hatalı, yanlış hareketler. Canımı sıkacak bir
durumla karşılaşmamak için çok dikkat sarf ediyorum. İcabında bazı taktiklere
başvuruyorum…
28 Eylül 1977… Bugün hava çok soğuk. Adeta iliklerime
işliyor. Bütün yünlüleri giydim. İkinci bir battaniye tedarik ettim. Çift
battaniye ile yatağımda yatıyorum. Çok üşüyorum. Yataktan çıkmaya cesaretim yok.

Üç kişi para almak için idareye çağırıldılar. Kimbilir kaçıncı defadır
dilekçe vermişlerdi. Nihayet bu gün çağırıldılar. Döndüklerinde çok neşeli
idiler. İçlerinde müdürle görüşüp “Kısım”a geçeceğinden ümitlenenler var. Bir
saat sonra, müebbet cezalı, 11 senedir yatmakta olan şahıs kısma gitti. 5’inci
kısma gitmiş.
Sayımdan sonra güzel bir akşam yemeği yedik. Karışık biber ve
patlıcan dolması. Yine özel yemeklerimizden birini yedik. Bu akşamki yemeğin bir
başka özelliği de, herkesin ayrı ayrı tabaklar içinde yemesi oldu. Dolayısıyla
daha rahat ve terbiyeli bir yemek yedik. Yarışma olmadı. Bu işi yemeği yapan
çocuğa tembih ettik ve böyle olmasını sağladık.
Gece saat 03.00 sıralarında
yatağımda uyanık yatıyordum. Hoşuma gitmeyen, hataları çok olan bir çocuk,
gıyabımda menfi kinaye bir söz sarfetti. Benim uyuduğumu sanıyor, aralarında
konuşuyorlardı. Hemen kalktım ve onu azarladım. Nasihatle ve ikazla karışık
çıkıştım. Etrafa bir sükunet çöktü. O da hürmetkar sözlerle bana mukabele etti:

“Kötü bir niyetle söylemedim abi. Seni bir ağabey kabul ediyoruz.”
Bende
fazla üstlemedim. Konu kapandı. Saat 06.00’ya kadar bekledim, kitap okudum ve
06.00’da namaz kılıp yattım.
29 Eylül 1977… Uyuyamadım ve kalktım. Çamaşır
birikmişti, onları yıkamaya başladım. Önce soğuk su ile yıkayıp yumuşattım.
Sonra tenekede ısıttığım sıcak su ve bol deterjanla yıkadım. Sular da bu sırada
kesildi, suların gelmesini bekledim. Sular gelince de soğuk su ile yıkayıp
bitirdim. Çok fena yorulmuştum.
Yatağıma çıktım, uzandım. Hemen uyumuşum.
Uyandığımda kollarımın ve omuzlarımın çok fena ağrıdığını hissettim. Kahvaltı ve
öğle yemeğini bir arada yaptık. Sonra tıraşa çıktık. Tıraş oldum geldim. Bu
tıraş işine de iyice illet olmaya başladım. Ağaç budar gibi tıraş ediyorlar.
Fakat yarın da ziyaret günü. Yine büyük ümitlerle tıraş oluyorum.

Akşam yemeği menemene benzer bir şeydi. Yine birinci sınıftan yedik sayılır. Ara sıra yediğimiz bu güzel yemekler büyük bir değişiklik oluyor. 30 Eylül 1977… Bugün saat 10.00’a gelirken kalktım. Güzel güzel rüyalar gördüm. Onların etkisiyle mahmur mahmur bakarken yemek deliğinden ismim okundu. Çabuk giyindim. Ziyaret yerine çıktım, birden babamla karşılaştım. İlk anlarda kendine zor hakim olarak konuşuyordu, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Ben de üzüldüm onun durumuna. Onu burlara getirdiğim için üzüldüm. Sonra sonra açıldı, rahatladı. Babamı iyi gördüm, sıhhatli ve pek yaşlanmamış. Kıyafeti de şık. Uzun sayılabilecek bir müddet konuştuk. Sonra, çıktı. Annem, nişanlım, halası, baldızım ve Mithat abi geldiler babamla beraber. Kalabalık olmasına rağmen sıkışarak epeyce konuştuk. Annem devamlı ağladı. Sonlara doğru biraz sakinleşti. Kadıncağız tel örgülerin arkasından beni solgun, bembeyaz yüzle görünce dayanabilir mi? Üstelik eli elime bile değmeden konuşmak. Cezaevine düştüğümden beri de ilk olarak geliyor ziyaretime. Halbuki şimdiye kadar değiştirdiğim 4 cezaevinden birine gelseydi daha iyi şartlarda görüşebilirdik. En kötü cezaevinin en namüsait döneminde geldi. Neyse… Tel örgüye ikişer kişi ancak yanaşabiliyorlar, diğerleri onların omuzlarından başlarını uzatarak ancak konuşabiliyoruz. Hazırladığım ihtiyaç listesini de kapıdan babama verdim.
Öğleden sonra tekrar geldiler, bol kumanya getirmişler. Akyazı fındığı, tereyağı, çarşaf, iki adet güzel battaniye, hırka vesaireyi de, ta evden gelirken hazırlamış ve getirmişler. Fakat öğleden sonra ziyaret yeri iyice kalabalıklaştı. Tel örgünün iki tarafı da tıklım tıklım. Ne onlar tel örgüye yanaşabiliyorlar o taraftan. Ne de ben bu taraftan yanaşabiliyorum. Nasıl olsa öğleden evvel bir saate yakın görüşmüştük. Gidin dedim ve gittiler. Gitmek de zor oldu tabii. Dönüp dönüp el sallamalar filan duygulandırıcı. Ben daha ziyade onların açısından üzülüyorum. Babam yine doldu, ağlamamak için kendini zor tutuyor. Annem zaten devamlı ağlıyor. Neyse ki Mithat abi ile halanın soğukkanlılıkları ortamı yatıştırıyor. Onlar durumu idare ediyorlar. Ben de parmak uçlarına basıp tel örgülerden onlara el sallıyorum. Tek tek gözden kayboldular, en son nişanlım bir daha döndü baktı ve gitti. İçeri geldim, kapıyı açtırıp eşyaları taşıdık. “Kapalı”ya girince üzerime bir gariplik çöktü. Böyle durumlarda hapishanenin duvarlarını, kapılarını, kilitliliğini, içerinin köhneliğini iliklerine kadar duyuyor insan. Ziyaretçilerimin sabır tavsiyelerini, şefkat ve sevgi dolu sözlerini, içerinin ortamı ile karşılaştırıyorum. Ne kadar da tezat teşkil ediyor. En büyük zorluk da zaten işte bu iki zıt kutbu benliğin de aynı kararda tutabilmek, idare edebilmek.
Dışarıdaki sevenlerimizin sevgi ve şefkatlerine layık sükunet ile, içerideki serseri, psikopat ve uslanmaz insanların anladıkları dil olan sertlik ve hırçınlığı benliğinde bir arada bulundurmak kolay değil. Yeteri kadar sabırlı ve hesaplı davranmaktayım, fakat cezaevi ne de olsa. Anlatmak izah etmek güç. Hala bana soruyordu: -Niçin Gökçeada açık cezaevinden, Çanakkale Kapalı Cezaevi’ne iade oldun? Benim onları ne kadar nazar-ı itibare aldığımı, ne kadar düşündüğümü anlamadan devamıl tenkit yağdırıyorlardı. Bana hak veremiyorlardı. Bu konular o kadar ağır bir yük halini alıyor ki kahretmek işten değil. Şimdi hürriyet ateşi iyice benliğimi sarmış durumda, dar geliyor cezaevi… Her neyse duygularımı fazla kaale almadan, gerçekçi bir açıdan, daha doğrusu hapishane gerçeğinden hareket ederek olaya bakarsak, “Güzel bir ziyaret” yaptım denebilir. Sevdiklerimi, yakınlarımı gördüm, konuştuk. Bol kumanya getirdiler, ihtiyaçlarımı karşıladılar. Ben ve ziyaretçilerim, gerek mahkumların, gerekse gardiyanların gözünde olumlu puanlar aldık. Babam şu sevk işimi de bir halletse… İşte bir ziyaret günü de böyle kapandı.

1 Ekim 1977… Bu gün Akyazı’dan gelen tereyağı ile güzel bir kahvaltı yaptık. Bir iki çorap yıkadım. Akşama kadar önemli bir değişiklik olmadı. Akşama arkadaşlar patlıcan ve biber dolması yapıyorlardı. Tüp bitti. Bu sefer paçavraları yağlayıp, yakmaya başladılar. Üç adet bakır tabak yere konmuş, üzerine tencereyi koymuşlar. Tabakların arasındaki boşluktan bezler yanıyor ve tencereyi ısıtmaya çalışıyor. Bir nevi ocak gibi. Bu işe taraftar değilim ama ses çıkarmıyorum, şaka şenlik, gırgır biraz da birşey bulmuş, keşf etmiş olmanın verdiği şımarıklıkla işe devam ediyorlar. Fakat biraz sonra içerisini fena halde is ve duman kaplamaya başladı. Aslında tencere çok büyük ve dolu, bu şekilde pişmesi imkansız gibi. Fakat hapishanenin verdiği bir bunalımla herkes bir değişiklik, bir gırgır olsun istiyor. Ne var ki içerisini iyice duman doldurunca gardiyanlara bağırmaya başladılar kapıyı açtırmak için. Daha önce yanık kokusuna birkaç defa gelen gardiyanlar, işin nereye varacağını daha önce tahmin etmiş olacaklar ki hiç cevap vermiyorlar. Fakat çocuğun birisi kapı deliğine gitti devamlı ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Diğer mahkumların da pohpohlaması ile geri de dönemiyor. Çünkü oradan gardiyanlara bağırmak bir cesaret işi sayılıyor. Nihayet daha önce de uğramış olan, nöbetçi kıdemli gardiyan, yanında iki gardiyanla geldi. Hemen kapıyı açtı ve kapıyı tekmeleyen çocuğu dışarı çekmeye başladı. Hem hakaret ediyor, hem itip kakıyor, diğer gardiyan da ona destek oluyor. Hava iyice gergin, herkes yatağına çekilmiş ve sessizce durumu izlemekte. Biraz evvel bağıran, kapıyı tekmeleyen kabadayılık eden çocuk; şimdi devamlı alttan alıyor, yalvarıyor, af diliyor. Tabii para etmiyor. Gardiyanlar çektiler dışarı ve hırpalıyorlar. Baktım çocuğun durumu fena parkayı giydim ve indim aşağıya. Gardiyana münasip bir lisanla bir şeyler anlatmaya, arkadaşı kurtarmaya çalıştım. Sözlerimin hiçbir etkisi olmadı. Beni de tehditle karışık ikaz ettiler. Üzerime kapıyı kapatıp çocuğu ite kaka götürdüler. Canım sıkılmış halde yatağıma döndüm. Aciz kalmanın verdiği bir panik ve huzursuzlukla karışık perişanlık içimi kapladı. Biraz daha üstelesem, işi kötüye gidecek, beni de dışarı alacaklar. Bu cezaevindeki gardiyanların hiç şakası, anlayışı filan yok. Hemen itelemeye, hakaret etmeye kalkıyorlar. Böyle bir hakarete de Allah göstermesin, tahammül edemem. Fakat karşı koymak da hiçbir netice vermez. Zindanlarda unutulup gitmek, işkenceler ve rutubetler altında çürümek işten değil. Haklılığını duyacak ve araştıracak kimse yok.
Gardiyanlar tarafından götürülen çocuğun feryatlarını işiterek, bir müddet herkes kendi halinde ve yerinde tek kelime etmeden beklediler. Esas yağlı paçavra işini ortaya atan, yatağına çekilmiş, çıt çıkarmadan yatıyor. Belki kendi açısından haklı. Çünkü en ufak bir söz veya harekette hapı yuttu demektir. Fakat yine de, ne olursa olsun insanlık, mertlik açısından düşünülünce, hapishanenin ibret alınacak yönleri bunlar. Olayın kendi açımdan muhasebesini de yapmadan edemiyorum. Başka cezaevlerinde gardiyana, idarecilere söz söyleyebiliyordum, etki edebiliyordum. Hatırı sayılır bir yerim vardı.
“Gerçi burada yeniyim belki burada da benzeri durumları zamanla sağlayabilirim” diye de bir düşüne hatırıma geliyor. Ama çabucak bu düşüncemi çürütecek cevaplar buluyorum. Bir kere, cezaevi çok büyük, hücresi, zindanı bol. Mahkumun hiçbir değeri yok ve aranmak sorulmak da güç. Gardiyanları ise şartlanmış. Mahkumların çoğu da psikopat, itiyadi suçlulardan oluşuyor. Hasılı burada kişiliğimi sergileyebilmem, ağırlığımı koymam güç. Oysa Gökçeada Açık Cezaevi’ni hatırlıyorum. Gece yarısı idare binasına gidip, iade olunacak, Kapalı Cezaevine gidecek mahkum arkadaşları, gardiyanları ikna edip, koğuşa geri getirdiğimi düşünüyorum. Demek ki orada bayağı bir hatırım varmış. Kendimi kabul ettirebilmişim. Buna ilaveten gardiyanların da laftan anlayan, vicdanlı kişiler olduğu da muhakkak. Gerçekten şu anda şu Edirne cezaevinde duvarların arkasında kaybolduğumu hissediyorum. Mahkumuyla, gardiyanıyla, idare tarzıyla bu cezaevi beni ürkütüyor. Burada fazla kalmak çok fena bir şey. İnşallah bir yolunu bulup giderim…

Bugün cezaevine savcı geldi. Kısımlarda birisini vurmuşlar. 5-6 yara almış. Bu olaydan 10 kadar adamın hücreye adam atıldığını öğrendik. Ayrıca birisi de ziyarette esrar satarken yakalanmış. Savcı bu olayları, daha doğrusu vukuatları incelemek için gelmiş. Bizim koğuş sakinleri de gardiyanların sertliğini savcının onları azarlamasına bağlıyorlar. Gece yeni konular üzerinde tartışmalar uzadı. Vurulan adamın kişiliği, vurulma nedenleri, kimler tarafından işin tezgahlanmış olabileceği tartışılıyor. İçeri esrar sokmak isteyenin durumu da ayrıca konu ediliyor. Zaten konuşulacak konu arıyordu mahkumlar, o da çıktı. Anlatmaların sonu gelmiyor. Herkes teşhis koyma, olayı çözümleme sevdasında. Bu da hapishanelerin ayrı bir hastalığı. 2 Ekim 1977… Bugün sabah nişanlıma mektup yazdım. Biraz sonra yattım. Bir ara uyandım, sert konuşmalar var. Yatağımda hiç bozuntuya vermeden, uyuyormuş gibi yapıp dinliyorum. Hapisane ağzıyla “işi kesiyorum.” Benim yanımda yatmakta olan, 35 yaşlarında yeni tevkif olmuş arkadaş, aşağı inmiş volta atıyor. Volta da ne, üç adım atıp dönüyor. Bu şahıs, sezdiğim kadarıyla iyi halli bir aileye mensup, mutlu bir yuvası olan bir kimse. Almanya’dan gelirken tutuklanıyor. Yıllarca Almanya’da kalmış. Kibar da biri. Kastamonulu. Onun ayak seslerine bozulan başka birisi de, ona volta atmamasını sertçe ve küstahça ikaz ediyor. Bu şahıs da benden iki yatak solda yatıyor. Daha önce azarladığım, aynı zamanda bir kişiden de dayak yiyen aynı hırsız. Aile terbiyesi olmayan, mertlikten, dürüstlükten yoksun bir kişi. 20 yaşlarında. Volta atmakta olan şahıs, saatin ilerlemiş olduğunu yat saatı olmadığı için, rahatsız olmasının söz konusu olamayacağını söylüyor. Saat 09.15: – Siz sabahlara kadar oturup beni uyutmuyorsunuz, bir şey dediğim yok; ben gündüz volta atıyorum, rahatsız olmana sebep yok. Daha buna benzer kibar cümleler sarfediyor. Tabii ki bu kibarlık diğerini daha da cesaretlendiriyor. Küfür ederek yatağından fırlıyor. Yanında yatan yine genç fakat sakin bir arkadaş: “- Boşver, önemli değil” diyor, teskin ediyor.
Aşağıdaki de bunun fırlamasından ürkmüş olarak, daha pasif kelimelerle kendisini savunmaya çalışırken, aynı zamanda karşısındakine de sakinlik tavsiye ediyor. Öteki de güya sakinleşiyor. Homurdanarak yatağında oturuyor. Aslında birşey yapacağı da yok. Yalnız ne var ki asap bozuyor, can sıkıyor, tahrik ediyor. Geçenlerde bunu ağır bir şekilde azarlamıştım. Şimdi benim ve çekindiği birkaç kişinin daha uyumakta olmalarından veya karışmamasından cesaret alıyor, yüz buluyor. Zaten konuşmalarında da çoğunluğun uyuduğunu ifade ediyor. Tekrar asabileşiyor. Tutuklu olan şahıs iyice çaresizleşti. Devamlı karşısındakine, terbiyesizlik yapmamasını, ayıp ettiğini kibarca ihtar ediyor. Bu durum beni son derece üzüyor ve asabımı bozuyor. Fakat kalkıp karışsam, hiç yoktan başım derde girebilir. Çünkü uyanık olan birkaç kişi daha, o şahsı teskin eder gibi yapıp, aslında onu destekliyor ve cesaret veriyorlar. Bu durumda iyice kasılmış, kendisini bayağı kabadayı zanneden çocuk, şu anki halet-i ruhiye ile bana da ters bir laf söyleyebilir. Gerçi bana söyleyeceği laf, diğerine söylediklerinden kat kat hafif ve okşayıcı olacak ama bu beni firenlemeye yetmeyecek. Kısacası işe müdahale ettiğim zaman “Peki abi” diyerek yatması lazım. Aksi bir hareket beni tatmin etmez. O da kolay kolay yatacağa benzemiyor, en iyisi karışmamak. Kendi kişiliğimi ve otoritemi sarsmamalıyım. Diğer yandan korunması gereken şahıs, kibar, diğerinden çok yaşlı, iyi bir aileden. Fakat toplumsal ilişkilerden, insan psikolojisinden, ne zaman nasıl hareket edilmesi gerektiğinden habersiz; içinde bulunduğu toplumda geçerli olan ve olmayan söz ve hareketleri bilmeyen bir kişi. Susması gereken birçok konuda ve yerde herkesten önce konuşan bir tip. Aslında koğuşta 3-4 kişinin bunun bazı hareketlerini ve sözlerini birkaç günden beri değerlendirdiklerini fark ediyordum. Onun hareketlerini kafalarında yığıntı yapıp, ona karşı sürekli tahkir edici tarzda davrandıklarını da biliyorum. Bu adam kötü niyetli olmamasına rağmen, toplumdan müsbet bir not alamadığından bu durumlar zuhur ediyor.

Söylediğim durumlar göz önüne alınınca, benim müdahalemin yersizliği ortaya çıkıyor. Bir kere, adamı korumakla, “Sen onun avukatı mısın?” gibi bir düşünce zihinlerden geçecek. İkinci olarak 3-4 kişiyi karşıma almış olacağım. Üçüncü olarak o adamı hatalarını artırmaya ve dolayısıyla daha büyük olaylara zemin hazırlamış olacağım. Bütün bunlar da ciddiyetimi ve çevrede uyandırdığım intibaları olumsuz yönde etkileyecek. Bu da işime gelmez. “Belalardan ve hadiselerden uzak kalmak” prensibimi zedeler. Karşımdaki kişilerin nazarında basit, hafif, izahı kolay bir kişi durumuna düşersem, bana bakış açıları değişir. Beni kolay yutulur lokma sınıfına dahil ederler. Bu koğuşa ilk geldiğim zaman, yenilerine karşı birleşme ve onları ezmeye yönelik bir tutum vardı. O tutum ve psikolojiyi davranış taktiklerimle yok ettim. Tamamen çözülmüş durumdalar. Ben şimdi, şimşekleri üzerine çekmiş olan bir adamı müdafaa edersem, gruplaşmaya teşebbüs etmek gibi bir hataya düşmüş olurum. Nitekim konuşmalar yatışınca, uyanır gibi yaptım, esnedim, başımı battaniyeden çıkardım. Saldırgan tavırlı hırsız, hemen bana döndü: -Abi saat kaç? Aslında bu soruşta, saati öğrenmekle birlikte, benim gönlümü almak, haklılığını bana da tescil ettirmek ve sempatikliğini göstermek gibi gizli arzular da var. Çünkü onların konuşmalarına uyanmış olduğumu sanıyor ya, muhakkak biraz bir şeyler duymuş ve konuyu anlamışımdır diye düşünüyor. 2 Ekim 1977… Saat 12.00’de yemek alma deliğinden isimlerimizi okudular. Eşyalarımızı toplamamızı, “Rejim”e geçeceğimizi söylediler. Topladık eşyalarımızı ve geldik “Rejim”e. Burasının büyük sayılabilecek bir bahçesi var. Tahminen 10×10 ebadında. 4 tane koğuş var. Ben önce, bahçeye girişte karşıda sol köşedeki koğuşa verildim. Sonra ‘Kapalı’dan beraber geldiğimiz iki arkadaş, beni de kendilerinin verildikleri koğuşa aldılar. Bunlar ‘Kapalı’da sözü geçen çocuklar. Burda da çok tanıdıkları var. Zaten mahkumların % 90’ı İstanbul Cezaevlerinden gelme oldukları için birbirlerini gerek içerden gerek dışarıdaki gayrimeşru yaşantılarından iyi tanıyorlar. Benim ilk verildiğim koğuş anladım ki “Rejim”in en paspal ve en basit koğuşuymuş. Şimdiki koğuş çok temiz ve tertipli, oturup konuşulacak olgun ve görgülü kişiler var. Yüznumarası temiz, musluğun ucuna, suyu serptirmeden akıtması için kısa bir hortum takılmış. Banyo yapmak için büyük hortumu da var. Koğuş tahminen 7 metre uzunluğunda, 2.5 metre genişliğinde. Bunun gibi aynı ebatta yan yana üç koğuş var. Bir de bizim sıramızın karşısında biraz daha büyük bir koğuş var. Yeni koğuşumuzda, yeni arkadaşlarla muhabbete başladık. Gökçeada, Çanakkale ve Tekirdağ Cezaevlerinden tanıdığım bazı kişilerin yakın arkadaşları var. Bunları tanımıyorum amma, onların tanıdıkları, arkadaş dedikleri kişiler, gerçekten sağlam, delikanlı, şahsiyetli kimselerdi. Konuşmalarımız, sıkıcılıktan uzak, seviyeli oluyor.
20.30’da yemeklerimizi yedik ve yataklarımıza çıktık. Konuşmalar devam ediyor. Bir yandan da yatağımın bitişiğinde teyp çalıyor. Bu teyp Çarşambalı bir arkadaşın. Kan davasından yatıyor. Müebbet cezalı. Teyp aslında yasak olmasına rağmen, idare ediliyor, lambadan kaçak cereyan almışlar onunla çalıyorlar. 3 Ekim 1977… Çarşambalı arkadaşla biraz muhabbet ettik. Resimlerine filan baktık. Bazı tanıdık arkadaşların da resimlerine rastladım. Tabii böyle tanıdıkların çıkması samimiyeti artırıcı etken oluyor. Saat 11.00’de bahçeye çıktık, biraz volta attık. Sonra tereyağlı, reçelli, peynirli güzel bir kahvaltı yaptık. Yemeği alt kattaki yatakların üzerine sofra bezi serip, üzerinde yiyoruz. Yemekten sonra yatağıma oturdum, biraz kitap okudum. Gazeteler geldi, onlara göz attım. Saat 18.00’de volta için bahçeye çıktım. Hava yağışlı idi, fazla dışarıda kalmadım içeri girdim. Yemek konusunu düşünüyorum. İlk gün misafiriz diyelim, daha sonraki günler nasıl olacak? Etrafı inceliyorum bir karara varamıyorum.

Yemek için koğuşta üç grup var ama, aralarında bir dayanışma da mevcut. Kesin gruplaşma ve kopukluk yok. Fakat hepsi de “kurnaz” ve “tam hapishaneci” olduklarından, her ne kadar aralarında kopukluk yoksa da yine de bir yönden de aralarındaki ayrılığa özel bir itina gösteriyorlar. Düşünüyorum, rahat olmak için tek başıma yemek yesem, daha fazla rahatsız olacağım. Çünkü koğuşta boş yer yok. Kapının girişindeki küçük boşlukta her zaman birisi bulunuyor. Ya yemek yapıyor veya hazırlıyor. Oraya sokulmak, araya girmek, içeri girip çıkanlara ve orada çalışanlara rahatsız edici bir etki yapacak. Her zaman herkesin önüne çıkan, işini engelleyen, eli bir türlü işten kurtulmayan bir adam görüntüsü vermek istemiyorum. Üstelik diyelim yemeğimi yaptım. Onu alıp yatağa çıkarmak, bir sürü kişinin arasında yemek yemek de yine bir sürü merasimi ve tantanayı gerektiriyor. En iyisi beni misafir eden grupla yemek yemek. Çünkü hepsi de aklı başında olgun, maddi imkanları iyi olan kişiler. Beni sofraya aldılar, hürmet ve iyi niyet gösteriyorlar, böyle devam etmek iyi. Fakat biraz kafama takılan yanı var. İçlerinde durumu çok iyi olanlar var. Görünüşte tabii. Benim de durumumu çok iyi kabul ediyorlar. Halbuki onlarla yarış edemem. Harcamaların ise üç aşağı, beş yukarı eşit olması lazım. Onlar harcarken iyi de, bize sıra geldiği zaman elimizi cebimize atmazsak çok yanlış olur. Uyum sağlamak için fazla fazla harcama yapmak da benim bütçeme ağır gelir. Neyse bir miktar kumanyam var. Para durumum da şimdilik iyi sayılır. Eğer burada fazla kalmazsam, vaziyeti idare edebilirim. Bir de ayrıca yemeği hazırlama pişirme konusu var. Kesin bir yemekçi yok. Demek ki uygun zamanlarda, sırası gelen birisi eline alıyor kap kacağı başlıyor işe. O da bir sorun sayılır. İşte içerdeki “kısım”lar bu bakımdan iyi. Alırsın tabağını uzatırsın idare yemeğine. Tek başına ve huzurlu olarak. 4 Ekim 1977… Bugün saat 08.30’da kalktım. Yatağımı filan düzeltip giyindikten sonra sabah voltası için bahçeye çıktım. Önce etrafı bir kolaçan etmek için kapının yanında durup biraz bekledim. Birkaç kişi biraz ilerde çömelmiş konuşuyor. Bakışlarını bana çevirdiler, ben bakışlarımı kaçırdım. Nihayet yaşı 50’den fazla olan konuştu: -Geçmiş olsun.
Arkasından diğerleri aynı şeyi tekrarlıyorlar. Yaşlı olan davet ediyor:
-Buyur oturalım. Yanlarına gidiyorum. Bunlar, cezaevinin bu bölümünün ağa takımını oluşturuyorlar. İstanbul yeraltı dünyasında ünlü ve aynı zamanda “hapishaneci” kişiler. Yaşlı olan bana, hangi cezaevinden geldiğimi, memleketimi, suçumu, hadisenin oluş şeklini filan soruyor. Aslında hepsini bildiğinden eminim. Beni de ona gayet iyi tanıtmış olduklarını da biliyorum. Fakat ne ben, ne de onlar açık vermiyoruz. Konuşmalarımızda gayet ciddi ve samimi görünüyoruz. Biraz muhabbetten sonra koğuştan yemek için çağırdılar. Kalktım, içeri girdim. Öğleyin bir saat kadar yine volta attım. Bir saat kadar akşam voltasını da attıktan sonra içeri girdim. Çok lezzetli bir akşam yemeği yedik. Tarhana çorbası ve patlıcan biber dolması. Volta konusu çok önemli. Bunu da bir plana bağlamak gerekiyor. Öğleden önce bir saat ve akşama doğru bir saat olmak üzere günde iki posta ve iki saate yakın volta atıyorum. Voltayı böyle planlamanın da nedenleri var. Birincisi kişilerle fazla yüz göz olmadan etrafı incelemem ve bir müddet dinlemede kalmam gerekiyor. İkinci olarak yatağımda bayağı meşguliyetlerim var. Kitap okumak, gazete okumak, yazmak gibi, oturup düşünmek de dahil. Üçüncüsü de dışarının değişikliği ve cazibesini korumak istiyorum. Aslında içeri yatağıma ayırdığım zaman, bahçeye ayırdığım zamana kıyasla çok fazla. Volta saatlerini iple çekiyorum. Bir an evvel bahçeye çıkmak istiyorum. Gerçi beni engelleyen kimse yok amma, kendi kendime koyduğum prensiplere uymam gerekiyor. Volta zamanı gelince kıyafetimi değiştiriyorum, grantuvalet giyinip dışarı çıkıyorum. Adeta çarşıya çıkmış gibi oluyorum. Çok büyük bir değişiklik oluyor. Yatağım ev, bahçe de çarşı olmuş oluyor. Hatta voltaya çıkarken yanımdaki yataktan arkadaş takılıyor: – Ne o giyindin yine, akşam voltası mı? – Şöyle bir Bağdat Caddesine çıkacağım Gerçekten de ona benzer bir durum. Fakat böyle kesin prensipli hareket edişim, ara sıra dışarı çıkışım mahkumlar üzerinde dikkat çekici olumlu bir etki yapıyor.

Geldiğimizden beri kafama takılan yemek konusunu, sağ tarafımda yatan, ‘kapalı’dan beraber geldiğimiz arkadaşa açmak istedim. Dışarı çıkıyordu. Seslendim, aramızda şöyle bir konuşma geçti: – Görgülü dışarı mı çıkıyorsun?
“Görgülü” bu arkadaşın soyadı ve herkes soyadı ile çağırıyor bu arkadaşı.
- Evet, ne o bir şey mi vardı? – Yoo hayır, öyle sordum… O tabii hemen anladı dilimin altında bir şey olduğunu: – Söyle söyle! – İşin var mı dışarda? – Yo öyle gezmek için çıkıyorum. – Otursana, seninle biraz konuşmak istiyorum bir konuda O da hemen çökerken soruyor: – Ne o, “kayıntı” hesabı mı? – Evet. “Kayıntı” cezaevi argosunda “yemek” anlamına geliyor. “Kayıntı hesabı mı” demekle “yemek konusu mu” demek istiyor.
Burada önemli olan ve üzerinde durulması gereken nokta, aklımı kurcalayan konuyu tereddütsüz bilmesi. Gerçi onun kurnaz ve hapishaneci bir adam olduğunu biliyorum. Fakat doğrusu hareketlerimi, düşüncelerimi bu kadar kesin olarak değerlendirmesi, anlaması şaşırttı beni. Bu kişiler arasında ne kadar dikkatli olmam gerektiği, açık vermeden, söz ve hareketlerime ne kadar özen göstermem gerektiği apaçık olarak ortaya çıkmış oluyor. Hapishanelerde, hareketlerin nasıl değerlendirildiği, kafalarda nasıl devamlı hesaplar yapıldığı, buradan da çok iyi bir şekilde anlaşılıyor. Neyse… Biraz konuşuyoruz, bana hak veriyor. Aynı durumun kendi kafasına da takıldığını ifade ediyor. Mutabık kalıyoruz. O bahçeye çıkıyor, ben de yukarı ranzama çıkıyorum.
Gece birisi Çarşambalı diğeri yemek konusunu konuştuğumuz iki yanımdaki arkadaşlarla dinî, ahlakî hapisanecilik konularında epey sohbet ettik. Seviyeli ve olgun kişilerle konuşmak gerçekten iyi oluyor. Gece 24.00’te yattım.
Devamlı sözünü ettiğim “Hapishanecilik” tabiri, bir nevi hapishanede yatma sanatının karşılığı olmuş oluyor. “Hapisaneci bir adam” dendiği zaman, akıllı, uyanık, hesabını kitabını bilen, insan psikolojisi, daha doğrusu mahkum psikolojisinden anlayan, hapishanenin klasik kaidelerini bilen, olayların değerlendirmesini iyi yapabilem, gardiyan ve diğer yöneticilerin nabzına göre şerbet vermesini bilen adam akla gelir. Hatta buna bağlı bir hapishane terimi daha vardır. Hapisanelerde yatmış, fakat müspet hareket tarzı kazanamamış, yukarıdaki prensipleri kavrayamamış adamlar için; “Yatağı yatmış” tabiri kullanılır. Yani o adamın kendi değil de yatağı hapishanede anlamında…
7 Ekim 1997… Bugün sabahleyin tuvalette soğuk su ile güzelce yıkandım. Su bol ve uzun hortumun olması çok iyi. Dünden kalma ishal, halsizlik, baş ağrısı hepsi birden geçti. Banyodan çok zinde çıktım. Çok Şükür Allah’a. Öğleden sonra saat 14.05’te ziyarete çağrıldım. Dayımın oğlu Hüseyin gelmişti. Yarım saat kadar görüştük. Asker kıyafeti ve hele başındaki tankçı beresi çok yakışmıştı. Bir de onbaşı terfiyesi var. Elbiselerini de güzel yaptırmış, bayağı adam olmuş. Halbuki daha yeni yeni delikanlı sınıfına dahil olmaya başlamıştı, ben cezaevine girmeden önce. Dün üst kattan birisinin alt ranzaya inmesi ile epeyce genişledik. Elbiselerimizi ve bazı ufak tefek eşyalarımızı ranza aralarına rahatça koyabiliyoruz. Dün ayrıca karşı taraftaki “Ağa”lar koğuşuna geçmem konusunda davete benzer teklifler aldım. Kabul etmedim. Bizim koğuşumuzda, maddi durumu iyi, terbiyesi ve karakteri iyi sayılabilecek kişiler mevcut. Yaşlarımız 25-35 arası ki çok ideal yaşlar sayılır cezaevi için. Sağımda yatan, Kapalı’dan beraber geldiğimiz arkadaş 32 yaşında, üçüncü defadır cezaevine girişi. Solumda yatan Çarşambalı arkadaş 28 yaşında ve sekiz yıldır yatıyor. Kan davasından hükümlü, üzerinden af geçmiş, müebbet hapsi biraz hafiflemiş fakat yine de çıkmasına bir hayli var.

Karşıdaki “Ağalar Koğuşu”nda maddi durum çok iyi; ancak cezalar ağır. Müebbet veya otuz yıl. Tutuklu olanlar varsa da, onlar da bu tavandan yargılanıyorlar. Koğuşun sakinleri çeşit çeşit, yaşlısı var, genci var; bir dayanışma yok. İçlerinde ağır oturaklı kişiler de var fakat küstah, şımarık, gevezeler de var.
Beni o koğuşa davet edenler de, kişiliğimi, kılık kıyafetimi, ciddiyetimi ve suçumu göz önüne alarak almak istiyorlar. Fakat sorumsuzca israf eden kişilerle yarış etmem imkansız. Hem maddi durumum hem de düşüncelerim buna müsaade etmez.
Gerçi babam, akrabalarım ve arkadaşlarım beni pek bir şeyden yoksun bırakmıyorlar ama; oradaki kişilerin gelirleri çok mübalağalı. Bir kısmı kumarhane işletiyor, bir kısmı gasptan elde ettikleri kazançlara sahipler. Bana gelen alınteri ile kazanılmış parayı onların bereketsiz kazançları ile yarıştırıp boy ölçtüremem. Üstelik ağır cezalı kişilerden bazıları canımı sıkacak türden insanlar. Hapishanelerde iki türlü ağır cezalı mahkum vardır. Bir kısmı cezasının ağırlığını gerçekten taşır, gerekli yerde gerekeni yapmaya çalışır. Adeta bir sorumluluk duygusu taşır. Bir kısmı ise ağır cezasını bir koz olarak kullanmak ister, onun bunun başına bela olur. Bu ikinci türden kişiler var. Ayrıca, bir kısmının yanında özel aşçısı ve benzeri ayak işlerini gören adamları var. Para ile beslenen fedaileri mevcut. Hasılı, belalardan uzak durmak ve gereksiz mücadelelere girmek istemem. O bakımdan karşı koğuşa geçmeyi uygun bulmadım. Bizim koğuştaki arkadaşlar her yönüyle iyi ve anlaşabileceğimiz kişiler. Eğer ilerde arkadaşlar başka yerlere dağılırlarsa ve karşı koğuştakiler de beni iyice tanıyabilirlerse o zaman geçebilirim. İnşallah o zamana da kalmaz, buradan giderim. Bugün üç adet mektup geldi. İkisi Gökçeada’dan arkadaşlardan, biri de nişanlımdan geliyor. Buradan dönüş intibalarını anlatan bir mektup yazmış. İnşallah Pazartesi cevabını yazarım.
10 Ekim 1977… Şu anda saat 15.55. Gazeteleri karıştırdım, yatağımda oturuyorum. Bugün sabah namazına da uyanamadım. Gece geç yatmıştık. Saat 02.00’yi geçmişti. Üç kişi uzunca muhabbet ettik. Üç dört gün önce hatalı bir laf ağzından kaçıran birisine, nihayet ortamına denk getirip; hatasını ve hata derecesini izah ettim. O da sözünün yanlış anlaşıldığını, başka niyetle söylediğini ifade etti. Diğer arkadaş da tasdik etti. Konuşmalar bazı inceliklere kaydıysa da, içimdekini ifade etmek, karşımdakileri de daha iyi anlama fırsatı verdi. Velhasılı iyi oldu. Makul ve olgun olduklarına biraz daha inandım. Onlar da benim hareketlerimdeki soğukluğu, kırıcılığı sezmişler, böyle bir açık konuşma ortamı bekliyorlarmış. Bahçede bir grup şimdi top oynuyorlar. Top filan oynamıyorum. Çünkü bol münakaşalı ve elektrikli geçiyor maçlar. Top da, ağ da bir şeye benzemiyor. Zaten normal ölçülerde değil de, işte minyatür bir saha gibi birşey: Voleybolun kaideleri hiç uygulanmıyor. Daha ziyade parasına oyun oynanıyor. Bu ise çok sakıncalı. Aslında voleybol oynamayı severim ve oynarım da. Fakat burada çeşitli tıynetteki kişlerle muhatap olmamak, canımı sıkmamak için bu isteğimden de sarfinazar ediyorum. Halbuki eşofmanlarım, bez ayakkabılarım hepsi mevcut. Gökçeada açık cezaevinde iken bolca spor yapıyordum. İnşallah gideceğim cezaevlerinde spor yapma imkanı bulurum. Hücreler ve kapalı havasız yerler sıhhati bozuyor. Buna karşı en iyi çare spor yapmak, hareket etmek. Bir de kuvvetli gıda. Yalnız şimdilik öğleden önce ve öğleden sonraki birer saatlik voltalardan başka hareket filan yok. Dün traş olmakla başım da epeyce rahatladı. Ne de olsa kısa saçın hem bakımı kolay oluyor, hem de az dökülüyor. Öteye beriye uzandığımda rahatsız etmiyor. Aslında bu önemsiz birşey gibi görünebilir ama boş olmak ve devamlı bir yerde oturmak ve yatmak zorunluluğu insana ufak tefek bazı teferruata dikkat etmeyi, çok basit şeylerden rahatsız olmayı aşılıyor. Mesela yatağıma uzandığımda, saçlarımın karışması kalktığım zaman fena halde huzursuz ediyor. Tabii saçların kirli olmasının da rolü var bu işte. Devamlı saçımla uğraşmak, saç taramak da hoşuma gitmiyor, hasılı saçım kısaldı ve rahat ettim…

Saat 16.15’te bir militanı getirdiler yanıma. 4-5 kişi oturduk, daha gelir gelmez hemen ateşli ateşli konuşmaya başladı. Propaganda yapmaya çok meraklı bir kişi. Önce mümkün mertebe sustum konuşmamaya çalıştım. Onu iyice tanımayı, anlamayı düşündüm. Hemen arkadaşlarla hararetli konulara daldılar, bana da devamlı sorular yöneltiyor, teşvik edici ve tahrik edici sözlerle beni de tartışmaya sokmaya çalışıyor. Yine de girmemek istedim, çünkü bu tip insanlarla mümkün mertebe muhatap olmamaya çalışıyorum. Fakat bir arkadaşa verdiğim bir kitabı eleştirmeye başladı. Ben de artık, kitabın savunmasını yapmaya başlayarak konuya girdim. Adam makineli tüfek gibi devamlı konuşuyor. İnançtan, dinden, imandan tamamen yoksun. Allah’ı inkar ediyor. Devamlı sapık sapık konuşuyor. Kendisine bazı kritik sorular yöneltiyorum. Cevaplayamayınca da işi hemen demagojiye döküyor. Konuyu dolaylı yollarla dağıtıp, sonra istediği bir noktaya ağırlık veriyor, konuyu oraya aktarmış oluyor aklınca. Bu arada hiç tereddüt etmeden yalanlar uydurup, fikirlerini empoze etmeye çalışıyor. Karmaşık, belirsiz, sloganlı cümlelerle etrafına kendisini kültürlü gösterip; onları susmaya, dinlemeye mecbur ediyor. Ondan sonra da düşüncelerini akıtıyor bulanmış zihinlere. Biraz tartıştık. Etraftan dikkatle bizi izliyorlar. Kısa cümleli konuşmalardan sonra sert çıkıp onu bir müddet beni dinlemesi için susturdum. Kendisine ve biraz da çevredekilere hitaben kısa bir nutuk çektim. Dedim ki:
- Ben hiçbir görüş ve ideolojinin savunucusu değilim. Hiçbir söz veya hareket için görevlendirilmiş değilim. Onun için seninle tartışmak istemiyorum. Burası hapisanedir, kendisine göre kuralları, adetleri vardır. Fazla konuşmayı, hele hele tanımadığım kişilerle aniden tartışmalı konulara girmeyi sevmem. Ve karşımdakinin de benim kadar bu kaidelere dikkat etmesini isterim. Senin görüşünle ve sana karşı görüşlerle hiçbir ilişkim yoktur. Tek başıma ve hür düşünceli bir insanım. Herşeyi okurum takip ederim amma hiçbir ideolojinin savunuculuğunu yapmam. Senin de konuşmalarına bilhassa dikkat etmeni istedim. Yanlış söz ve hatalı hareketlerin sonucu iyi olmaz. Kısa nutkumdan sonra bir an susuyor ve daha alçak ve mutedil bir perdeden yeniden başlıyor konuşmaya. Ardından çabucak konuyu eski hararetli seviyesine getiriyor. “-Politika ve ideolojiden başka konuşulacak birşeyim yoktur. Her yerde her zaman bu konuları konuşurum!” diyor. Üstelik de bu tarz konuların konuşulması gerektiğini söylüyor. Tekrar ithar ediyorum, yine doldurulmuş teyp bandı gibi aynı taktiklerle aynı konulara geliyor. Anlatılması güç, insanı rahatsız edici bir tipi ve gevezeliği var. Tekrar sözü alıp, fikirlerini çürütüyorum. Açıkça yalan konuştuğunu söylüyorum. Diğer arkadaşlardan da sıkılanlar, kafası şişenler, bozucu ve alaylı sözlerle konuşmalara başladılar. O da kalktı, güya okumak için birkaç kitap aldı ve gitti. Öğleden sonra voltası için bahçeye çıktım. Baktım yanımda yatan arkadaşla beraber, biraz evvel konuştuğumuz militan volta atıyorlar. Hürmetkar bir şekilde beni voltaya davet etti. Gittim. Yine aynı konuları açmaya çalışıyor. Konulara direkt olarak girmiyor bu sefer. İyice tedirgin olduğunu, umduğunu bulamadığını anlıyorum. Soru da yöneltemiyor. İçerideki azarlamalarımı da dikkate alarak terbiyesini de bozamıyor. Nihayet bana hitaben: – Siz kusura bakmayın, diyor. Benim konularım hep bunlardır.
Cevap vermiyorum, çünkü asıl gayesi beni konuşturmak. Benim susuşum onu çok fena tedirgin ediyor. Bu sırada benim koğuş arkadaşım müsaade isteyip yanımızdan ayrıldı. Başbaşa kaldık. Bir müddet sessizce volta attık. Nihayet bana, bu cezaevi hayatına alışamadığını ve cezaevlerinin kötü –artalarını filan anlatıyor. Tabii, kendisini kültürlü aydın ve medeni göstermek için. Ben yine tebessümle karşılık veriyorum. Başka bir laf da açamıyor. İyice tedirgin ve sinirsel yapısı bozulmuş durumda. Ben onu bırakıp içeri girsem, “Tahammül edemedim, mağlup oldum” gibi bir durum doğacak. Daha doğrusu öyle değerlendirecek. Konuşsam, konuşulacak bir adam değil. Açıkça yalanını yüzüne vuruyorum, onu bile inkara çalışıyor. Onunla konuşulacak bir konu bulamıyorum. En iyisi voltaya devam edip onun gitmesini beklemek.

Bir müddet daha sessizce volta attıktan sonra, “Edirne cezaevine parasıyla geldiğini, buna rağmen iki ay hücrelerde yatıp ezildiğini ve yıprandığını söyleyerek, bunun bir haksızlık olduğunu” öne sürüyor. Arkasından da ilave ediyor: -Gerçi bunlar diğer haksızlıklar yanında sönük kalır, Türkiye’de kaya gibi büyük ve açık haksızlıklar var. Ben yine susuyorum, tebessüm ediyorum. Biraz daha volta attıktan sonra: – Ben saçma sapan konularla vaktimi geçirmem, hep bu konuları konuşur ve tartışırım, diyor. Yani ideolojik olmayan bütün söz ve konuşmaları, tartışmaları saçma olarak nitelendiriyor. Ben yine imalı tebessüm edince, lafı çevirip, cezaevi mevzularını saçma bulduğunu söylüyor. Nihayet ben bir kelime konuşuyorum: – Olabilir… diyorum. Bu sözüme bir karşılık bulamıyor. Bir müddet daha geziniyoruz, sonra durup dururken aniden gayet heyecanlı bir şekilde: – Siz de az önce doğru bir şey söylediniz, “olabilir dediniz” Demek ki saçma olduğunu bilmeyenler de var, diyerek beni konuşmaya çekmek istiyor. Ben cevap vermeyip yine tebessüm ediyorum. Bir müddet daha gezdik artık iyice bunalmış durumda. Benim kendisiyle muhatap olmak istemediğimi, onu muhatap kabul etmediğimi anlıyor. Biraz daha volta attıktan sonra, hiç kaale alınmadığını anlamış olarak, sinirli ve fakat sakin görünmeye çalışarak: “Gardiyan beni çağırıyor galiba, müsaadenizle” deyip yanımdan ayrıldı. Ben de biraz daha volta atıp içeri girdim.
Böyle adamlarla konuşsan bir türlü, konuşmasan bir türlü. Bu kadar şartlanmış, gözü dönmüş adam da ilk defa görüyorum. Basit, geveze, anlayışsız, inatçı, tahrikçi ve dönek. Üstelik ağalar koğuşunda kalıyor, maddi durumu da çok iyi. Böylelerinden mümkün mertebe uzak durmak gerekiyor. Akşama koğuşta arkadaşlarla muhabbet ediyorlar. Beni takdir ediyorlar, hak veriyorlar. Zihinleri bulanmış bazı kimseleri de aydınlattığımı ve ikna edici tarzda konuştuğumu söylüyorlar. Belli ki adamın propagandalarından bıkmışlar ama fikirlerini de çürütemiyorlar. Cezaevi ortamı da “zulüm ve haksızlık edebiyatına” müsait olunca adam basıyor gidiyor demagoji ve yalanları. İster istemez bazı konularda ona hak vermek zorunda kalıyorlar. Hak verince de “Sen de bizdensin” sonucu doğuyor. 12 Ekim 1977 Saat 10.30’da kalktım. 11.00’de bahçeye çıktım. Güneşli bir yer bulup duvara yaslandım, biraz güneşleneyim derken, biraz ileride çömelmiş oturan, üç kişilik gruptan çağırdılar, buyur ettiler. Çağıran şahıs İstanbul’da kumarhane çalıştırıyor. Cezaevi tabiriyle “Kulüpçü”. Gittim. Uzun boylu tipi ve şivesiyle Güneyli olduğu belli olan bir çocuk kalktı ve bana bir oturak verdi. Oturdum, teşekkür ettim. Bana yer veren çocuk İstanbul yeraltı dünyasının sıradan elemanlarından birisi. Üçüncü kişi de uzun boylu, yaşlı 60’a yakın. Antepli ve kan davasından yatan, daha önce de yine kan davasından hapishanelerde yatmış namlı birisi. Maddi durumu da çok iyi. Kendi memleketine has şalvar giyiyor. Hayatının 20 yılı hapishanelerde geçmiş. Aftan çıkmış, tekrar girmiş. Şu anda dört kişinin katili olarak tutuklu.
Üçü de İstanbul Bayrampaşa’dan sürgün olarak gelmişler. Bu yaşlı şahıs ile rejim’e ilk geldiğim günlerde tanışmıştık. Ancak pek fazla irtibatımız olmadı. Ben bahçeye sınırlı çıkıyorum. Onlar da öyle. Ancak bazen uzaktan birbirimizi kontrol ediyoruz. Uzun boylu genç çocuk gitti, biz üçümüz kaldık. Kulüpçü, yaşlı amca ve ben. Uzun boylu muhabbet ettik. Bana, dışarı pek çıkmadığımı, kendimi sıkmamamı ve top filan oynamamı söylüyorlar. Ben de top oynayanların hararetli ve heyecanlı olduklarını, hatalı hareketler yaptıklarını, bu ortamda top oynamayı uygun bulmadığımı söylüyorum. Beni takdir ettiklerini hissediyorum.

İkinci olarak beni kendi koğuşlarına, yani ağalar koğuşuna davet ediyorlar. Reddetsem olmaz, kabul etsem olmaz. Geçiştiriyorum. -İleride inşallah geçerim. Kulüpçü de bir müddet sonra kalktı ve iki kişi kaldık. Yaşlı amca bana hitaben, iyi niyetin güçlü bir temsilcisi sıfatını takınarak soruyor:
-Rahatsız filan eden var mı? Öyle bir durum olursa bilelim. Hemen sözünü kesiyorum: – Öyle birşey yok ve olamaz da. Fakat yine de teşekkür ederim.
Yalnız bu sorusunu pek doğru bulmadım. Biraz hafif ve baba hindivari bir söz oldu. Kendini beğenmiş ve reklamını edercesine bir davranış. Daha değişik bir şekilde düşüncesini anlatabilirdi. Burada “rahatsız etmek” derken kastedilen şudur: Cezaevlerinde bulunan, cezaevlerinin müdavimi kişiler, yeni gelen veya parası çok olan kişilere baskı yapmak suretiyle, parasına, malına, yiyeceğine ortak olurlar. Veyahut en azından gözdağı verici söz ve davranışlarda bulunurlar. Bu durumlar, değişik zamanlarda değişik şekilde ortaya çıkar. Yalnız herkese de yapılmaz. Kişilerin karakter ve hareket tarzlarına göre değişir.
Bu tarz bir hareketle Allah’a çok şükür bu güne kadar karşılaşmadım. Zaten öyle bir durum olsa, çok sert bir şekilde mukabelede bulunmak gerekir. Aksi taktirde pasif kalmak veya çekingen olmakla taviz verilmiş olur ki, taviz de tavizi getirir. Elini verdin mi kolunu alamazsın. Onun için, cezaevlerinde olayları önceden görebilmek, ileri görüşlü olmak, kişileri iyi tanımak ve herkese anlayacağı dilden hitap etmek çok önem taşır. Kısacası kararlı ve sağlam bir kişilik sergilemek gerekir. En önemli nokta, olaya meydan vermeden, kendini kabul ettirebilmektir. Yoksa olaylara, belalara girdikten sonra, cezana zam gelmeye başlar ve sonu gelmez. Artar da artar. Halbuki “Çıkmak” en büyük emel ve ümidimiz. Antepli yaşlı amca ile konuşmalarımız devam ediyor. Bana, iyi, kendini bilen, ağır arkadaşların mevcudiyetini ve onlarla top oynamamı hatırlatıyor. Bazı nasihatlerde bulunuyor. Aslında pek basit ve hafif bir adam değil gibi ama hapisanelerde fazla yatmış olması ve yaşlılığı hatalı hareket etmesine neden oluyor galiba. Daha doğrusu biraz bunama alametleri var.
Diğer kumarhaneci de iki defa cezaevine girmiş fakat kendini pek bozmamış. Hareketleri tutarlı ve ağır. Bazı ortak tanıdıklarımız var. Benden tam not almış kişilere o da tam not veriyor. Bu durumda bu adama da iyi bir not vermek pek yersiz sayılmaz herhalde. Antepli amca ile biraz daha konuşup koğuşlarımıza gidiyoruz. Akşam üstü tekrar voltaya çıktım. Yeni bir mahkûm geldi. Bizim koğuşta iyi tanıdığı arkadaşları varmış. Hemen bizim koğuşa aldılar. Cezaevlerinde böyle yeni gidilen bir yerde karşılayıcıları olmak çok güzel bir şeydir. Eğer tanıdık filan yoksa; artık kılık kıyafetine, görünüşüne, eşyalarının çokluğuna, temiz ve düzgünlüğüne göre bir yer bulunur. Akşam yemeğini geç yedik. Çok berbat bir tarhana çorbası yapmışlardı. Tam kaynamadan da indirip içine bolca sirke koymuşlar. Ağzımızın tadını bozduk. Yemekten sonra alt kattaki arkadaşlar komple yukarı çıktılar. Beraber oturup muhabbet ediyoruz. Yalnız asıl amaç, yanımda yatan arkadaşın durumunu izlemek. Yanımdaki arkadaşa devamlı takılıyorlar, yatmak istiyor, yatırmıyorlar, engel oluyorlar; şaka ile tabii. Yanımdaki arkadaş da haplanmış, ayakta duracak, oturacak hali yok. Kimseye de kırıcı bir şey söyleyemiyor. Hepsi ile az çok bir samimiyeti var. Sözlerine ve hareketlerine gülüyoruz. Söz ve hareketlerinde bıkkınlığın, yıpranmışlığın, boşvermişliğin, endişenin karmaşık ifadesini okumak mümkün.
Onun için ben pek fazla gülmeyip düşünüyorum ona bakarak. İstanbul yeraltı dünyasının elemanlarından. Biraz psikopatlaşmış olmasına rağmen, olgun ve hayat tecrübesi olan bir kişi. Yalnız psikopatlığın verdiği zafiyetten olacak herhalde, içinde bulunduğu gerçeklerden kaçmak istiyor ve bu kaçış için de yegane başvurulacak yer “uyuşturucu madde” oluyor. Aslında birçok cezaevinde esrar, hap, eroin gibi uyuşturucu maddeler rahatlıkla bulunur. Hatta bunun itcareti yapılır. Üstelik cezaevi piyasası dış piyasaya göre de bir hayli yüksektir. Fakat Edirne cezaevinde uygulanan aşırı sıkı ve disiplinli yönetim uyuşturucu madde ticaretini burada engelliyebilmiştir. Bizim arkadaş ve onun gibi bazıları hastahaneden gelen mahkûmlardan veya hap reçetesi olup da, idareden hap alan bazı mahkûmlardan binbir rica ve minnetle ara sıra temin edip kendi tabirleri ile “kafalarını buluyorlar.”

Bugün ayrıca babamdan mektup gelmişti. İyi haberler vardı. Sevk işimden bahsediyor, ümit verici haberler var. Bu arada ilk olarak avukat masraflarını öğreniyorum. Çok yüklü bir meblağ tutacağını tahmin ettiğim avukat masrafı meğer fazla birşey değilmiş. Demek ki adamcağız bizden sadece masraflarını almış.
Zaten benim davam için “mesleğimin davası” demişti. Demek ki gönüllü olarak insaniyet namına bize yardımda bulundu. Adamı daha çok takdir ettim. Sevgi hislerim daha çok arttı. Gerçi mahkemem biteli iki sene oldu ama, ilk olarak babama bu avukat konusunu açtım. O da tafsilatlı olarak anlatıyor mektubunda. Avukatıma karşı mahçupluğumu giderebilmek için bir şeyler yapmak istiyorum ama ne yapabilirim bu ortam ve şartlarda. 13 Ekim 1977 Bu gece alt ranzada oturduk. Saat 23.30’a kadar muhabbet ettik. Konularımızı din, cezaevinden çıkınca yapılacak işler ve insan karakteri teşkil etti. Seviyeli ve yararlı bir muhabbet oldu. Bazı konuları anlatmak güç oluyorsa da, birçok konularda ikna edici olabiliyorum ve bu da bana huzur veriyor. Bu konuşmalarımızın bir faydası da, iyi niyet duygularını açığa çıkarıp, hem kaynaşmayı, hem de daha iyi tanışmayı sağlıyor. Gece saat 24.00’te yattım. 14 Ekim 1977 Bugün sabah namazına kalkamadım. Kaza olarak kuşluk namazını kıldım. Hava akşamkinden daha soğuk. Artık soğuklar da tam olarak kendini hissettirmeye başladı. Battaniyenin birisini çarşafla kapladım. Yorgana benzedi. Diğer çarşafı da yatağa serdim.
Öğle yemeğinde kuru fasulye yedik, saat 16.00’da. Kuru fasulyeyi idareden almıştık. Bir arkadaş da içeri geçmiş bir karpuz getirdi. Onu da yedik. Ama sofradan aç kalktım. Birçok defalar böyle oluyor. Çünkü sekiz kişi bir arada yiyoruz. Bu mevcut az sayılmaz. Hapisanelerde en ideal sofra arkadaşlığı 2-4 kişi arasında olan arkadaşlıktır. Bundan fazlası hele bizim gibi sekiz kişilik bir sofranın çok düzen ve disipline ihtiyacı vardır. Aramızda her ne kadar bir dayanışma var ise de tam bir homojenlik yok. Çoğunluk vaziyeti idare edebilme düşüncesinde. Tabii burasının geçici bir yer olmasının da bunda etkisi var. “İnşallah buradan bir an önce giderim” diyorum. Gittiğim yer de her şeyi ince bir tertip ve disipline dayalı hale sokmaya çalışacağım. Akşam üzeri iki adet mektup geldi. Biri kardeşimden geliyor. Diğeri de hiç ummadığım bir yerden. Bana bir sürü teselli ve nasihatlerde bulunuyor. İşin garibi üç yıldır yatmaktayım, bana henüz yeni “geçmiş olsun” diyor. Bol nasihat ve moral verme gayretleri. Gerçi yazanın saflığından, iyi niyetinden şüphem yok da; bu tür yazılar sıkıyor insanı. Üstelik ilk günlerde lazımdı. Şimdi sıkıcı ve gülünç geliyor. Hele hapisane gerçeğini bilmiyen ve beni yakından tanımayan kişilerin yazıları ve sözleri hem sinirlendiriyor, hem de güldürüyor. Çocukça teselliler ve avutucu sözler. Yemekten sonra, alt katta saat 03.00’e kadar oturup muhabbet ettik. Hangi konudan başlarsak başlayalım, muhakkak birkaç ilave konu çıkar ve sonunda da konu yine cezaevine geliyor. 15 Ekim 1977 Saat 10.30’da kalktım. 11.00’e kadar ayakta oyalandım. Elimi yüzümü yıkamak için yatağımdan indim. Hava çok soğuk ve kapalı. Böyle havalar insana kasvet veriyor. Sıkıcı ve bunaltıcı. Öğleden sonra gazeteler geldi. Gazetelere göz gezdiriyorum. Daha çok asabım bozuluyor. Kaçırılan bir Alman uçağı, hükümetlerle teröristlerin pazarlığı, Türkiye’den istenen iki Filistinli. Devam ediyorum gazeteleri incelemeye, banka soygunları, gasp ve cinayetler. Hele hele 900 bin liralık banka soygununu bazı gazetelerin çok büyük puntolarla vermesi, bazılarının da iç sayfalarına yazmaları iyice sinirlerimi bozuyor. Ne kadar normal karşılanıyor en olmayacak işler. Ne kadar “ilgilenmiyeyim” diyorsam da yine memleket meseleleri ve politikaya ilgisiz kalamıyorum. Adeta yutarcasına bütün gazetelerin köşe yazarlarını okuyorum, bazen iyice sinirleniyorum. Bazen biraz ferahlıyorum. Sonunda kapatıyorum gazeteleri, etrafıma bakıyorum çırılçıplak “Hapisane” gerçeği. Ülkede ve dünyada cereyan eden, sorumsuz ve çılgın olaylar, vahşet ve benim gibi hapisane köşelerinde çürüyen basit ve kaçınılmaz olayların suçluları.

Şu anda saat 14.35 yatağımda oturuyorum ve bahçede top oynayanları seyrediyorum. Birbirine seviyesiz şakalar yapan bazı kişilerin hareketleri ve tahrik edici sözlerini izliyorum. Havanın kapalılığı, gazetelerin asap bozuculuğu ve şimdi de dışarıdakilerin hareketleri üst üste gelince iyice sinirlerim bozuluyor, rahatsız oluyorum. Herşeyden huylanmaya başlıyorum. Adeta herşeyden korkmaya başlıyorum. Kendimi sürekli olarak sükunete ve makul olmaya zorluyorum. Fakat devamlı kendimi baskı altında tutmam da, beni pasif olmaya doğru itiyor. Eski ataklığımın ve kendime güvenimin kalmadığını hissediyorum. Devamlı dışardaki yakınlarımı ve beni bekliyenleri düşünüp bir an evvel hapisanelerden çıkma isteğim bu durumu iyice perçinliyor. Belki de olayların verdiği sıkıntı ve korku buradan ileri geliyor. İçeri bakıyorsun anarşi, hesapsız kitapsız davranışlar; dışarı hür dünyaya bakıyorsun aynı şekilde kargaşa, anarşi, sorumsuz devlet ve hükümet adamları, hükümetlerle pazarlık yapan gangster ve teröristler.
Düşünüyorum, bu olaylar karşısında ve böyle bir ortamda, benim sükunet ve olgunluk timsali bir adam olarak kalmam ne derece doğru olur? Şüpheye düşmeye başlıyorum, acaba anormal bir davranış içinde miyim? Şaşırtıcı ve çılgınca nitelenen işlerin alâsını yapabilirim. Birçoklarına tesir edebilirim, bir grup bir örgüt oluşturabilirim. Bunlara rağmen sükunet ve ciddiyeti tercih ediyorum. İnşallah sonunda iyi sonuçlar alırım. Zaten sakin olmam konusunda en büyük etken, Allah korkusu ve güzel dinimize uygun bir yaşantı sürdürebilmek. İkinci olarak da beni bekleyen vefalı bir nişanlımın oluşu. İnşallah bir an önce buralardan kurtulur ve istediğim yaşantıya erişirim. Sevgi ve aşkı birçok kimse anlıyamadığı ve dejenere etmeye çalıştığı gibi; birçoğu da bir unsur, bir etken olarak kabul etmek istemez. Veya ifade etmekten kaçınır. Bir kısmı da önemsizleştirir ve geri plâna iterler. Fakat şu durumda nasıl inkâr edebilirim sevgiyi ve nasıl önemsemem? İstediğim vasıflara sahip, tertemiz bir kalple beni seven, henüz ne kadar ceza alacağımın belli olmadığı tutukluluk döneminde de hiçbir sapma ve gevşeme göstermeyen, imanlı, dinine bağlı bir kızı nasıl üzebilirim? Onu nazar-ı itibara almadan nasıl olaylara girebilirim? Onu sonsuz bir ümitsizliğe ve yıkılışa nasıl itebilirim? Kendi açımdan meseleyi ele alınca, böyle bir kaybı nasıl göze alabilirim, böyle önemli bir hayat bağını nasıl koparabilirim? Tek yapacağım şey sabretmek ve metanetli olmak. Allah’a dua ediyorum selamete kavuşmak için… Bugün ayrıca bir olay oldu, hapisane kafası ile düşününce çok önemli ve ibret verici bir olay. Durum şu: Buraya yani “Rejim”e ilk geldiğim günlerde, Adnan ağa diye birisi, sempatik ve bitirimvari hareketleri ile dikkati çekiyordu. Kısa boyu ona daha sevimli bir hava veriyordu. Ağalar koğuşunda kalıyordu ve özel bir yemekçisi vardı. Her gün bir takım elbise değiştirirdi. Uzaktan da olsa, kâh gıyabi konulardan, kâh 5-10 dakikalık bahçe sohbetlerinden adamın aslında zayıf karakterli ve çocuksu ruhlu bir adam olduğu kanısına varmıştım. Yaşı 30 civarında. En bariz bir özelliği ise herkesle şaka şenlik konuşması ve zararsız bir adam olması. İlk geldiğim günlerde maddi durumunun sarsıldığı, eski durumunun olmadığı söyleniyordu. Ve takip eden günlerde de adamın yıkılışı hızlı bir şekilde ortaya çıktı. Gerileme devri ve iflas… Buna paralel olarak adamla alay etmeler, dalga geçmeler, yarı şaka yarı ciddi itip kakmalar derken adamcağız iyice yıprandı. Kimseye bir şey diyemiyor, söz dinletemiyor, kendini savunacak gücü yok. Karakter yapısı da zayıf olduğundan çareyi kaçmakta buldu ve kendi arzusuyla “kapalı”ya gitti. Yani bizim geldiğimiz 11-15 kişilik hücrelere. Ortam değiştirmek ve kendine dönmek zorunluluğunu hissetti herhalde. Halbuki 3-4 ay önce birkaç kişi birden etrafını alır, biri suyunu döker, biri havlusunu tutarmış. Zayıf karakterinden faydalanarak, Adnan abi 500, Adnan abi 1000 lira diye otlananlar, şimdi onun yıkılışına gülüyorlar, alay konusu yapıyorlar. Bu izah etmek istediğim hapishanenin başka bir yüzüdür. Halbuki adamcağız idare edilebilirdi. Destek olunabilirdi.

Duruma değişik açıdan bakınca da şöyle bir yorum yapılabilir: Bu adam sağlam karakterli, prensip sahibi bir adam olsaydı, elindeki para ile 10 sene bile ceza yatar, yine de kimseye muhtaç olmazdı. Ayrıca etrafına pohpohlayıcılar yerine, bir veya iki tane sağlam gariban çocuk alırdı. Vermesini bilseydi, her verişinde şükran ve minnet duyguları ile selamlanırdı. Fakat vermesini bilmediği ve bütün kişiliğini elindeki harcamalara bağladığı için; para verdiği kişiler onu adeta kendilerine borçlu kabul edip, habire elinden almışlar. Ve de bu yıkılışın hazırlayıcıları olmuşlar. Bir de işin bambaşka bir yönü var ki; o da haydan gelenin huya gitmesi. Emeksiz haram paranın hayır getirmediği. Çünkü kulağıma geldiğine göre para karşılığında üzerine suç alan veya işliyenlerden imiş bizim Adnan Ağa. Ceaevi ağzı ile “asker” imiş. Tabii dışarıdaki büyük ağaların askeri.
Akşam voltasını 45 dakika attım hem ısındım, hem de biraz açıldım. İçeri girdim. Gece fazla konuşmadık. Yine de saat 24.00’ü buldu yatmam. 16 Ekim 1977 Bugün sabah namazına kalkamadım. Kuşlukta kaza ettim. Hava da soğuk. Yataktan çıkamıyorum. Hareketsizlik de üşümemi artırıyor. Hapishanenin zor şartları altında tenekeye su koyup ısıttıktan sonra kişisel bakımımı yaptım. Duş alıp yatağa girdim. Hayli de üşümüşüm. Bir müddet kitap okuduktan sonra akşam voltasına çıktım. Biraz ısındım. Ancak burnum ve yüzüm bayağı üşüdü. Artık havaların iyice soğumasına alamet bunlar. Saat 18.45’te içeri girdim. Saatler bir saat geri alındığına göre aslında 17.45. Fakat birkaç gün alışmak ve namaz saatlerini şaşırmamak için hemen geri almadım. Akşam yemeğinden sonra yatağımda gazeteleri inceliyorum. İspanya hükümetinin, iki yılda dördüncü defa af ilan ettiğini yazıyor Milliyet. Dünkü Milliyet’in “Açı” sütununda da Mümtaz Soysal Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de de büro açmasını ve fikir suçlularının affını savunmuştu. Birkaç gün önce de Tercüman’da Ahmet Kabaklı’nın “Kelepçe” başlığı altında mahkûmiyet ve mahkûmlar lehindeki bir yazısını okumuştum. Bütün bu yazıların bir “Genel Af” için kamuoyu oluşturduğu ümidine varmak istiyorum kendi kendime. Ayrıca hava korsanlarının “İki Filistinli”yi istemesinden de mahkûm olarak kendimize pay çıkarıyoruz. Uzun boylu karşılıklı tartışmalardan sonra şu karara varıyoruz: Hükümet taviz vermemeli. Fakat verdiği takdirde ne olacak? Hükümetin “Af Yetkisi” yok. Cumhurbaşkanı da “Af” edemez, çünkü istenen adamlar hükümlü değil, tutuklu. O halde ancak meclisten bir af çıkması lâzım. Hükümet, prestijini sarsmamak için, “Biz nasıl olsa 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında Af yapacaktık” deyip bir iki hafta oyalıyabilir ve af edebilir; biz de bu arada aftan istifade edip çıkarız. Gerçi henüz ne meclis başkanı var, ne de meclis çalışıyor? Fakat ümit işte… Daha doğrusu ümit de değil de, ümide giden yol diyelim. Mahkûmun ümidi bitmez. Gerçi normal bir insanın da ümitleri vardır. Ümitsiz hayat olmaz denir ama, bu “ümit” kelimesi mahkûm için bambaşka bir şeydir. Daha doğrusu “mahkûmun damarlarında kan değil de ümit dolaşır” dersek pek mübalağa etmiş olmayız. Hücreden çıkma ümidi, kısma geçme ümidi, başka bir cezaevine gitme ümidi, ziyaretçi gelmesi ümidi, para gelmesi ümidi, mektup ümidi ve de ümitlerin ümidi “Af Çıkması” ümidi. 17 Ekim 1977 Bugün sabah erken uyandım, cünüp olmuştum. Tekrar uyudum. Çünkü sular saat 08.30.09.00 arası ancak geliyor. 09.00’da kalktım. Hava da çok soğuk. Bir tenekede su ısıttım. Tuvaleti iyice yıkadım. Dolu tenekeyi boş tenekenin üzerine koyup yüksekte durmasını sağladım. Her ihtimale karşı bir hortum ve kapaklı bir bidonu da içeri aldım. Gayem bir teneke su ile gusl abdesti alabilecek miyim? Hem denemek hem de gusl abdesti almak. Bir de alüminyum maşrapa var. Ne ise bir teneke su ile abdest aldım ama tam tatmin olmadım. Taktım hortumu musluğa, ahlayıp pohlayıp güzelce yıkandım. Hortumla yıkanırken ağzıma devamlı soğuk su alıyorum. O su, soğuk suyun dış tesirini bir nebze dengelemiş oluyor. Bunu da Gökçeada açık cezaevinde iken samimi bir arkadaşımdan öğrenmiştim. Yaşlı ve hapisane tecrübesi çok olan bir arkadaştan. Bolluk ne güzel şey.

Akşam yemeğinde bu gece şanslı idik. Ziyareti gelen bir arkadaş sayesinde midelerimiz bayram etti. Tavuk sulu çorba ile, patates ve soğanlı tavuk yemekten sonra da güzel bir üzüm yedik. Çok şükür Allah’a. Bugün ayrıca iki adet mektubum geldi. Birisi naklim ile ilgili. Ankara’da birisiyle görüşen bir yakınımdan geliyor. Sevk işimin olacağını, yalnız dilekçe yazmam gerektiğini söylüyor. Hem hoşuma gitti, hem de canım sıkıldı. Hoşuma gitmesi, dışarıda sorunlarım ile ilgilenen birilerinin olması. Bu iyi. Fakat gelgelelim burası Edirne Kalesi diye anılan Edirne cezaevi. Müdüre çıkmak ve müdürden sevk dilekçesi için izin almak gereikyor. Müdüre çıkmak için de ayrıca bir dilekçe yazmak gerekiyor. O dilekçeyi verdikten sonra da müdür tarafında ne zaman kabul edileceğimiz meçhul. Buna ilâveten benim yazacağım sevk dilekçesini de kabul edeceklerini sanmıyorum. Çünkü dilekçe yazıp istek yapmaya hakkım yok. En az 6 ay geçmesi gerekiyor. Versem bile verdiğim dilekçenin tarih sayı numarasını alıp Ankara’ya bildirmem imkânsız. Bana dilekçemin tarih sayı numarasını kim verecek?
Gardiyanla konuşmak, ona dert anlatmak bir problem. Hele hele müdüre çıkmak büyük bir olay. İşte bu durumları duvarların dışındakilere anlatmak çok güç belki de imkânsız. Aczimi, güçsüzlüğümü kendi başıma kalmışlığımı iyice hissettiriyor bu cezaevi bana. Buradan gidebilmek dışarıdan çok sıkı bir takibat ve tavassut gerektiriyor. Allah’tan ümit kesilmez amma, bu gidişle kış soğuklarını burada göğüsliyeceğe benzeriz. 18 Ekim 1977 Bugün börekli filan güzel bir kahvaltı yaptık. İyice sıkı giyinip bahçede volta attım. Müdüre yazdığım “maruzat” dilekçesini ve ek olarak Bakanlığa yazdığım dilekçeyi verdim. İyi bir gardiyan denk geldi. Fazla ısrara lüzum kalmadan kabul etti. Geldim yatağımda oturuyorum. Para almaya gidecekleri çağırdılar. Paralar müdüriyette veriliyor. Muhasebe servisinden. Bir saat sonra paradan dönenler telaşlı ve heyecanlı bir haber getirdiler. “Kemal’i aldılar” diye. Hemen bir hareket bir kıpırdanma başladı. Herkes üstünü sıkı sıkı giyinip hazırlanıyor. “Aldılar” tabiri alakoydular anlamına geliyor. Artık alınan adamın akıbeti belli olmaz. Hücreye atılabilir, Kapalı’ya atılabilir, başka bir cezaevine sürgün gönderilebilir. Fakat bu cezaevinin pek gönderme adeti yok. Zaten mahrumiyet ve disiplin bakımından burası son durak cezaevlerinden birisidir. Bol miktarda ve çeşitte hücresi, kapalısı, zindanı mevcut. Alıkonulan adam ağalar koğuşundan ve mahkumlar tarafından hürmet gören birisi. Herkesin giyinmesinden maksat; böyle durumlarda herşey olabilir. Sürgün, hücre, kapalı… Çünkü lider durumunda olan bir kişinin alınması halinde arkasından bazı zincirleme alımlar da olabilir. Bu arada olay çıkması da çok kolay ve olağandır. Zaten idare bu işi önceden plânlamıştır. Buna göre çıkması muhtemel olaylar için de tertibat almıştır. Ben de yavaş yavaş ve telaşe vermeden giyindim. Hiçbir şey yokmuş gibi battaniyemi üzerime çektim, yatağımdan etrafı inceliyorum. Bir yandan da sakin sakin belli etmeden, acil ihtiyaçlarım olan seccade, yedek yünlü giyecekler ve pijamamı bir naylon konfeksiyon çantasına doldurdum. Herşeye hazır olmak, fakat yataktan çıkmamak, hiçbir şeyden haberi yokmuş numarası yapmak en iyi hareket tarzı. Sol yanımdaki Çarşambalı arkadaş, karşı koğuşa gitti. Dışarıda kalabalık ve heyecanlı heyecanlı volta atan kalabalığı dağıtmak için Antepli dayı ile konuşacak. Nitekim ikisinin beraber koğuştan çıktıklarını ve yatıştırıcı, sükunet tevlit edici sözlerle kalabalığı dağıttıklarını görüyorum. Herşey de olabilir, hiçbirşey de olmaz… Nitekim biraz sonra alıkonulan adam geldi. Normal ve neşesi yerinde. Oturduğum yerden bahçeye girişini görebiliyorum. Az sonra da durum anlaşılıyor. Müdür dostane sözlerle karışık ikazda bulunmuş. Olayın aslı, bu adamın bir müddet evvel gardiyanlardan birisine hakaretvari bir söz söylemesine dayanıyormuş. Adamı durup dururken koğuşundan da alabilirlerdi. Fakat o zaman toplumda tansiyon yükselir, ani hareketler olabilirdi. O bakımdan idare gayet ustaca davranıp, adam müdüriyete gitmiş iken alıkoyuyorlar… Ne ise bu mesele de böyle geçiştiriliyor ve ortam normal sükunete kavuşuyor.

Akşam üzeri dört adet mektubum geldi. Birisi Kıbrıs’tan bir arkadaşımdan geliyor. Oraya tayin olmuş. Paraşütle atlarken bir ağaca takıldığını ve kolunun kırıldığını, yüzünden yaralandığını onun için mektubunu geciktirdiğini yazıyor. Hastaneden de yeni çıkmış. Bu ve bunun gibi vefalı birkaç arkadaşım benimle irtibatı kesmemeleri rütbeli ve sükseli kişilerden, candan dostlarımın oluşu bana anlıyamadığım bir güven ve gurur veriyor. Akşam yemeğinde güzel bir kuru fasülye yedik. Gece bir tane mektup yazdım, biraz kitap okudum. Biraz da hava korsanlarından ve günün olaylarından bahsettik. Erken yattım. 19 Ekim 1977 Bu gece yemekten sonra alt ranzada oturduk. Konumuz politika. Buna bağlı olarak da hava korsanları ve anarşi. Biraz konuştuktan sonra konu alışılmış muhabbet üslubumuzun çok dışına çıktı. Aniden asabi bir ortam oluştu. Durumun sakıncalarını görüp, müsaade istedim kalkmaya hazırlandım. Israr ettiler. Orta yaşlı ve biraz atılgan tipli olan burada tanıştığımız bir arkadaş:
-Konuşuyoruz, sen bizim ağabeyimiz, kardeşimizsin. Konuşmalarımız hararetli, tartışmalı da olsa, sonu bir yere varmaz. Tekrar oturdum. Konu yeniden hararetlendi. Sağ yanımda yatan Kapalı’dan beraber geldiğimiz arkadaş, bana zıt fikirler savunuyor ve biraz da beni tahrik etmeye çalışıyor. Birkaç yersiz cümle daha sarfedince cevap verdim: -Lâfı tersinden anlıyorsun. Ani bir sessizlik oldu. Herkes birbirinin yüzüne baktı. Ben sözüme devam ettim, fakat, bir anormallik olduğunu, sözümün menfi karşılandığını anladım. Bu arada muhatabım olan şahıs, iki üç dakikalık bir duraklamadan sonra sessizlikten faydalanıp, alınmış ve asabi bir edayla cevap verdi: -Sen de bu lâfınla “Lâfı tersinden anlamanın” kralını yapıyorsun. Fakat sözünü bitirir bitirmez hemen söylediğine pişman olmuş, zoraki söylemiş olduğunu belirten bir yüz ifadesi takındı. Önüne bakmaya başladı. Bu son cümleden sonra ortamın gerginleştiğine işaret olarak, etrafı derin bir sükunet kapladı. Sessizlik iyice bastırmış durumda ve herkes birbirinin yüzüne bakıyor. Ara sıra da kaçamak bana bakıyorlar. Çünkü benden sert bir tepki bekliyorlar ve tartıştığımız arkadaşı da destekleme zorunluluğunu duyuyorlar. Tabii bunlar çok kısa bir süre içinde oldu ve ben de çok kısa bir süre içinde bu değerlendirmeleri yaptım. Kanımın beynime fırladığını, şakaklarımın zonklamaya başladığını hissetmeye başladım. Topluluk içinde öyle bir laf işitmek çok ağır geldi, asabım çok bozuldu. Sussam, hiç olmayacak, herkes pasif kaldığıma hükmedecek. Aynı asabi tonla cevap vermek de istemiyorum. Hem prensibime aykırı olacak, hem de iş kocakarı dalaşına dönecek; ben senin… yok ben senin… diye iş uzayacak. Aslında işittiğim o laftan sonra, muhatabımın ağzının ortasına sağlam bir yumruk çakmam gerekiyordu. Zaten ranzanın kenarında oturuyor, fizik yapısı da pek sağlam sayılmaz; bir vuruşla rahatlıkla ranzadan aşağı yuvarlayabilirim. Fakat öncelikle ve bilhassa işi bedensel bir kavgaya, bir yumruklaşmaya dökmek istemiyorum. Çünkü böyle bir şey yapmakla kendimi küçük işlerin adamı yapmış olacağım. Ayrıca bu arkadaşla aramızda yavaş yavaş ve hissedilir bir samimiyet doğmuştu. O da bana takdir ve sevgi duyguları ile bağlanmıştı. Aslında o da pişman amma, ortam, kişiler ve sarfedilen söz işi bozuyor. Çarşambalı arkadaş sessiz ve tarafsız görünümünü muhafaza ediyor ve ranzasında gazeteleri filan karıştırıyor, halbuki bütün aklı ve varlığı bizim tartışmamızda. Son derece kurnaz taktik uyguluyor. Ondan azıcık bir destek bekliyordum ama sandığımdan da pişkin ve hesaplı. Beni destekler tarzda bir iki cümle sarfetse, koğuştaki kuvvet dengesi hemen benim lehime değişecek, ben de daha ağır ve sonuca giden cümleler sarfedeceğim. Yani ikimiz diğer hepsine galebe çalabilirdik. Fakat ondan bir ses çıkmayınca ve diğer bütün koğuş personeli de karşımdakini desteklediklerinden, ben tamamen yalnız kalmış oluyorum. Şunu da belirtmek gerekir ki, koğuş personelinin karşımdakini desteklemesi, bana karşı kesin bir tavır aldıklarından veya onu çok sevdiklerinden hemen beni ezmek istemelerinden değil. YiBir tarafta yıllarca hapisanelerde yatmış, ezilmiş ve iyi kötü kendine az buçuk bir çevre bulmuş bir yeraltı dünyası adamı, karşı tarafta çekindikleri ve kendilerine mal ettikleri hapisanelerde, kendilerinden olmayan fakat bu oyunu çok iyi oynayan birisinin bulunması. Şunu da belirteyim ki karşımdakinin bana ilk hamleyi yapamayacağını bildikleri için ve ilk hamleyi benden bekledikleri için, bir nevi “caydırıcı bir güç” rolü oynamak istiyorlar. Bütün bunları nazarı itibara alarak düşünüyorum, kavgayı ben başlatsam, “savaş suçlusu” ilan edileceğim ve toplum psikolojisinin tesiriyle karşımda tahrik edici bir mukabil harekette bulunacak kişiler çıkacak; iş arbedeye dönecek. Onlar hapisanelerin vermiş olduğu psikopatça dürtülerle kesici alet vesaire de kullanacaklar, ben ancak askeri okullarda öğrendiğim yakın boğuşma ve judo numaraları ile bir ikisini haklayabilirim ama benim de işimi bitirirler. Çünkü aynı zamanda da büyük bir şöhret ve nam yapmış olurlar beni vurmakla. Ve de kesici, dürtücü alet bulundurduklarından da eminim… Velhasıl işin o kadar büyük boyutlara ulaşması, küçük bir sözden olacağı için sonunda pişmanlık getirecek. Bütün bu düşünce ve hesaplar kafamdan şimşek gibi bir hızla birbirini takiben geçti ve sonuç olarak psikolojik savaş yapmaya ve karşımdakilerin duygularından da faydalanarak ortamı lehime çevirmeye karar verdim. Karşımdakinin gözlerine bakarak ve kelimelerin üstüne basa basa, soğukkanlı bir şekilde şöyle konuştum: -Bana bak; ben sana o lafı haksız olarak söylemedim, sen beni tahrik ettin. Ayrıca ben o lafı direkt olarak değil de, teşbihte hata olmaz kabilinden bağlantı için söyledim. Kaldı ki öyle söylemiş olsam bile, benim sözüm ve senin sözün tahrik edicilik bakımından denk midir? Sonra topluluğa döndüm: -Siz söyleyin, benim sözümde şahsa yönelik bir aşağılama var mı? Kimsede ses yok. Tekrar muhatabıma dönüp sertçe söyledim: -Sen adi ve yaramaz bir adamsın. Karşımdaki sinirli halini korumasına rağmen, yelkenleri biraz suya indirmiş olarak bana cevap verdi: -Sensin. Ben de tekrar ona söyledim. Yine sertçe: -Sensin. Daha cevap vermedi. O sırada araya girdiler, lafı karıştırdılar. Ortada bu duruma gelinecek bir şey olmadığını, ikimizin de olgun iyi arkadaşlar olduğumuzu söyledi birisi. Bir diğeri de, birimizin yıllarca hapishanelerde ezildiğini, birimizin de tahsilli ve sayılan bir ağabey olduğumuzu ileri sürdü. Aslında hepsinin yaşı benden fazla. Bana ‘ağabey’ diye hitap edilmesi, onların üzerinde bir saygınlığımın, bir otoritemin olduğunu belirtmesi açısından, kendi hesabıma sevinilecek bir durum. Etrafa artık barış havası hakim olmaya başladı. Ben önüme bakıyorum. Ara sıra çaktırmadan etrafı kolaçan ediyorum. Karşımdaki de üzgün bir halde devamlı önüne bakıyor. Ne düşündüğünü anlamak biraz güç. İyice sükunet bulduktan sonra daha objektif ve açıkça düşünmeye başladım. Aslında resmen hakarete uğradık. Böyle bir durumda yapılacak olan iş, silahı çekip “Özür diliyor musun yoksa kafana kurşunu sıkayım mı?” demektir. Fakat böyle bir şeyi yapmak da belirli bazı şartları gerektirir. Onlar da teessüs etmediğine göre yapmamak durumu ortaya çıkıyor. Şöyle ki: Bir kere, herşeyden önce hapishanenin küçük bir koğuşundayız ve silah filan da yok. İkincisi, hemen kolayca silahı ateşleyebilmek için, karşımdaki kişinin benimle hiç evveliyatı, samimiyeti olmaması gerekir. Aramızda hak geçme, iyilik yapmak gibi şeylerin olmaması gerekir. Halbuki bu adamla beraber yemiş içmişiz. İyi ve olgun bir adam demişiz. Biraz psikopatlığı var, onu da normal karşılamışız. Aile terbiyesini tam almamış olmasına rağmen, cemiyet terbiyesini tam olarak almış. Bu durumda sonradan pişmanlık verecek bir iş yapmak çok yersiz ve anlamsız olur. Diğer bir etken de nişanlım ve tasarladığımız gelecek. İkinci bir hata yapıp dışarıdaki bekleyenlerimizi sonsuz bir ümitsizliğe terketmeye hakkım yok. Ve nihayet Allah korkusu var. O halde böyle bir hadise şeytana uymaktan başka bir şey olmaz. Ben bunları düşünürken oturmaya da devam ediyoruz. Konuşmalar devamlı yapıcı ve arabulucu mahiyette. Hepsi kuşkulu ve korkulu. Hâlâ ortamın yatıştığına kanaat getiremiyorlar. Olay çıkmasından korkuyorlar. ne hapisanelerin yazısız ve değişmez bir kuralı devreye giriyor:

Aslında benim karakterimi hepsi biliyor ve takdir ediyorlar ama, kendileri de karşımdakini desteklemeye devam etmekle olayların mesuliyetine ortak olmaları gerektiğinin bilincindeler. Ben üzgün ve asabi bir halde önüme bakıyorum. Hırsımdan ve düşündüğüm konuların ağırlığından ve duygularımın galeyana gelmesinden, gözlerimin dolduğunu ve birkaç damla yaşın önüme damladığını görüyorum. Göz yaşlarım etraftakileri daha çok telaşlandırıyor. Birisi bana hitaben: – Sen bizim kardeşimizsin, ağabeyimizsin, kişiliğine bilgine ve tahsiline saygımız vardır. Seni kendimizden bir parça kabul ediyoruz. Diyor ve diğerleri de onun sözüne katıldıklarını belli ediyorlar, kısa cümlelerle.
Cevap vermek, konuşmak istemiyorum. Hırsımdan kelimeler boğazımda düğümleniyor, konuşamıyorum. Dişlerim elimde olmadan gıcırdıyor, başımı sallıyorum. Daha da telaşlandıklarını görüyorum. Tartıştığımız arkadaşın yerinden kalkışı ile biraz başımı kaldırdım, onun da gözlerinin yaşlı olduğunu gördüm. Gitti elini yüzünü yıkayıp yatağına çıktı. Biz oturmaya devam ediyoruz. Üzgün ve pişmanlık dolu konuşmalar, kesik kesik cümlelerle devam ediyor. Ben de kendimi iyice toplayıp onlara: – Her şey benim iyi niyetimden, açık kalpliliğimden, bir art düşünce beslemediğimden oluyor. Hata ben de, başka türlü davransaydım bu durumlar olmazdı. Diyorum. Üzülmeleri ve kuşkularının nedeni ise şu: Benim asabi mizaçlı ve gururlu olmamı hesaba katarak, sevdikleri bir arkadaşlarının tehlikeye düşmesi. Onun başına bir şey geldiği takdirde kendilerinin de bir şeyler yapmaları gerekiyor. O takdirde de kendi akıbetlerinden, hücrelerden, zindanlardan, ileride bir intikam alma durumundan korkuyorlar. Aynı şüpheleri henüz dağılmış değil, ne zaman nasıl bir tepki göstereceğimi düşünüyorlar. Acaba bir şey yapar mıyım, yapmaz mıyım? Biraz daha konuşmalar sürdü. Ben de kalktım abdest aldım ve yatağıma çıktım. Münakaşa ettiğimiz ve yatak komşum olan arkadaş da yatağında oturmuş düşünüyor. Ben yatağıma çıkar çıkmaz, aşağıdaki arkadaşlar da hemen yukarı çıktılar. İkisi münakaşa ettiğim arkadaşın yatağında, biri benim yatağıma, birisi de diğer komşum Çarşambalı arkadaşın yatağına oturdular. Benim yukarı çıkmamla bir olay çıkabilir düşüncesiyle, bizi barıştırmak için çıktıklarını ve arkadaşlarını bir güvence altına almak istediklerini anlıyorum. Namazı kıldım ve oturdum, “Hoş geldiniz” dedim. Resmen barış çağrılarına başladılar. Birisi: -Barışın da biz de rahatlayalım, dedi. Bir diğeri de: -Geçende, Görgülü bizzat ağzıyla seni çok sevdiğini söyledi, aranızda bu tatsızlık olmamalı, diyor.
Üçüncüsü: -Koğuşumuzda hapishaneye örnek teşkil edecek bir yaşantımız var, bunu zedelemiyelim, diyor. Ben de barışacak bir şey olmadığını, her zaman hareketlerime ve sözlerime dikkat etiğimi, kimseyi hakir görmediğimi fakat kimsenin de beni hakir görmesine tahammülüm olmadığını söylüyorum. Benim konuşmamdan sonra kısa bir sessizlik çöküyor. Bu arada Çarşambalı arkadaşın hâlâ konuya girmeyişi ve uzak duruşu iyice dikkatimi çekiyor. Birisi tekrar barışın, öpüşün gibi laflar söyleyince, ben yine, barışacak bir durum olmadığını tekrarlıyorum. Bunun üzerine münakaşa ettiğimiz arkadaş: – Peki hata bendeyse ben özür diliyorum, diyor. Diğerleri onun hareketini beğeniyorlar ve benim de özür dilememi söylüyorlar. Ben de, özür dilenecek bir söz ve hareketimin olmadığını söylüyorum. Konuşmalar yeniden başlıyor, beni suçlamak istiyorlar. Fakat ortamı da yeniden alevlendirmek istemiyorlar. Bu arada münakaşa ettiğimiz arkadaş bana samimi fakat öfkeli bir sesle: – Peki ben sana aynı lafı söylemiş olsaydım, sen aynı şekilde karşılık vermez miydin? diyor. Ben de: -Hayır öyle söylemezdim, diyorum ve herkese hitaben konuşmamı şöyle sürdürüyorum: -Sidik yarışı iyi bir şey değildir. Hele hapisanede durum daha da naziktir. İcabında bir iki kelime eksik söylemelidir. İlla her şeye karşılık vermeye çalışmak iyi bir şey değildir. Eğer “sen niçin bir kelime eksik söylemedin” diyecek olursanız; o zaman da diyorum ki: Ben haklıyım ve bunu siz de biliyorsunuz. Aslında size karşı beslediğim aşırı iyi niyetin beni nereye getirdiğini bu akşam gördüm.

Sözü almış olmanın mecburiyetiyle konuşmama devam ediyorum: -Ben arkadaşa o sözü söylediğim zaman kalbim “cız” etti ama söyletti beni. Zaten uzatmaya lüzum yok. Sizinle çabucak yüz göz olmakla ben en büyük hatayı yapmış oldum. Başka cezaevlerinde bir ay yatıp daha yanımdaki adamın ismini bilmediğim oluyordu.
Konuşmamız bitirince, birisi tekrar kardeşlikten, anlayışlı olmaktan söz etti. Bir diğeri şöyle söyledi: – Mahalle kavgalarını bitireli çok oldu. Şimdi böyle şeyler bize yakışmaz, barışmalı ve barış havasında yaşamalıyız.
Ben de cevap olarak dedim ki: -Biz de ortaokul ve lise çağlarında, bir gün kavga edip ertesi gün barışıyorduk. Ama şimdi kolay kolay kavga yapmam ve kavga yaptığım şahısla da barışamam. İş çok ileri safhalara varır. Şimdi de kavga etmediğime göre, barışılacak bir şey yok demektir, kısacası ortada bir şey yok demektir. Bu sözümden sonra ortam iyice yatışıyor. Konuşmalar eski tatlılığında olmasa da değişik konulara giriliyor ve normal bir muhabbet başlıyor. Bir müddet sonra ikisi aşağı iniyor. Diğerleri de biraz sonra iniyorlar. Koğuşa tam bir sessizlik çöküyor. Yanımda yatan münakaşa ettiğimiz arkadaşın uyumasından sonra ben de yattım. 20 Ekim 1977 Bu gün kalkınca çamaşırlarımı yıkadım. Tam bitirmiştim, dışarıdan ismim okundu. Çıktım, gardiyan “Kısma geçeceğimi” söyledi. Benden başka sekiz kişi daha var. Önce eşyalarımı hazırladım. Sonra gardiyana gidip ricada bulundum: -Mümkünse beni burada bırakın Gardiyanın cevabı kesindi: -Müdürden gelen emri yapmakla mükellef olduğumu biliyorsun. İkna için biraz uğraştım ama bir sonuç elde edemeyince döndüm. Diğer koğuşlardan kısma geçecek olanlar eşyalarını bahçeye çıkarmışlar bile. Koğuşa girdim, eşyalarımı son kontrolden geçirip, denk yaptım. Dün akşam münakaşa ettiğimiz arkadaş manalı manalı beni izliyor. Bakışlarında üzüntü, pişmanlık ve huzursuzluk okunuyor. Bir şey söylemek istiyor, söyleyemiyor. Diğer bir iki arkadaş da gitmememi söylüyorlar. Ben ise “Gitmekte kararlıyım” diyorum. Aslında benim de içimde bir burukluk var. Fakat gitmek de istiyorum. Akşamki tartışmadan sonra buradan soğumuştum. Belki akşamki durum olmasaydı, müdüre filan çıkıp burada bırakması için müsaade alabilirdim.
Gideceğimiz yer buraya göre daha iyi bir yer kabul edildiği için, gitmemek isteği icabında kabul edilir. Israr edilmez. Yoksa başka türlü, mesela oradan buraya gönderilirken “hayır ben kısımda kalmak istiyorum” denilemez. Kimse dinlemez alır götürürler. Neyse… arkadaşlara sade bir “Allaha ısmarladık” çektim, vedalaştık. Münakaşa ettiğimiz arkadaşın da elini sıkıp, Allah’a ısmarladık dedim. O da benden tekrar tekrar özür diledi. Karşı koğuşa da gidip Allaha ısmarladık dedim ve çarşafa denk yapılmış eşyalarımı alıp, “Rejim” denilen yeri terk ettim. Dış bahçeye çıktık, gözlerim kamaştı, kırpıştırdım. Gayet açık ve güneşli bir hava var. Gardiyanlar emir yağdırıyorlar. Dördüncü kısmın çıkışından biraz ileride bizi sıraya dizdiler, eşyalarımızı ve üzerimizi aradılar. Beni arayan, iyi bir adama benziyor. Bana soruyor: -Talebe misin?
-Değilim. Pek tatmin olmadı. Yüzüme soru sorarcasına bakıyor. Açıklama yapmak gereğini duydum. Akabinde seri halde sorduğu sorular ile memleketimi, suçumu, suç yerimi öğrendi. O sırada elinde olan şahsi albümümdeki resimlerden de iyice tatmin olmuş ve etkilenmiş olacak ki, eşyalarımı teferruata inmeden, kabaca arayıp geçiştirdi. Bu hareketi çok hoşuma gitti. Yanımda diğer mahkumları arayan gardiyanların, mahkumların cebinden çıkan mektup, kağıt gibi şeylerini yırttıklarını görünce, endişeleniyorum. Eğer notlarımı yırtmaya kalkarlarsa direnmeyi, tartışmayı, işi müdüre kadar götürmeyi göze alıyorum. Fakat Allah’a şükür ki beni arayan gardiyan bana karşı iyi davrandı.

Aramadan sonra “5’inci Kısım”a verildiğimizi söylediler. İsimlerimiz liste halinde yazıldı. Hangi koğuşta, hangi numaralı ranzaların boş olduğu, kimin nereye verildiği belirtildi. Bu ince sıralama ve numaralama işine başka hiçbir cezaevinde rastlamadım. Bu, Edirne’ye mahsus bir uygulama. Yapılan listeler ve eldeki bilgilere göre ben de dahil olmak üzere üç kişiye yer yok. Ranza aralarına sıkışacağız veya tanıdık bir mahkum bulursak onunla aynı yatağı paylaşacağız. Kapıdan girince, iç bahçenin büyüklüğü ve kalabalığı dikkatimi çekti. Ayrıca yukarı koğuşlara doğru çıkan merdivenler de hayli yüksek. Eşyalar da ağır ve büyük bir kütle oluşturuyor. Bütün mahkumların gözü önünde, eşyaları sürüterek sallapati gitmek de hiç işime gelmiyor. Bu sırada Çanakkale’den beraber geldiğimiz gençten, hürmetkar bir çocuk olan zindandaki hücre komşum aniden karşıma çıktı. Hoşbeşten sonra, “Kapalı”dan direkt olarak “Kısma” verildiğini söyledi. Demek ki, 18 gündür buradalar. Hemen bir arkadaşıyla beraber eşyalarımı sırtlayıp, belirtilen 3’üncü koğuş’a götürdüler. Çok iyi oldu çocukların rastlaması. Koğuşa çıktık. Gardiyan yer olmadığını, aralara sıkışmamı söylüyor. Ben de kimseyi rahatsız etmemeyi, yerde hasır üzerinde yatabileceğimi söylüyorum. Gardiyan vazifeşinas ve insancıl tavırlı: – Olmaz. Sıkışık mıkışık sana bir yer bulacağız. Nihayet tam kapının karşısında bir yer bulundu. İki yatak sıkıştırılıp bana 70 santimetre eninde bir yer açıldı. Eşyalarımı getiren çocuklar, yerleştirme işini de hallettiler.
Yatağın üstünde bir pencere var, karşımda da kapı olunca, hava cereyanının tam arasında kalmış oldum. Sağımda ve solumdaki komşularıma bakıyorum, saf cahil ve pis kokan gariban takımından iki kişi var her iki yanımda. Doğrusu bu yerimi hiç sevmedim. Yanımdaki iki çocukla aşağı bahçeye indik. Çocuk dediğim, biri 19 diğeri 27-28 yaşlarında. Benim tanıdığım genç olanı. Diğeri ile de burada tanışmışlar. İkisi de Bolulu olduklarından hemşehri olarak hemen birlik olmuşlar. Aşağı inerken etrafı iyice gözden geçiriyorum. Cezaevinin bu “5’inci kısmı” çok büyük koridorlardan, merdivenlerden, bir sürü demir kapılardan ve kalın taş duvarlardan ibaret bir yer. Bahçeye indik. Bahçe toprak. İçinde nizami ölçülere göre yapılmış bir voleybol sahası göze çarpıyor. İki adet dut ağacı var. Bahçenin toprak olması çok iyi. Ayaklarımız betonlardan bıktı yumuşak bir toprağa, toza da hasret kaldık. Volta atmaya başladık. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Kalabalık ve sıcak güneşten kafam kazan gibi oldu. Rahatsız oluyorum. Yanımdaki arkadaş izahat veriyor. Koğuşların altındaki iki bölümden birinin mutfak diğerinin yemekhane olduğunu söylüyor. Mutfak dediği, mahkumların aygazlar üzerinde kendi yemeklerini pişirdikleri yer. Bahçe ile ufak bir pencereyle irtibatlı bir de kantin var. Girişi dışarıdan, kapı altından. Bazı tanıdık simalarla karşılaştım. “Geçmiş olsun”lar ve bazı kısa konuşmalar yaptık. Herkes yüzümün sapsarı ve solgun olduğunu ifade ediyor. Tekrar yukarı merdivenleri ikinci defa çıktım, bayağı yorulduğumu hissettim. Koğuşa döndüm. Koğuşumuzun karşısında biraz solda güzel bir mescit var. Tahminen 4×5 ebadında. Ufak bir kitaplığı da var. Koğuşta “Kapalı”da ilk tanıştığımız uzun cezalı mahkumla karşılaştık. Dipte köşede ve üst katta yatıyor. Koğuşumuz tahminen 25 metre uzunluğunda. Dipte bir kapı daha var, yüznumaraya açılıyormuş. O kapı, gece koğuş kapısı kapanınca açılırmış. Gece orası kullanılırmış.
Namazdan önce yemek de yemiştik. Ekmeği de Bolu’lu arkadaş almıştı. İdare yemeği aldık onu yedik. Yemek işi de nasıl olacak henüz belli değil. Bu çocuklar devamlı idare yemeği yiyorlarmış. Hiçbir tezgah ve teşkilatları da yok. Benim durumum bakalım ne olacak, bunlarla yemek arkadaşlığı yapamam gibime geliyor. Hayırlısı Allah’tan. Akşama doğru, “maruzat dilekçe”leri verenleri çağırdılar. Rejimde iken bir dilekçe vermiştim. Tekrar bir tane daha yazdım. Her ihtimale karşı, verdim. İyi ki vermişim, kapı altında ismim yokmuş, bu dilekçe ile müdüriyete geçtim. Müdürle sevk konusunu görüştüm. Tahmin ettiğim gibi, altı ayı doldurmadığım için işleme konmamış dilekçem. Müdüre tekrar “Rejim’e” gitmek istediğimi söylüyorum. Aslında bunu söylerken, içimden bir ses kalmamı söylüyor. Kalınca burada rahat edebileceğimi kestiriyorum. Amma ilk anda burası çok kalabalık, sıkıcı, pis, dağınık ve viran geldi. Kararsız bir halde idim bu teklifi yaparken, fakat müdür teklifimi reddedince sevindim. Hiç olmazsa kesin bir yön çizmiş oldum.

Hamama gittim. Karşılaştığım manzara şu: Bir köşede büyük bir ocak var, odunla yakıyorlar. Bu ocağın üzerinde bir mazot bidonunun içinde su ısıtılıyor. Ocak aynı zamanda içerisini de ısıtıyor gibi. Bidonun dibine bir musluk takılmış, sıcak su buradan tenekelere doldurulup, istiyenlere veriliyor. Duvar diplerinde yıkanma yerleri var. “Yıkanma yeri” dediğim taş kurnalar konmuş. Şansıma da köşeden bir yer boşaldı. Orada bir de düzgün kesilmiş bir kütük var, tenekeyi de üzerine koyunca, yerden 25-30 cm. yükseğe çıkmış oluyor. Tenekenin boyu da yarım metreye yakın var. Dolayısı ile içine damlatmadan yıkanmak mümkün.
Birinci teneke ile gusl abdesti aldım. İkinci teneke ile de iyice pekiştirip, sabunlandım ve temizlendim. Allah kabul etsin. Pek fazla korktuğum kadar da değil. Hamamın ortasında üzerine temiz çamaşır koymak için konulmuş, iki adet bank var. Hamamın boyutları da tahminen 5×6 m ebadında. Bir de özel kabin gibi bir yeri var, kapısında perde asılı. Yalnız ocakta yanan odunların dumanının dışarı çıkması için, ocağın hizasında bulunan pencere kanatları açık. Zaten başka pencere de yok. Çıkarken hamamcının eline 10 lira sıkıştırdım. İyice hoşuna gitti. Normal ücret 2.5 lira olduğundan, benim verdiğim miktar özel ilgi göstermeye fazlasıyla yeter herhalde. İnşallah bizi de özel müşterilerinin arasına dahil eder. Hamamdan çıkınca iyice ferahladım. Etraf daha hoş daha aydınlık gözüktü. Daha iyimser olmaya başladım. Kuşluk namazı olarak sabah namazını kaza ettikten sonra, yemekhaneye indik sıcak bir çorba içtik. Allaha şükür hapisaneye göre iyiyiz. Havanın soğukluğunu öğleden sonra hissetmeye başladım. İçimde yünlü giyeceklerim filan hep çamaşırda olduğundan, üzerime giyecek sıcak birşeyim de yok. Zaten bir kısım iç çamaşırlarımı Rejim’den ıslak olarak getirmiştim. Şimdi içime eşofmanlarımı giyiyorum. Akşama doğru iyice üşüdüm. Hasta olacağım diye korkmaya başladım. Hücreler zaten vücudumuzun direncini kırdı, her zamanki sıcak iç çamaşırları da giyemeyince iş fena. Zaten belim ve ayaklarım sürekli üşüyor. Devamlı yünlü uzun don giyiyorum ve belime yün kuşak sarıyorum. Sayımdan sonra hemen yatağa girdim giyinik olarak. Gece sigara dumanı ve nefesten koğuş biraz ısınıyor. Mevcut da 90’ın üzerinde. Zaten kapılar kapanınca bir saat geçmeden sigara dumanı çöküyor içeriye. Yatınca uyumuşum, saat 21.30’da uyandım. İyice ısınmışım, aklım başıma geldi açıldım. Kalktım yatsı namazını kıldım ve biraz sonra yattım. 22 Ekim 1977 Gece de biraz üşüdüm amma sabahleyin iyi olarak kalktım sabah namazını kıldım, tekrar yattım. Saat 09.00’da Harun uyandırdı. İyi ısınmış olarak kalktım. Dışarıya çıkıp odun taşıyacağımızı söyledi. Bugün bizim koğuşun dış bahçede odun taşıma sırası imiş. Bu da yine Edirne cezaevine mahsus bir adet. Önce çıkmayıp, direnmeyi düşündüm. O takdirde hemen geldiğimiz hücrelere gönderirler. Hücreler de şimdi iyice soğuk. Burada da yeni arkadaş ve hemşehriler ile tanıştık. Belki iyi olur diye düşünüyorum. Yine de gitmeyi göze alabilirim fakat anladığım kadarıyla yanımdaki hemşehrim talimatlara fazlasıyle riayetkâr ve buradaki yaşantısından memnun. Bu tip direnmeler, hücreler gibi konulara pek itibar etmiyor. Ben şimdi çalışmaya çıkmıyorum diye resti bassam; arkadaşı da küçük düşürmüş olacağım. Çünkü o, kuzu kuzu çalışmaya giderken, benim bunu bir gurur meselesi yapıp gitmemem, onu da rencide eder. En iyisi ona uymak. Nitekim öyle de yaptık ve beraber dışarı çıktık. Dış bahçede hava güneşli. Uzaktan Edirne ve Selimiye camisi gözküyor. Mahkûmlar da omuzlarında kütükler, gidip-geliyorlar. Bir gardiyan odunların başında duruyor, oradan alınan odunlar 150 metre kadar ileride bir boş bloka taşınıyor. 10-15 dakika kadar ayakta durdum etrafı seyrettim. Uzak mesafeye bakınca gözlerimi kırpıştırmak zorunda kalıyorum. Herkes iki üç sefer yaptı. Bu sırada gardiyanın ikazı geldi: -Sen niye taşımıyorsun, herkes çalışıyor. Artık insanlarla bilhassa gardiyanlarla konuşma şeklini seçmekte epeyce ustalaştım. Gayet alttan alarak ve ehemmiyet de vermeyerek cevap verdim: -Şöyle biraz güneşleniyorum, gözlerim alışsın da taşırım.

Gardiyan, yine gayet yumuşak ve adaletin savunucusu imişçesine konuştu:
-Herkes çalışıyor. Onlar da mahkûm, sen de mahkûmsun. -Hücrelerden yeni çıktım. Alışacağım. Eğer art düşüncem olsa çalışmayacak olsam, zaten çıkmazdım.
O sırada Harun geldi: -Al bir odun gidelim. Bana ince bir dal uzattı. Attım omuzuma, yavaş yavaş götürdük. Gittiğimiz yerde de biraz oyalandık. Döndük bir ufak odun daha aldım tekrar gittim. Biraz oturduk. Döndüğümüzde zaten odun bitmişti. Fakat o kadarcık bir yürüme bile beni bayağı yordu. İç bahçeye girdik. Biraz güneşte volta attıktan sonra, çorbanın hazır olduğunu söylediler. Başka koğuşta olan bir arkadaş yemeği yapmış. Çorbayı da içtik. Artık bu arkadaşlarla beraber yemek arkadaşlığı yapacağa benzeriz. Yalnız küçük bir sorun çıktı ortaya. Beni ilk karşılayan Bolulu çocuklar bana soğuk davranmaya başladılar. Zaten biliyordum böyle olacağını. Fakat, onlarla da yemek arkadaşlığı yapamazdım. Beni yanlış anlamalarını da istemem. Çanakkale’den beraber geldiğimizde beni daha fazla tanıyan, aynı zamanda hücre komşum olan Bolulu genç çocuğu çağırdım: -Gel volta atalım. Biraz dolaştıktan sonra, sordum: -Ne kadar sigara içiyorsun? -Günde bir paket. -Nasıl temin ediyorsun? -Geçende babamdan 300 lira geldi. 180 lirayla ayakkabı aldım. Kalanı ile borçlarımı verdim, cebimde 50 kuruş param kaldı. Benim de istediğim bu pozisyonu yakalamaktı. -Kantinin önü seyrekleşsin de alırız sigara. Ses çıkarmadı. Fakat memnun olduğu belli. -Hangi sigarayı içiyorsun? -Bafra. Ortam birden yumuşayıverdi. Yine eski ağabeyliğimi kazandım. İyi de oldu. Onlarla yemek yesem, tek başıma onlara bakacak malî gücüm yok. Ama ara sıra ufak tefek katkılarda bulunabilirim. Hem de sevap olur, gariban çocuklar gerçekten. Yarım kilo sigara alıp verdim. Ayrıldık gitti. Aradan bir saat falan geçmişti ki öteki ile karşılaştık. Haberi almış olacak ki tavrı çok değişmiş, çok hürmetkâr konuşarak gitti. Bu işi de böyle hallettik. Bunlar hapishane durumları ve hapishane taktikleri. Yemeği hemşehrilerle beraber yiyoruz. Akşam yemeğinde güzel bir kuru fasulye ve piyaz yedik. Allah’a şükür rahat yemek yiyoruz. Arkadaşlar da fena gözükmüyor. İnşallah iyi gider.
Şimdi yatağımda oturmuş yazı yazıyorum. Koğuşun çoğunluğu televizyon seyretmek için, kapı tarafına dolmuşlar. Sigara dumanı sis gibi. Yataklar kalabalık. İlk gösterilen yerde yatsaydım, halim haraptı. Şimdi burada sakin ve rahatım. Namazı da televizyon seyredenler dağılınca, ilerde bir boşluk var orada kılacağım. Namazdan sonra mektup yazmayı düşünüyorum. 23 Ekim 1977 Pazar
Bugün sabah namazına kalkamadım. Kaza olarak kuşlukta kıldım. Yünlülerimi giydim. Bayağı da ısındım. Kızarmış ekmek, beyaz peynir ve çaydan müteşekkil güzel bir kahvaltı yaptık. Çay pek içmiyorum, kızarmış ekmek de yumurtalı olduğundan, kuru kuruya pasta gibi gidiyor. Nişanlıma ve birkaç arkadaşa mektup yazdım. Akşama da iyi bir yemek yedik. Henüz ben yemek işlerine karışmıyorum amma, yavaş yavaş da dolapları filan öğreniyorum.

 27 Ekim 1977… Şu anda kahvaltı yapıp koğuşa çıktım. Kahvaltıdan önce traş olmuştum. Köşedeki sıkışık yatağıma oturdum. Hava dışarda iyi olmasına rağmen, koğuşun içi soğuk. Top oynamaya niyetlendim, vazgeçtim. Belki öğleden sonra oynarım. Dün ilk defa top oynadım. Ağır ve balon yapmış bir top var. Üçer kişi oynadık ve yenildik. Zaten benim amacım biraz açılmaktı. Oyuna çok hareketsiz ve reflekssiz bir şekilde başladım. İkinci sette biraz açıldım. Seyirciler de olduğu için ve oyuncular da benden iyi bir oyun beklediklerinden, kendimi sıkmak ve kontrol altında tutmak icap etti. Rahat bir oyun oynayamadım.
Oynayanlar da basit ve faullü oynuyorlar. Bol bol da gevezelik ediyorlar. Bir top kurtarışlarını kahramanlık kabul edip, arkadaşlarının bir top düşürmesini de adeta bir aşağılık, bir ihanet sayıyorlar. Şımarık ve cazgırlıktan başka birşey yok. Ben de aksine sessiz ve ciddi olduğum için, beni pek kaale almıyorlar. Ama eğer oyun oynamaya devam edersem ilerde kendimi gösterebileceğim.
Dün gece üst katta oturduk. Gökçeada’dan, askerlikten, memleketimizden bahsettik. Tabii söz arasında sık sık af temennilerinde bulunuyoruz. Aşağı inince de, Harun’la muhabbete devam ettik. Çifte köprülerde balık yemeye gittik. Tabii hayali olarak. Çifteköprüler’deki alabalık lokantası şimdi var mı yok mu bilmiyoruz ama, memleketimizi hep eskisi gibi, bizim bıraktığımız gibi hayal etmek tatlı geliyor. Sonunda yine mevzular cezaevine geldi ve af temennileri ile muhabbeti kapattık. Mahzun bir sessizlik çöktü, kalktım namaz kıldım ve yattım.
Kendi kendime düşünmeye başladım. Babamdan ve nişanlımdan mektuplar bekliyorum. Babamın sevk konusunda teferruatlı ve müsbet bir şeyler yazmasını ümit ediyorum.
Henüz düzgün bir yerleşme sağlayamadığımdan kitap okumaya da başlayamadım. Yalnız pazartesi günü Hatim niyetiyle Kur’an-ı kerim okumaya başladım. Bakalım devam ettirebilecek miyim? Mescitte mushaflar var. Orada namazlardan sonra okumak mümkün oluyor. Gitsem bile gittiğim yerde devam edebilirim.
Koğuş soğuk ve sıkıcı. Bahçeye insem, kalabalık ve kargaşa. Orada da fazla durmaya gelmiyor. Kısa volta atıp çıkıyorum. Aslında yatağımı bir tertip düzene koysam, aşağıya bahçeye belli saatlerde inmeyi düşünüyorum. Yemek için, volta atmak için veya top oynamak için. En emin, en rahat yer kendi yatağı oluyor insanın, cezaevinde. Adeta küçük bir ev gibi. Battaniyeni, çarşafını temiz düzenli çektin mi, eşyalarını da etrafına yerleştirdin mi tamam. Hele başucunda elbise çanta vs. asmak için bolca çivisi de varsa konforlu sayılır.
29 Ekim 1977… Bugün iki defa top oynadık. İlk oynadığımdan çok daha güzel bir oyun çıkardım. Takdir ve beğeni sözleri kulağıma geliyor. Üçer setlik iki oyunda da galip gelmemiz iyi oldu. Geçen günkü oyunun ukala kendini beğenmiş kişilerini, bugün yenmekle iyi bir netice almış oldum. Aslında spor bu. Yenmek de yenilmek de normal karşılanmalı. Fakat burada voleybol konusunda koyu bir taassup var. İlla yenmek. Faul maul önemli değil de ne olursa olsun yenmek ve övünmek. % 95’inin bütün vuruşları faul. Ama vazgeçirmek, ikna etmek zor. Bütün mahzurları yanında, yine de oynamalıyım. 3-4 gün içinde istediğim oyunu çıkaracağımı sanıyorum.
Çevreye kişilere kendimi tanıtmam, topluma açılmam açısından da iyi olacağı şüphesiz. İyi ve kaliteli bir oyun çıkarmak, hareketli ve atak görünmek mahkûm üzerinde olumlu bir etki bırakıyor. Spor yapmış olmanın yanı sıra, psikolojik etkisi de küçümsenmeyecek bir olay. Sert ve hırslı inen küt vuruşları, icabında pis ve küstah insanların kafasına inen bir yumruk gibi etrafı etkiliyor. Bu arada birçok mahkûmla da her türlü hesabın dışında muhatap olmak imkânı doğuyor. Onlara voleybolün kurallarından ve oynanan oyunun hatalı taraflarından söz ediyorum. Her ne kadar söylediklerimi kimse dikkate almıyorsa da, konuşmalarımla onlara bilgili olmanın verdiği bir psikolojik üstünlüğü sağlamış oluyorum.
Kenarda köşede oturmaktan ise böylesi daha iyi amma yine de ölçülü olmam gerekiyor. Kenardan gitmenin de bazı önemli faydalarını unutmamalıyım. Ciddiyeti ve ihtiyatlı olmayı elden bırakırsam ufacık bir voleyboldan başımı ağrıtacak çok şey çıkabilir. O bakımdan kendimi aşırı iddialara ve katı bir taraf tutuculuğa kaptırmamalıyım. Herkesin takımında oynamalıyım. İlla devamlı şunları yanıma alıp, falancaları karşıma almak düşüncesi ile hareket etmemeliyim. Kısacası aşırı kutuplaşmadan sakınmalıyım.

Toptan sonra giyindim, namaz kıldım. Dün gelen koli ile memleketten bazı mahalli çerezvari yiyecekler gelmişti. Onlardan atıştırdım. Köyümüzün geleneksel bir yiyeceği olan kuru peynir vardı ondan yedim. Bunları arkadaşım Zakir göndermişti. Yiyecekten başka, yünlü giyecekler ve aşantiyon kaliteli çay da vardı. Yalnız çayı içeri vermediler, müdür beye ikram ettim.
Namazdan sonra koğuşta oturdum, televizyondan naklen verilen 29 Ekim törenlerini izledim. Harb Okulu’nun geçişini izlemek, beni çok duygulandırdı. Defalarca resmi geçit yaptığımız, terlediğimiz Ankara Hipodromu ve Harb Okulu’nun kendine mahsus yürüyüş şekli ve düzenini izlemek eskilere götürdü beni. Öğrencilik yılları ve hatıraları tazelendi. Gözlerim yaşardı, durumu etrafa belli etmemek için kalktım dışarı çıktım. Geçmişi hayal ederek, karanlık ve loş hapisane koridorunda volta atarak, kısa bir müddet de olsa hapishane ortamından uzaklaştım.
“Volta” kelimesi cezaevi hayatında en çok yeri olan ve istisnasız, her mahkûmun en büyük arkadaşı, tesellisi, sırdaşı ve onu bambaşka dünyalara götüren enteresan bir olaydır. Canı sıkılan volta atar, efkârlanan volta atar, üşüyen ısınmak için volta atar, neşesi yerinde olan neşesi ile başbaşa kalabilmek için volta atar, yalnızlık istiyen volta atarak kendi dünyasına çekilir. Velhasılı her başlangıçta ve her bitişte volta olayı vardır. Volta esnasında kimse, kimsenin önünden geçemez. Bu çok eski ve değişmez bir cezaevi kuralıdır. Hapishanenin en büyük terbiyesizliği “Volta kesmek”tir. Volta kesmek, volta atan bir mahkûmun önünden geçmek ve onu rahatsız etmektir. Gerçekten de volta atarken önünden birinin geçmesi veya çarpması ile, volta atan mahkûmun bütün hayalleri dağılır.
Veyahut kafasında kendince önemli plânlar yapmakta olan bir mahkûm, birisinin çarpmasıyle, kafasındaki bütün hesapları darmadağın eder, aniden hiddetlenir.
Kısacası voltası kesilen bir mahkûm patlamaya hazır bir barut fıçısı haline gelir. Voltası kesilip de, hiddetlenmeyen, karşısındakine pişkinlik gösteren bir mahkûm, çok olgun ve çok babayani birisi olarak kabul edilir. Bunun içindir ki hapishane kavgalarında her zaman voltanın direkt veya endirekt bir rolü vardır.
Olay çıkarmak isteyen, birisini dövmek isteyen, vurmak isteyenler genellikle voltadan işe başlarlar. Önceden birisini önden gönderip, hedef seçtikleri şahsın voltasını kasten ve en tahrik edici bir şekilde kestirirler. O şahsın kızmasıyle veya mukabelede bulunması ile de artık istedikleri ortamın oluşmuş olduğunu kabul edip taarruza geçerler. Kavga barıştırmalarında, arabuluculuklarda daima voltası kesilenin haklı olduğu görüşünden hareket edilerek, iş çözümlenmeye çalışılır.
Gece televizyonda folklor gösterileri vardı. Biraz Artvin ekibini seyretmek istedim, gerçekle ilgisi olmayan, derleyicilerin keyfilerine uygun birtakım hareketler sıkıcı geldi vazgeçtim. Erkenden yattım.
2 Kasım 1977… Sabahleyin uyurken uyandırdılar. Kapı altından çağırıldığımı söylediler. Yavaş yavaş giyindim ve indim. Dış bahçede odun taşımaya çıkmamı söylediler. Çıktım, çok yavaş ve kayıtsız bir şekilde küçük ve ince odunları geçen günkü gibi aynı yere taşımaya başladım. Dün gece sayımda söylemişlerdi: “66-88 numaralar arası odun taşımaya çıkacaklar”
İki gün önce de 55-65 arası olanlar çıkmışlardı. Ben arada yattığım ve yatak numaram olmadığı için o zaman çıkmamıştım. Çünkü 56 numarada yatan arkadaşla aynı yatağı paylaşıyoruz. 56 numara olarak ve kıdemli olarak, bana da iyilik olsun diye o arkadaş çıkmıştı. Ben o zaman çıkmadım. Şimdi de çıkmayınca idarenin gözünden kaçmamış. Demek ki idarenin teşkilatı çok kuvvetli.
İspiyoncular hemen haber vermişler geçen sefer çıkmadığımı. İdare de bir tolerans tanımış, belli numaram olmadığı için kendileri de tutarsız duruma düşmemek için geçen seferki çıkmayışımı normal karşılamışlar. Ama bu sefer de çıkmayınca hemen ismimle beraber çağırıyorlar.
Odun taşımacılığında bugün de yavaş ve molalı birkaç sefer yaptım. Çoğunluk şaka şenlik odun taşıyor. Belki de haklılar temiz hava, uçsuz bucaksız Edirne ovası ve uzaktan görünen Edirne manzarası yeterli bir değişiklik ve fantazi olabilir. Fakat ben nedense sıkılıyorum.
Saat 11.00’de içeri girdik yemek yedik. Yemekten sonra tekrar bağırdılar
“-Oduncular dışarı!..”

Canım sıkılıyor, hava da soğuk yatağıma uzandım ve çıkmadım. Tabii biraz sonra kapı altındaki “ayakçı” geldi. Niçin gitmediğimi sordu. Rahatsız olduğumu söyledim sertçe. Gitti. Niçin gitmediğimi de bilmiyorum ama kesinlikle gitmeyeceğim.
Kapı altına da çağırsalar gerekeni konuşacağım. Hücreye mi atacaklar nereye atacaklarsa atsınlar. Hücreler de şimdi çok soğuktur ya, hayırlısı Allah’tan. Neyse ki bir şey çıkmadı, aşağı çağırmadılar. Allah’a çok şükür.
Akşam yemeğinden sonra yatağıma uzandım, uyumuşum. Uyandığımda iki yemek arkadaşım ve başka koğuştan gelen birisinin daha, koyu bir sohbete dalmış olduklarını gördüm. Kulak verdim, konuları “kapalı” ve “rejim”dekilerden çok farklı. Önemli olan nokta şu ki, hem dışarıdan bahsediyorlar, hem de bahsettikleri konular suç teşkil eden şeyler değil. Ufak tefek anılar… Samimi oldukları, yalansız konuştukları belli oluyor. Cezaevinden de pek bahsetmiyorlar. Gerçi pek cezaevi hayatları da yok. İki ay Bayrampaşa’da kalmışlar, 18 aydır da buradalar. Fakat konuları temiz seviyeli ve şişirmesiz. Konuşmalarından henüz dejenere olmadıkları, birçok değere saygı duydukları belli oluyor
Dikkatimi çeken çok önemli bir nokta var. Şimdiye kadarki yattığım cezaevlerinde, 30 yaşından aşağı kişilerin bana ağabey diye hitap ettiklerine tanık oldum. Hatta bazen daha yukarı yaştakilerden bile “abi” diye hitap edenler çıkıyordu. Oysa şimdiki yemek arkadaşlarım ve onların arkadaşları bana ismimle hitap ediyorlar. Halbuki yaşları da 23-28 arası. Ben ise 26 yaşındayım. Bu değişikliği çözmeye çalışıyorum.
Gerçi “abi” diye çağrılmak meraklısı değilim fakat, biraz da alıştığım için şimdi ismimle hitap edilince, bilhassa benden küçük olana biraz kızıyorum. Onunla fazla muhatap olmamaya çalışıyorum. Bu konunun incelenmesini ileride daha teferruatlı yapmam icap ediyor.
4 Kasım 1977… Dün akşam grip olmuştum. Bugün normal olarak grip devam etti. Şu anda saat 18.30. Sayım oldu, kapılar kapandı. Yatağımda oturuyorum. Grip fena halde sıkıştırıyor beni. Burun deliklerim tıkalı, gözlerim yaşarıyor, burnum akıyor, şakaklarım zonkluyor. Hapşırmak istiyorum hapşıramıyorum. Limon filan da yok, akşamdan beri devamlı aspirin yutuyorum, faydası da olmuyor. Terlemem lâzım, terleyecek yer ve ortam yok.
5 Kasım 1977… Bugün rahatsızlığm iyice arttı. Dün geceyi de iyi geçirmedim. Akşam üzeri biberli iki çay içtim. İki günde 15 adet aspirin yuttum. Gribe ilâveten şiddetli boğaz ağrısı ve öksürük de başladı. Yatma saatlerine doğru boğazım biraz yumuşadı, burnum da biraz hafifledi. Galiba biberli çay iyi geldi. Bu akşamki havanın ılıklığını da hesaba katmalıyım. Yatağımda bütün giyeceklerimi giymiş olarak ve iki battaniyeyi de sırtıma sarmış olarak biraz sohbet ettik.
6 Kasım 1977… Bugün Allaha çok şükür iyiyim. Öksürüğüm geçti sayılır. Burnum da açıldı. Öğleden sonra üç set voleybol oynadım iyice terledim ve hemen oyundan gelir gelmez üstümdeki çamaşırları değiştirip, terimi kuruladım ve sıkı giyinip yattım. Kendimi bayağı iyi hissetmeye başladım.
15 Kasım 1977… Notlarıma biraz ara verdim. Bunun nedenleri de var tabii. Öncelikle vaktin hızlı geçtiğini söyliyebilirim. Yazmak için fazla vaktim olmuyor. Sabah kalkıyorum namaz kılıp yatıyorum. Tekrar kalkınca öğle olmuş oluyor. Kahvaltı ve öğle namazı hazırlığı filan derken ve namazdan sonra Kur’an-ı kerim okumak da eklenince ikindi oluyor. Harun’a akşam yemeği için biraz yardım ediyorum. İkinci namazı ve biraz da volta atıyorum ve 16.00’da akşam yemeğini yiyoruz. Biraz erken oluyor akşam yemeği için ama, 16.30’da idare yemeği geliyor, yemekhaneye. O zaman yemekhane iyice kalabalık oluyor. Yemekten sonra da biraz volta attıktan sonra akşam namazı oluyor, akşam namazını kılıyorum 17.30’da. Namazdan sonra da zaten sayım geliyor ve kapılar kapanıyor.

Sayımda ranzaların önüne diziliyoruz. Koğuşta iki sıralı dizilmiş ve aralarında birbuçuk metre boşluk olan ranzalar birbirine monteli vaziyette. Herkes ranzasının önünde duruyor. İki veya üç gardiyan kapı ağzından başlayıp ayrı ayrı üçü de sayıyorlar. Diğer kıdemli gardiyanlar kapı ağzında bekliyorlar. Her üç gardiyanın sayım sonucu söylediği sayı birbirini tutuyorsa sayım tamam olmuş oluyor. Farzedelim birisi 99, diğerleri 100 demişlerse, sayım yeniden yapılıyor. Üçü de aynı sayı da mutabık kalınca, bir nevi birbirlerinin sağlamasını yapmış oluyorlar. Sayım bitince baş gardiyan “Allah Kurtarsın” der ve sayım biter.
Dün gece günlerin monotonluğunu bozan bir durum oldu. İlk defa olarak televizyon seyretmek için, ön ranzalara gittim. Televizyon seyrederken yanımdaki ranzadan biri terbiyesiz bir şekilde seslendi:
-Kafanı çeksene, göremiyorum!
Bir iki söz söyleyip yüzüne sertçe baktım. Sustu. Tekrar televizyona daldık. Bir dizi filim var, onu seyrediyoruz. Benim oturduğum ranza, beraber yemek yediğimiz arkadaşlarla samimi olan birisine ait. Ona bitişik bir televizyona göre geri plânda kalan ranzadaki adam güya rahatsız olmuş. Film seyretmeye devam ederken aynı şahıs tekrar:
-Yahu hemşehrim kafanı sallayıp durma, film seyredemiyoruz, dedi.
Çok fena sinirlendim. Hiçbir yakınlığım olmayan beni tanımayan bu şahsa hakettiği cevabı vermeliyim. Tanımadığı bir kişi ile üstelik de hapishanede nasıl konuşulacağını öğrenmemiş. Çok azap bozucu bir durum. Döndüm sert ve ikazlı bir iki laf söyledim. Etrafa da bir göz attım herkes filme dalmış. İşi büyütmek yaygara yapmak etrafı rahatsız edecek. Çoğunluğu aleyhime çevirmek de doğru olmaz. Üstelik de koğuşta yeniyim. Geleli bir ay bile olmadı. Filmin sonunu beklemeyi uygun buldum. Filmin sonunda gereken sert mukabelede bulanacağım, buna kararlıyım. Bu arada benimle beraber yemek yiyen Çarşambalı arkadaşın da durumu çaktırmadan dikkatle takip ettiğini fark ettim. Bu da bana ayrıca cesaret verdi. O biraz daha ilerde oturuyor. Sinirli sinirli birkaç defa dönüp baktı. Film bitip ranzalardaki misafirlerin kendi ranzalarına veya yüznumaraya gittiklerini görünce yanımdakine döndüm ve sertçe çıkıştım:
-Şimdi konuş bakalım derdin ne?!.
Birden şaşırdı. Şoke oldu. Aklı sıra işin kapandığını sanıyordu. İlk şaşkınlık geçince nihayet biraz kendini toparlayıp cevap verdi:
-Hemşehrim ben sana diyorum, sen yine aynı şekilde dönüyorsun, başını uzatıyorsun, ne yapayım biz de seyrediyoruz.
Fakat mümkün mertebe alttan almaya çalışıyor, önceki ataklığı yok. Belki daha birşeyler söyleyecekti ama ben sözünü kestim:
-Bir kere hemşehrim memşerim deme. İkincisi terbiyeli adam gibi konuş. Sonra, tanımadığın bilmediğin bir adamla nasıl konuşulacağını öğrenmemişsin daha. Burası hapishane, çocuk yuvası değil.
İyice korktuğunu, telaşlandığını fark ediyorum. Arkadaki ranzadan arkadaşı olduğunu sandığım bir adam da ilgileniyor konu ile. İyice yaklaştı fakat karışmaktan da çekindiği belli. Haklı ve kararlı olduğumu anlıyor. Bu anda farkettim ki bizim Çarşambalı da benim yanımda ayakta duruyor. Üstelik gayet sinirli ve atak bir halde. Bu hareketi hoşuma gitti.
Karşımdaki de benim konuşmamdan sonra daha yumuşak ve pişman olmuş bir sesle birşeyler mırıldandı. Tekrar sözünü kestim ve kesin bir dille ikaz ettim:
-Bir daha böyle terbiyesizlik yapma! İyi netice vermez. Adam gibi konuşmasını öğren.
Kalktım. Çıt çıkarmadan, şaşkın ve ürpererek yüzüme bakıyor. Yanımdaki Çarşambalı arkadaş kolumdan tutup beni çekti, ona da dönüp; gayet kendinden emin ve sert bir sesle olayı yatıştırıcı ve ikaz edici birşeyler söyledi. Bana, kolumu tutmaya devam ederek:
-Hadi gidelim, dedi.
Civardakilerin dikkatli bakışları arasında oradan ayrıldık. Bir daha film seyretmemek için ve ön ranzalara televizyon izlemek için gitmemeye karar alıyorum. Bu küçük olay bir uyarı oldu. Demek ki bu işten başım ağrıyabilir.
Yalnız bu olay bazı müspet neticeler de getirdi. Birincisi yemeği beraber yediğimiz Çarşambalı arkadaşı tanımış oldum. Cesur, tavrını çabuk tayin eden ve etrafta da bir saygınlığı olan biri olduğu ortaya çıktı. İkinci olarak, o da benim gereken yerde gereken ataklığı gösterdiğimi anlamış oldu. Kişiler üzerinde etkin olabilecek bir konuşma tarzım olduğunu ve hapishane psikolojisi ile hapishane edebiyatını iyi bildiğimi de anladı gibi geliyor bana.

İki gündür cezaevinde devamlı “af” ve “infaz” konusu konuşuluyor. Dün gazetelerin yazdığı “İnfaz Kanunu Değişiyor” başlıklı cezaların yarı yarıya indirileceği yazısı mahkûmlara adeta bir ümit rüzgârı gibi geldi. Gerçi cezaların yarıya ineceği, infaz kanununun buna göre değiştirileceği söylentileri, cezaevine ilk girişimden beri konuşuluyor ama ara sıra gazetelerde göze çarpan mahkumlara adeta bir ümit rüzgarı gibi geldi.
Ayrıca Adalet Bakanı’nın da bir açıklaması olunca ben de işin biraz biraz gündeme gelmeye başladığına inanmaya başladım. Bugünkü bazı gazetelerde çıkan, “Cezaevlerinde çağdışı uygulamaya son verilmeli” ve “Cezaevleri patlamaya hazır barut fıçısı” başlıklı yazılar mahkûmları iyice hareketlendiriyor. Herkesin ağzında bu konu. Ve hükümetin isterse bu işi halledebileceğine inanılıyor.
Bana da devamlı sorular soruyorlar. 15 günde bu işin olabileceğini savunanlar ve başkan seçilirse arkasından hemen halledilebileceğini söyleyenler, benim konuşmalarımdan pek hoşlanmayarak yanımdan ayrılıyorlar. Bana soru yöneltenlerin bazıları gerçekten bu işin nasıl olacağını merak eden kişiler. Bir kısmı da kendi kafalarında hazırladıkları, hayal ettikleri senaryoları bana tasdik ettirmek isteyen ve olumlu cevap alamayınca da dudak bükerek ayrılanlar…
Sorulan sorulara karşılık olarak, makul olmalarını, bu işin o kadar çabuk olmayacağını, belki bütçe görüşmelerinden önce görüşülebileceğini söylüyorum. İki aylık bir asgari süre geçmesi gerektiğini ileri sürüyorum. Meclisin çalışma tarzını, bir kanun teklifinin nasıl kanunlaştığını izah ediyorum. Moralleri bozulunca, morallerini düzeltmek için, hiç olmazsa 5 yıllık bir affın çıkabileceğini, ondan sonra infaz kanununun daha kolay uygulanabileceğini söylüyorum. Ufak tefek dosyaları temizlemek veya karışık dosyaları sadeleştirmek için bu affın kaçınılmaz olduğunu söylüyorum. Ayrıca kararname ile 4 ay erken terhis verildiğini, bunun tamamen ekonomik açıdan, IMF’nin tavsiyelerine uygun olarak alınan bir karar olduğunu, askerlikten sonra sıranın bize geleceğini, hazırdan yiyen bu kadar mahkûmun devlete çok pahalıya patladığını filan anlatıyorum. Bu konuşmalarım olumlu etki yapıyor. Aslında yorum yapıyorum… Cezaevi bu tarz konuşmalarla çalkalanıyor; benim konuşmalarım biraz sonra başka yerde benim kulağıma geliyor, başka gruplar aralarında konuşuyorlar. Gülümsüyorum…
17 Kasım 1977… Saat 18.00 ara haberlerinde, meclis başkanının seçildiği radyodan öğrenilince, koğuşta bir neşe, bir bayram havası esti. Artık meclis hemen çalışmaya başlayıp, yıl başına kadar af çıkacak diyenler; infaz kanununu çıkmış kabul edenler… Ümitler iyice tazelendi ve hayaller kurulmaya başladı hemen. Bu sevinçte tabii her gün işitilen “Meclis başkanı bugün de seçilemedi” cümlesinin verdiği bıkkınlığın da payı büyük.
Saat 20.00’de Meclis Başkanı’nın, TV haberlerinde konuşması ve konuşmasındaki enerjik ve etkileyici hava iyice ümitleri artırdı. Sanki bütün iş, meclis başkanında bitiyormuş gibi sevinmeler ve başkana atfedilen methiyeler, takdir lâfları gırla gidiyor.
Bana yine sorular yöneltiliyor. Onlara henüz başkanlık divanı seçimlerinin yapılacağını, arkasından da alt komisyonların seçileceğini, bunların da zaman alacağını söylüyorum. Biraz hevesleri kırılıyor ama pek önemsemiyorlar. Başkan seçildi ya… Tamam artık… Ümit işte. Mahkûmun ümidi ve hayali hiç biter mi?
18 Kasım 1977… Bugün sevke gidenler oldu. Benim üç ilerimdeki birisi de gitti. İki arkadaş o tarafa doğru kaydılar. Böylece köşedeki ranza bana kalmış oldu. Sonra beraber yattığımız arkadaş ile değiştik. O köşeye ben de köşeden ikinci ranzaya yerleştik. Bana bir de idare yatağı buldular, onu serdim düzelttim. Yastığın arkasına çantaları ve eşyaları yerleştirdim. Elbiseleri de başucumdaki çivilere astım. Daha önce yattığım küçük döşeği de iade ettik. Bu cezaevinin en iyi yönlerinden birisi, ranzalarının geniş ve yüksek olması. Yatağımın etrafında 15’er cm.lik boşluklar kaldı. Oralara da ufak tefek birşeyler yerleştirdik. Bayağı genişledik. Hiç olmazsa bir yatağım var artık.
20 Kasım 1977… Dün akşamdan midem bozuldu. Karnım fena ağrıyor, gece doğru dürüst uyuyamadım. Karnımın ağrısına bir neden bulamıyorum. Herhalde dün yediğim yemeklerden olacak. Devamlı tuvalete gidiyorum. Gece kolay çünkü koğuşun tuvaleti açık ve yakın. Gündüz ise koğuşun tuvaleti kapalı olduğundan, banyonun yanındaki genel tuvaletlere gitmek icap ediyor. Gelince de hemen yatağa giriyorum. Hava çok soğuk.

Dünkü soğuk ve kapalı havanın verdiği sıkıntı ile, akşama doğru öfkeli ve moralim bozuktu. Böyle zamanlarda insanın ümitsizliği artıyor. Aklımda çeşit çeşit düşünceler ve fikirler cirit atıyordu.
Fakat geceki karın ağrısı her şeyi unutturdu. Demek ki insanın fiziksel ve bedensel ağrılarının verdiği ıstırap, ruhsal sıkıntılardan ağır basıyor. Onları unutturuyor.
Dün akşamdan beri ne meclisin çalışıp çalışmadığı, ne affın çıkması, ne infaz kanununun değişmesi hiçbiri ilgilendirmiyor beni. Tek düşündüğüm şey, iyileşmek halsizlik ve ishalden, karın ağrısından kurtulabilmek. Oturduğum yerde kendimi sıhhatli ve zinde hissedebilmek.
Akşam yemeğinde türlü ve azıcık da pilâv yedim. Dün öğleden sonra ilk yemeğim. Akşam namazını da kılıp yatağıma geldim. Battaniyeleri üzerime çektim, durumumu ve yemek durumunu düşünmeye başladım. Yediğimiz yağlardan iğrendiğimi hissediyorum. Hücrelerden beri kendimi toplayıcı önemli bir gıda rejimi uygulayamadım. Misal olarak ne salata ne de doğru dürüst bir meyve yiyebildim. Artık vücudumun iyice zayıf düştüğünü hissediyorum. Havaların fena halde soğuk olması da beni ürkütüyor. İnşallah bayramdan sonra iyi bir gıda rejimine başlarım.
Dün akşam arkadaşım Turgay’a yazdığım uzun ve yorucu mektubu da bugün gönderdim. Bakalım ne cevap alacağım.
21 Kasım 1977… Bugün Kurban Bayramı’nın arefesi. Öğleden önce hava çok soğuktu. Öğleden sonra biraz yumuşadı. Akşam sayımından sonra kapılar açık kaldı. Başka koğuşlardan gelen misafirlerle tarafımdaki yataklarda koyu sohbetler devam ediyor. Ben ise yatağımda yalnız başıma oturuyorum. Kafam karma karışık. Ne doğru dürüst hayal kurabiliyorum ne de düşünebiliyorum. Koridora çıktım biraz volta attım, yine zihnimin karmaşıklığı devam ediyor. Saat 20.00’ye doğru bahçeye indim. Daha doğrusu bahçenin açık olduğunu yeni hatırladım. Hem biraz temiz hava alırım hem de berbere gider traş olurum diye düşündüm.
Bahçede gayet temiz hava var, gökyüzü berrak, yıldızlar ve ay pırıl pırıl. Bu manzara ve temiz hava içime bir ferahlık verdi. Temiz hava ile ciğerlerimi iyice doldurdum. Bir müddet volta attıktan sonra, kapı altına gittim. Ziyaret yerinde sola doğru gidince berbere giriliyor. Kapıda da bir hayli sıra bekledik. Nihayet sıra geldi ve içeri girdim. Berberhane sıcak. Boş olan bir koltuğa oturdum, Berber de güzel traş etmeye başlayınca, gerçekten hapishanede bir bayram havası olduğunu, önemli bir değişiklik olduğunu düşünmeye başladım.
Koğuşlar biribirine gidip geliyor, kapılar açık bahçe açık, berberhane açık. Berberler bir taraftan harıl harıl çalışıyorlar, bir yandan da elektrik ocağında büyük bir demlikte çay demleniyor. Neşe içinde traş ediyorlar. Hatırlı müşterilerine çay ikram ediyorlar. Kendileri de ara sıra çaylarından bir iki yudum alıp, adeta çarşı esnafı havasında çalışıyorlar. Kapıya bir çocuk koymuşlar. Sırası geleni bu çocuk çağırıyor. Berberden çıktıktan sonra, bir müddet daha bahçede volta attım ve yukarı çıktım. Yatsı namazını mescitte kıldım. Sonra koğuşa geldim.
22 Kasım 1977… Bugün Kurban Bayramı. Saat 10.00 sıralarında iç bahçede toplandık. Cumhuriyet Savcısı ve Müdür bayramlaştılar. Şeker, sigara ve kolonya ikram edildi. En fazla rağbet kolonyaya. Kolanyadan nasibini alamayanlar da, çok kolonya dökünenlerin avuçlarını koklayıp oh çekiyorlar. Sırf kolonya için ön sıralara koşuşanlar da var. Bayramlaşma bittikten sonra, ufak bir konuşmadan sonra savcı gitti.
Herkes yeni elbiselerini giymiş, herkeste bir canlılık bir neşe göze çarpıyor. Bayram süresince dört gün ziyaret açık olacağını da daha önce ilan etmişlerdi. Bir taraftan da ziyaretçisi gelenler çağırılıyor. Bahçede biraz volta attım. Sonra yukarı çıktım.
Akşam üzeri savcı, vali muavini ile beraber tekrar geldi. Vali muavini de bahçede kısa bir konuşma yaptı. Gece koğuşlar açıktı. Gidip gelmeler devam etti. Geç vakit yattım. Mahzun ve ziyaretçisiz olarak birinci günü böylece bitirdik.
25 Kasım 1977… Bugün Kurban bayramının son günü. Akşama kadar ümitle ziyaretçi bekledim gelmedi. Bursa’dan dayımın çocuklarını bekliyordum, gelen olmadı. Çarşambalı arkadaşa ziyaret geldi. Zaten bekliyordu. Bayrama geleceklerini önceden bildirmişlerdi. Bayağı da bol bir kumanya ile geldiler. Bir çuval dolusu muhtelif yiyecek ve giyecek. İlâveten 4 adet naylon çanta, bir kavurma tenekesi ve bir bidonda turşu.

Arkadaşa böyle zengin bir ziyaretçi gelmesi beni derin düşüncelere daldırdı. Koridora çıktım, tenha ve loş. Volta atmaya başladım, bir yandan da düşünüyorum. Gerçi bu çocuğa böyle ziyaret 15 günde, ayda gelecek değil ama, anladığım kadarıyla 2-3 ayda bu şekilde ziyarete geliyormuş. Arada ufak tefek ziyaretçileri de geliyor. Mesela geçen hafta gelen bir ziyaretçisi de bir file dolusu kumanya getirmişti. Diğer Borçkalı arkadaşın pek ziyareti gelmiyor ama, ona da bol para geliyor ayrıca kendisi de çalışıyor. Çok güzel ve orijinal tuvalet kutuları, ayna vesaire yapıyor. Çarşambalı arkadaş da boncukla çalışıyor.
Bu durumda maddi imkânlar bakımından ben zayıf kalıyorum. “Davul dengi dengine çalar” atasözünde de çok güzel ifade edildiği gibi, hapishanede de dengi dengine olmak çok önemli bir konu. Yemek arkadaşlığı da karşılıklı dayanışma ve ortak katkı esasına dayanır. Gerçi kişilik, karakter ve arkadaşlığın da rolü vardır ama, paradan sonra gelir.
Şimdilik bizim grubumuzda, erzak temini ve yemek yapma işine Harun bakıyor. Çarşambalı arkadaş da ara sıra tabak filan yıkıyor. Bir de başka koğuşta olan bir arkadaş var, o da ufak tefek işlere yıkama işlerine bakıyor. Su getirir, bazen yemeği o yapar. Daha doğrusu “buyurma” işlerine o bakar.
Ben bir katkım olması için bazen yemek yapmak istiyorum, yaptırmıyorlar. Zaten sabahleyin geç kalkıyorum, kalkınca kahvaltı hazır oluyor. Akşam yemeğini de ikindi namazını müteakip yediğimizden, ben namaz kılıp inince yemek hazır oluyor. Tabak yıkama işini zaten hiç yapamam. Zaten onlar da karşılar böyle bir şeye. Bütün bunlara rağmen bari ziyaretim gelse veya bol para harcasam, hem içim rahat edecek; hem de arkadaşların kafasına olumsuz bir fikir gelmesine mani olmuş olacağım.
Gerçi arkadaşların ikisi de aile terbiyesi görmüş, temiz insanlar. Hapishanenin pisliklerine henüz bulaşmamışlar. Yalnız eksik olan yönleri şu. Pek fazla olayla karşılamamışlar, karşılaştıkları olaylarda da pek fazla kendilerini yargılama, olayı tahlil yönüne gitmemişler. Kısacası güngörmüş kişiler değiller.
Her zaman ve herkese karşı olduğu gibi bunlara karşı da dikkatli davranıyorum. Hata yapmamaya özen gösteriyorum. Fakat hapishane ortamı belli olmaz. Sağdan soldan hakkımda iğneleyici, onları doldurucu lâflar edilebilir. Meselâ:
“Siz harcıyorsunuz, siz pişiriyorsunuz, siz temizliyorsunuz; bu da ağa gibi yiyor içiyor geziyor, yatıyor…”
Böyle söylenebilir. Kılık kıyafetimin de biraz düzgün olması dikkati çektiğinden bu tür yorumların etkin olabilirliği artıyor. Arkadaşlar da ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar alınabilirler. Öyle ya bana bakmaya yedirip içirmeye bir mecburiyetleri yok. Tek taraflı harcamaların sonu tatsızlığa gidebilir. Hakkımda yanlış bir kanaate sahip olmalarını da istemem. Bana karşı değişik, tahkir edici bir havaya girmelerine de razı olamam.
Bu düşüncelerle, yemek arkadaşlığından ayrılmayı düşündüm. Harun’u kenara çekip kısaca durumu anlatıp, ayrılmayı uygun gördüğümü söyleyebilirim. Alırım tabağımı kaşığımı idare karavanasına talim ederim bir müddet. Tek başıma ve müsterih olarak. Fakat bunu da anlatabilmem güç. Böyle bir teklif karşısında şoke olacaklarını da biliyorum.
Ayrıca geçen gün babamdan gelen 2000 liranın ihbar kâğıdını da bunlar elime getirdi. Şimdi şöyle bir şey akıllarına gelebilir. “Bir aydan beri yedi içti ve parası gelince de hemen ayrıldı gitti”. Gerçi bunu da bir aylık harcamayı fazlasıyla ödeyip izale edebilirim ama yine de tatmin edici olmaz.
Beni takdir ettiklerini, hareketlerimi beğendiklerini, bir ufak da hürmet duyduklarını da biliyorum. Ayrılma teklifimin tamamen kendi yetersizliğimden dolayı olduğuna inandırmam güç. Çünkü maddi durumumun yerinde olduğuna dair tam bir kanaate sahipler. Velhasılı ayrılma teklifini yapmakla hem onları kırabilirim, hem de kendimi anlamsız basit bir hareketin sahibi durumuna düşürebilirim. Onun için bir müddet durumu açmamaya karar verdim.
Kesin karar almış almanın verdiği rahatlıkla koğuşa geldim. Harun’un diğer arkadaşın ziyaretçilerine ısmarladığı kutu malzemeleri de gelmiş, onları ayıklıyorlar.
Selam verip yatağıma oturdum ve onları izlemeye başladım. Konuşmaları dikkatimi çekti. Harun, Çarşambalı arkadaşı basbayağı azarlıyor. Getirilen malzemeleri beğenmiyor, kızıyor, söyleniyor. Diğeri de gayet samimi ve suçlu gibi izahat veriyor:
-Ziyaretçiler gitmeden söyleseydin, gönderirdik değiştirirdik. Ne bilsinler onlar, bu kadar alabilmişler.
Sanki o kadar bol kumanyası gelen o değil. Hiçbir kızgınlık belirtisi, isyan yok. Doğrusu bu kadar mütevazı ve saf oluşu beni şaşırttı.

8 Aralık 1977… Halen tam düzelmiş değilim. Gündüz güneşli havada gezebiliyorum. Gece olunca yine kafamda karışıklıklar olmaya başlıyor. Geldim ve yatağıma yattım. Fazla düşünmeye çalışsam, bu konuyu izah etmeye ve detaylı düşünmeye başlasam hemen kafamda çarpıntılar ve zonklamalar başlıyor.
Bu satırları yazarken yine aynı karışıklıklar kafamda olmaya başladı. Cümle kurmakta güçlük çekiyorum. Halbuki gündüz gayet iyi idim. Allah en kısa zamanda tahliye olmamı nasib etsin. Veya inşallah iyi ve rahat bir cezaevine giderim.
30 Ocak 1977… Bugün maruzata çıkacakları çağırdılar. Ben de daha önce maruzat dilekçemi vermiştim. Tekrar yazılmasını söylediler. Alelacele bir dilekçe yazıp verdim. Kafile kafile müdüriyete götürüyorlar. Ben ikinci kafile ile gittim. Müdüre sevk işini sordum, infaz memurluğuna gönderdi beni. İnfaz bürosuna gittim, Artvin cezaevine sevk emrimin gelmiş olduğunu ve jandarmaya yazımın yazılmakta olduğunu öğrendim. Bakanlıktan gelen sevk kâğıdımı ve infaz memurunun daktilosunda yazılmakta olan jandarmaya havale kağıdını görünce ne kadar sevindiğimi anlatamam.
Evraklarımın mümkün olan çabuklukla jandarmaya verilmesini rica ettim. Yarın gideceklerini söylediler. Döndüm müdüre teşekkür ettim. İçerde oturmakta olan jandarma başçavuşuna da beni bir an önce götürmelerini rica ettim.
Koğuşa gelince hemen babama bir telgraf çektim, para istedim. Yol hazırlığımı yapmalıyım.
Telgrafı çektikten sonra koridorda voltaya çıktım, ilk sevincimin arkasından hemen tereddütler ve şüpheler kafamı istila etmeye başladı. Acaba ne kadar zaman sonra gönderirler? Yolculuk nasıl geçecek? Gittiğim yerde nasıl karşılanacağım? Umduğum bir ortamı bulabilecek miyim? Akyazı ve Bursa, İstanbul gibi batı bölgelerindeki yakınlarımdan uzaklaşmak da düşüncelerimin arasına giriyor.
Gerçi Artvin civarındaki yaşantım, oralardaki geçmişim ve hatıralarım beni rahatsız etmiyor. Hatta bundan buruk bir zevk de aldığımı söyliyebilirim. Fakat uzun yıllar oralardan ayrı olduğumuz ve dönüşü de düşünmediğimizden bazı kararsızlıklar veya uyumsuzluklar doğabilir. Ne ise fazla verveseye gerek yok. Amacım buradan gitmek değil miydi? Evet. Şimdi de bu isteğim gerçekleşti; üstelik memleket cezaevine gidiyorum. O halde Allah’a şükredip gidiş tarihini düşünmekten ve beklemekten başka yapılacak hiçbir iş yoktur.
Dışarıdan düzenli fasılalarla, mesela haftada bir veya iki haftada bir ziyaretçisi gelip de, gelişinde birkaç kumanya vesair ihtiyaç maddeleri getiriyorsa, o mahkûm hemen dikkatleri üzerine çeker ve önemli bir kişi oluverir. Eğer ziyaretçisi biraz daha kurnaz ve hapishane durumlarını bilen birisi ise, her gelişinde müdürle veya baş gardiyanla 15-20 dakika oturup sohbet ediyorsa, yanında eşantiyon mahiyetinde birşeyler getirmeyi de eksik etmiyorsa, o mahkûmun adı derhal birinci sınıf mahkûmlar listesine dahil edilir. Yerine göre hapishane ağaları arasına da katılabilir.
Eğer ziyaret durumu bu şekilde olan bir mahkûmun kendisi de ağır, ciddi yerine göre konuşmasını bilen ve etrafındaki garibanlara gücü yettiğince yardımı esirgemiyen birisi ise, o artık bir kahramandır, bir kaledir cezaevinde. Herşeyden önce bir güçtür. Ve hapisanede en çok lâzım olan şey de güçlü olmaktır. Belâdan uzak kalmak için de güçlü olmak veya güçlü görünmek şarttır.

Bu işlerde usta olan, naz yapıyor görününce diğeri balığın zokayı yutması gibi hemen aldanıyor.
“Gider yapalım”… Öteki kurnaz, nazlanıyor pazarlık yapmak istiyor, avans istiyor… Derken güya zoraki kabul etmiş, bir şans denemesi yapıyormuş gibi davranıyor ve gider yapıyorlar. Tabii neticede paraları cebe indiriyor.
Bilgiye dayanan giderleri ise takdir etmemek, şaşmamak elde değil. Az olmakla beraber birkaç kişi var ki, geçen genel seçimlerde hangi parti nereden ne kadar milletvekili çıkarmış, hangi parti nerede ilerlemiş nerede gerilemiş, belediye seçimlerinde ne durumlar olmuş, bunları biliyorlar. 1968 ve 1973 belediye seçimlerini gazetelerden liste halinde kesmişler. Bunları 5 Haziran 1977 seçimleriyle karşılaştırıp, gayet bilimsel sonuçlara varmışlar. Bu bilgi ve istatistiklerinin ışığı altında “gider” yapıyorlar.
Cezaevlerinde genellikle yaygın olan kumar, cezaevinin aşırı disiplin ve ezici havası dolayısıyla buraya girememiş. Mahkûmlar da değişik bir kumar türünü geliştirmişler burada. Belki de bu biraz daha az zararlı kabul edilebilir. Çünkü futbol ile ilgili giderleri takip eden kişi haliylen biraz futbolla, sporla ilgileniyor. Seçim giderlerinde ise, partiler ve oy miktarları politik durumlar hakkında bilgi sahibi oluyorlar. Fakat tabii ki her kumar türünde olduğu gibi bunda da asıl unsur, heyecanlı olmak, içinde bulunduğu beğenmediği yaşantıdan uzaklaşıp, heyecan dolu hayallere dalarak kendini avutmak. İnanç ve irade zayıflığından kaynaklanan bir savunma mekanizması diyebilirim.
26 Aralık 1977… Monoton ve tekdüze bir hayatın sürüp gitmesi ve havaların aşırı soğukluğu nedeniyle epey zamandır birşey yazamadım. Yazı yazmak bile büyük bir külfet oluyor.
Koğuşumuzdaki sobaya akşamdan akşama bir kucak odun ve bir kucak da çalı çırpı veriyorlar. Akşamları soba yanıyor ve bir saat bile sürmeden sönüyor. Soba yanınca veya gündüz yakılmak istenince, koğuştan toplanan eski fanila, terlik, ayakkabı, tokyo vesaire doldurulup bir müddet onun ısısı ile idare ediliyor. Fakat 25 metrelik koğuşa bu sobanın ne yararı dokunur? Belki biraz dondurucu soğuğu kırabilir o kadar.
Geçen gün de rahatsızlık geçirdim. Sabahleyin erkenden de sevke gidecek arkadaşlar vardı. Onları yolcu etmek için erkenden kalktım. Şiddetli bir titreme ve ürperti ile sarsıldım. Hemen yatağıma yattım. Uyumuşum. 09.00’da tekrar uyandım. Yine ürperti ve titremeler olmasına rağmen, hamamda sıcak su dökününce geçer diye düşündüm. Banyoya gittim, içerisi fena halde duman olduğu için kapısı ve pencereleri açık. Banyo kazanının altı da yeni yakılmış içeri bir sıcaklık verememiş.
İçerisi soğuk. Soyundum, bir teneke su alıp bir kenara gittim yıkanmaya başladım. Yeniden titremeye ve ürpermeye başladım. Kafam da gel git olmaya başladı. O sırada kendimi kaybetmişim. Gözlerimi açtım, koğuştayım. Arkadaşlar etrafımda.
Kendime gelince toparlandım giyindim yeniden gittim banyoya. Arkadaşlar bir daha gitmememi söylediler. “Birşey olmaz” dedim ve yeniden gittim banyoya. Biraz ateşin önünde ısındım ve sonra yine soyundum. Fakat içerisi yine soğuk. İçime bir endişe girdi amma artık soyunmuşum. Tam ellerimi yıkamıştım ki yeniden aşırı şekilde ürpermeler ve titremeler başladı. O sırada yine kendimi kaybetmişim. Kendime geldiğimde yatağımda yatmışım ve etrafımda arkadaşlar toplanmışlar, iyice de üşümüş olduğumu hissettim.
Beni apar topar hastahaneye götürdüler. Gitmek istemedim fakat arkadaşlar işi organize etmişler, ısrarım sonuç vermedi. Hastanede doktora durumu anlattım. Tansiyonumu ölçtü ve düşük olduğunu söyledi. Birkaç çeşit ilaç ve iğne verdi. Gelince ilaç rehberine baktım, verilen ilaçların, B1 ve B6 vitaminini kapsadığını nevrit ve düşük tansiyon, artrite karşı etkili olduklarını okudum. Ertesi gün saat 10.00’da banyoya gittim hem gusl abdesti aldım hem de güzelce yıkandım. Yakın arkadaşlar da banyo bitene kadar yanımdan ayrılmadılar.
Halen tam anlamıyla toparlanmış değilim. Şakaklarım zonkluyor kafam karmakarışık. Öksürüyorum bir yandan. Burnum da tıkalı. Sabah soğuğunda uyku sarhoşu kalkmak yine kafamı karıştırıyor. Yatmak zorunda kalıyorum. Gıdasızlığın da etkisi var ama soğuk had safhaya vardı. Çok da zayıfladığımı hissediyorum. Bir an önce buradan gitmeliyim amma nasıl ve nereye? İyi bir cezaevine gitmem şart.

Kendimi hapishane ölçütlerine vurarak, kendi kendime bir yorum yapmak gerekirse söyliyeyim; dış görünüş itibariyle; boru gibi bir pantolon, boğazı gevşemiş bir boğazlı kazak, tüyleri kabarmış ve hırka ve bunların üzerine kirli, eski ve adi bir parka giymişim. Parkanın omuz hatları da belli değil. Bir de soğukta üşümüş halimi buna eklersek elleri cebinde, omuzu ve belinin arkası koni gibi olmuş, çenesini geniş boğazlı kazağın içine gömmüş, sakalları uzamış, saçları bakımsız, yüzü asık bir adam. Kim sayar kim değer verir. Hele sobanın karşısında ısınmak için ayağını uzatırken yıpranmış çorabı ortaya çıkan bu adamın iyi giyimli olabileceğini kim düşünür?
Volta atmaya devam ediyorum ve düşüncelerim gittikçe çeşitli konulara kayıyor…
İstemediğim halde kişilerle fazla muhatap olmak zorunda kalıyorum. Meselâ çok üşüyünce sobanın etrafındaki kalabalığın arasına sokuluyorum. O zaman da hiç tanımadığım kişilerle, hoşlanmadığım kişilerle “Bir dakika müsaade eder misin?”, “Şuraya sıkışayım”, “Biraz ısınalım” gibi sözlere muhatap olmak zorunda kalıyorum.
Bazı zamanlar buyur edip yer verenler de var ama ısınacak yer bulamayıp sessizce geri döndüğüm de oluyor. Bir yerde onlar da çok üşümüş olduklarından belki babası bile gelse yer verecek değil. Onun için artık benim de bir saygı beklemem yersiz oluyor. Fakat önemli olan işi buralara vardırmamak. Onu da yapamıyorum. Çünkü on dakika ısınmak büyük bir nimet, iliklere kadar işliyen, çıldırtıcı bir soğuk var. Bir noktada prensip mirensip kalmıyor, insan herşeyi unutuyor, yaşama savaşı veriyor.
Bir de, diyorum acaba konuları abartıyor muyum? Veya düzeltme imkânı yok mu? Fakat yine kendim cevaplandırıyorum sorularımı. Ziyaretim iyice kesildi. Hiçbir cezaevinde bu kadar ziyaretçisiz kalmamıştım. Para konusuna gelince, normal param geliyor sayılır ama, yalnız para yeterli olmuyor.
Kılık kıyafet konusunu ele alıyorum. Aslında temiz ve itinalı giyinmek prensibimdir. Modayı takip etmem ama düzgün giyinmeye çalışırım. Hafif kıyafetlerden de hoşlanmam. Gelgelelim havaların aşırı soğuk gitmesi prensip filan bırakamdı. Kazak, yünlü, eşofman ne bulursam giyiyorum üst üste. En üste de parka giyiyorum. Kılık kıyafetimin bozuk olması, ziyaretçimin gelmeyişi, maddi durumumun iyi olmayışı cezaevindeki yaşantımı etkiliyor. Kişiliğim sarsılıyor. Saygınlığım, otoritem kalmıyor.
Şöyle bir soru akla gelebilir. İlla hürmet görmek gerekli mi? Kişilerin üzerinde otorite tesis etmek doğru mu? Normal bir kişi olmak yeterli değil mi?
Bu soruları şöyle cevaplıyorum. Ağalığa elimin öpülmesine meraklı bir kişi değilim. Fakat hapishane hayatımın temel prensibini ve taktiğini teşkil eden, belalardan uzak kalmak prensibini korumak ve devam ettirmek zorundayım. Yukarıda aldığım durumlar otoritemi, kişiliğimi sarsarsa, başım çok kolay belaya girer. Bir hadise yapmak zorunda kalabilirim, Allah korusun.
Sonuç olarak, insanın hapishanede kişiliğini koruyabilmesi için, saygınlığını devam ettirebilmesi için şu üç şeye sahip olması lâzımdır: 1- Para, 2-Devamlı gelen ziyaretçi, 3-Kılık kıyafetin temiz ve düzgün olması.
Benim ise bu şartlara göre durumum sarsılmış vaziyette. Alışmadığım ve hoşuma gitmiyen tarzda kişiler ile olan ilişkilerim bozulmaya başladı. Çok fazla bir kayıp yok ama bir düşüşün başladığını ve hızla devam ettiğini fark ediyorum. Kendi kendisine insan ne kadar sağlam karakterli olursa olsun, toplumdaki değer yargılarını değiştirmesi çok güç. Hele cahil ve suçlu insanlarla dolu hapishane ortamında imkânsız denebilir. Son söz olarak her şeye yeniden ve istediğim tarzda başlıyabilmek için, başka bir cezaevine gitmem şart.

Ocak 1978… Bugün çok soğuktu hava. Artık tam kışın ortasındayız. Yemek yapmak ve yemek tam bir işkence oluyor. Koğuştaki soba da ara sıra yanıyor, çünkü odun yok. Eski ayakkabılar ve sabun kalıpları yakılıyor. Akşamları bir kucak bile olmıyacak kadar bir odun veriliyor.
Akşam üzeri koridorda bir arkadaşla volta atarken; müdür, muhafız jandarma karakolunun başçavuşu ve iki gardiyan geldiler. Koridor tenha. Herkes içerde koğuşlarda televizyon seyrediyor. Müdürle gayet dostane birkaç kelime konuştuk. Koğuşları gezdiler. Dönüşlerinde, tekrar konuşmak istedim. Başçavuşa, ne zaman gidebileceğimi sordum. Çok ilgisiz ve terbiyesiz bir tavırla, beni tanımadığını ve zaten sevkler için de henüz arabanın gelmediğini söyledi.
Müdür ise umduğumdan fazla bir ilgi ile dostça, “Kendi paramla Artvin cezevine gideceğimi, resmi araç gerekmediğini” söyledi. Bende müdürün konuşmasından cesaret alarak, geçen gün müdürün odasında ismimi not ettiğini hatırlattım. Hiçbir anlayış eseri göstermeden “Yeni emir gereğince bütün sevklerin kapalı cezaevi arabası ile yapılacağını” söyledi. O arada alelacele hemen gardiyanın açtığı merdiven kapısına doğru yöneldi. Sözünün yalan olduğu açık. Çünkü burdan Artvin’e gidecek iki mahkûm için, 20-30 kişilik cezaevi arabası verilir mi? Üstelik yol masraflarını zaten kendimiz çekiyoruz.
9 Ocak 1978… Bugün havanın soğukluğunu anlatmak için kelime bulamıyorum. Yataktan nadir çıkıyorum. Birçok mahkûm da benim gibi. Ne var ne yok üzerime giymişim.
Babamdan ve kız kardeşimden mektuplar aldım. Artvin’e sevk emrimin gelmesine çok sevinmişler. Babamın gönderdiği paranın ihbar kâğıdığını da aldım. Çok sevindim. Şimdi daha bir özlemeye başladım Artvin Cezaevini.
26 Şubat 1978… Uzun zamandır yazmadım. Bıktırıcı bir monotonluk, soğuk yazmayışımın ana nedenlerinden. Fakat en önemli neden, ha bugün gideriz, ha yarın gideriz diye ümitli bekleyiş. Sonunda gidemiyeceğimizi anlayınca yine sarıldım kâğıda kaleme. En büyük teselli ve deşarj yolum bu oluyor. Gidemeyince sinirlerim iyice bozuldu. Vakit öfke ve kırgınlık içinde geçiyor. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Ne yazmak ne gezmek, ne konuşmak. Hep gideceğim yerin merakı ve oradaki yaşantımın plânlaması var kafamda. Fakat o ümitler de kaybolmaya yüz tutunca yine buraya, buradaki günlük yaşantıya dönmek zorunda kaldım.
Kimseden mektup gelmiyor. Herkes beni artık Artvin’e bekliyor. Gardiyanların da “Daha gitmedin mi?”, “Yakında gidersin”, gibi sözleri iyice asabımı bozuyor. Buna ilâveten bir de mahkûmların “Gene mi gitmediniz”, “Elazığ’a sevk gitti”, Açığa gidenler gitti”, “Yahu buradan gitmek kolay mı?”, “Burası Edirne kalesi, sevkin geldikten altı ay sonra gitsen erken sayılır” gibi sözleri de ayrıca öfkeme tuz biber ekiyor. Öfkemi de kimseye belli etmek istemiyorum, devamlı sıkıyorum kendimi. Hayırlısı Allah’tan.
4 Mart 1978… Bugünlerde havalar iyi gidiyor. Bayağı ısındık diyebilirim. Pazartesi günü de Artvin Özel İdare Müdürü ziyaretime gelmişti. Harçlık da bıraktı. Sevk işi için jandarma ile temas kuracağını söyledi. Adamcağız zaten buraya izinli gelmiş. Bir de bizim angaryalarla mı uğraşsın? Kendisi buralı ve babamın yakın arkadaşı. Sağolsun. İki gün önce de babamdan cevaplı bir telgraf aldım. Telgrafı aslında savcıya çekiyor ve sevk durumunu soruyor. Dürüst bir devlet memurunun saflığıyla. Fakat savcının taktiği de fena sayılmaz; telgrafın muhatabı o olduğu halde, bir açıklama yapmamak ve güç durumda kalmamak için, telgrafı bana eriştiriyor. Cevabı bana yazdırıyor.

Artık sevk işi tamamen cazibesini kaybetti. İçimde heves istek falan kalmadı. Babamın Mayıs’ta emekli olacağını düşünüyorum, amcamlar da Bursa’ya geldiklerine göre, Artvin’e de gitsek yine yalnız kalacağız. Memleketimizde de yalnız kalacağız. Fakat bir yönden de buradan gideyim de neresi olursa olsun.
Dayımdan da bir mektup aldım. Para da göndermiş. Epey bir aradan sonra, irtibatı yeniden kurduk. Onun da oğulları yazmıyor da kendisi birşeyler yapmaya çalışıyor. Sağolsun.
Diğer taraftan yemek arkadaşlarımın hal ve hareketleri de iyice sıkıcı olmaya başladı. Gerçi kalplerinin temizliğine eminim ama, hatalarını düzeltme yolunda bir gayret göstermedikleri gibi; yüzgöz olmamızdan faydalanarak daha sorumsuzca davranıyorlar. Tabii benim de suçum var. Hep idare etmek, biraz daha duruma uymak çabası ile iyice kendimi dağıttım. Şimdi de nasıl olsa gideceğim, üstelik yemek arkadaşlarımdan birisi de benimle beraber gelecek. Herşeyi silmek doğru olmaz. Her şey dönüp dolaşıp sevk işinde düğümleniyor…
5 Mart 1978… Şu anda saat 19.30. Sayımdan sonra yatağımda uzandım biraz kitap okudum. Ne uzanmak ne de kitap okumak içimdeki hüznü dağıtamadı. İçimde bir hüzün, sıkıntı ve karamsarlık var.
Kendimi gayet güçsüz ve bunalmış hissediyorum. Doğru dürüst hayal de kuramıyorum. Ne düşünebiliyorum ne de hatıraları canlandırabiliyorum zihnimde. Kafam karmakarışık. Televizyon sonuna kadar açık, karşımdaki ranzanın üstünde de bir radyo çalıyor. 5-6 metre ilerde birisi acemi acemi saz çalıyor. Bu gürültüler de iyice taciz ediyor. Sakin olsa belki kitap okuyabilirim veya uyuyabilirim.
8 Mart 1978… Bugün maruzat için çağırdılar. Kapıaltında yarım saat bekledikten sonra, öğleden sonra tekrar çağıracaklarını şimdilik geri gitmemizi söylediler. 14.30’da tekrar çağırdılar. İndik bekledik, yine geri çevirdiler. Yarın çağrılacak maruzatı olanlar, diye kayıtsızca koğuşlara yolladılar. Dün de para için çağırmışlardı. İndik kapıaltında bekledik. Para almak istiyenlerin paraları yarın verilecek diye geri çevirdiler. Bugün ise, paraya çağırmadıkları gibi, maruzat isteklerimizi de iki kere ertelediler. Yine yarına bıraktılar bakalım yarın ne bahane uyduracaklar?
Üç günden beri de doğru dürüst sıcak yemek yiyemedik. Bunun en büyük etkeni de soğanın olmayışı. Bu hafta güya kantine soğan gelecekti. Gelmedi. Soğan olmayınca da yemek olmuyor. Çünkü bulgur pilavı yapsak, salçalı soğanlı olması lazım; patates yemeği için soğan lazım, kuru fasulye için soğan lazım. Zaten bunların haricinde yemek de yapmıyoruz. Bir de hazır çorbalardan pişiriyoruz. Bugünlerde çorba ve bayat yumurtaya talim ediyoruz. Kantine bağımlı olmıyanlar için bu tip sorunlar söz konusu değildir. Ziyaretten istediklerini aldırabilirler. Biz ise başkasının ziyaretine birşey aldıramıyoruz, kendi ziyaretimiz de gelmiyor.
Mektuplar da zaten kesildi. Sevk işinden ise haber yok. Havalar iyice yağışlı, bahçe çamur, koridorlar kalabalık ve pis. Koğuşlar hakeza rezillik içinde. Kafam iyice karışık. Hem herkese kızıyorum, hem de kime kızdığımı bilmiyorum. Yalnız işlerimin hep ters gitmesi ve tatmin olmıyan isteklerimin beni iyice huzursuz ettiğini anlıyor gibiyim.

Son birkaç gündür koğuşta birisine de iyiden iyiye kafam takılmaya başladı. İki gün öncesine kadar abi abi diye yaltaklanan bu adam, şimdi yanımdan geçerken kaşlarını çatarak sert pozlara filan geçiyor, başkaları ile konuşurken benim de yakın olduğum bir toplulukta ise atıyor tutuyor. Aslında kendi içindeki ezikliği ve aşağılık duygusunu üzerinden atmaya çalışıyor.
Yemek arkadaşlarıma da iyice bozulmaya başladım. Kalplerinin temiz olduğunu biliyorum ama, benim onlara gösterdiğim toleranstan, anlayıştan hiç haberleri yok. Ben onlara karşı mütevazı oldukça, onların seviyesine inmeye çalıştıkça; onlar bunu ters yorumlayıp kendilerini bir şey zannetmeye başlıyorlar. Şu gerçeği de kesin olarak anlıyorum ki, kişilere gereğinden fazla değer vermek çok hatalı bir şey. Ve buna bağlı olarak bir gerçeği daha anlıyorum; aşırı iyimserlik de arkasından bir güçlü, bir kuvvetle desteklenmedikçe, iyilik olarak anlaşılmıyor. Belki % 100 bir genelleme yapmak doğru olmaz ama % 90 öyle olduğunu rahatça söyleyebilirim. Yavaş yavaş yemek arkadaşlarımdan ayrılma düşüncesi kafamda şekillenmeye başlıyor. Yemek arkadaşlarımdan birisi ile aynı cezaevine gideceğiz. Bugün ayrılıp aksilik iki gün sonra da sevkimiz çıkarsa, o zaman tutarsız ve gülünç bir duruma düşmüş olacağım. “O kadar zaman sabrettik de iki gün daha bekliyemedik” demiyeyim, diyorum. Üstelik gittiğimiz yere de ayrılmış, kırgın kişiler olarak değil de birlik olarak gitmemizde fayda var. Ayrıca ilk geldiğim zaman bana gösterdikleri ilgi ve iyiliği unutmamak gerekiyor.
13 Mart 1978… Bugün daha önce ziyaretime gelen Artvin il özel idare müdürünün güzel tafsilatlı bir mektubunu aldım. Edirne’deki görüşmelerini ve sevkim konusundaki edindiği bilgileri sıralamış. Ayın 15’ine kadar gidebileceğimi yazıyor ama yine de gideceğimi pek zannetmiyorum.
Akşam sayımdan sonra maltaya çıktım volta atmaya başladım. Ortada bir fotoğrafçı ve etrafında birkaç kişi konuşuyorlardı. İçlerinde bizim “ağa” takımından olan arkadaş da var. Birara aramız bozulmuştu, şimdi tekrar düzelmiş durumda. İlla resim çektirelim diye asıldı. Kıramadım. Aslında resim çektirmekten kaçtığımdan değil de, onların hepsi şık ve çalımlı ben ise parkalı ve boru gibi bir pantalon, traş da olmamışım. Neyse mecburi kabul ettik ve resim çektirdik. Gidip kıyafetimi değiştirip geleyim desem, iyice çocuksu ve hafif bir hareket olacak. Üzerimdekiler her gün giydiğim normal günlük kıyafetim. Onlarınki de aynı günlük kıyafetleri böyle olunca haliyle fotoğraf makinesinin karşısına geçip “çıt” sesini duyana kadar beklemek zorunda kaldık. Aslında önemli değil gibi görünüyor ama, gıyabımda o resme kaç kişi bakıp da hüküm verecek diye düşündükçe iyice rahatsız oluyorum.
20 Mart 1978… Dün ziyaretime gelen iki üsteğmen arkadaşım beni cezaevinde fazlasıyle onore ettiler ve müstesna günlerimden birini yaşamama vesile oldular. Edirne kalesinde, arkadaşlarımın ikisi de Bolu Komando tugayında görevli. Pazar günü olmasına rağmen görüşebilmemiz, hem de avukat mahallinde açık olarak görüşmemiz ve görüşmemizin de yarım saatten çok sürmesi gerek gardiyanlar ve gerekse mahkûmlar üzerinde çok olumlu bir etki yaptı.
Çok duygulandığımı ve ayların birikimi olan ezikliğin bir anda geçtiğini hissettim. Arkadaşların ikisinin de resmi ve bizzat komando kıyafeti ile gelmeleri ayrı bir olay oldu zaten. Gardiyanların çok tesir altında kaldıklarını farkettim. Bir anda ne kadar büyük bir değişiklik ve anlayış ortamı doğuyor, şahsiyetli ve mevki sahibi bir ziyaretçinin gelmesiyle.

Gardiyan, eşyalarımı kontrol ederken dışarıda kontrol edilmediğini anladım. Arkadaşım çikolata sevdiğimi bildiğinden en iyi cinsten ve bolca çikolata getirmeyi de ihmal etmemiş. Ziyaret yerinde bana elbise vesaire gibi pahalı ihtiyaçlar teklif ettiler. Kabul etmedim.
-Sevk işini halledin başka bir şey istemiyorum dedim.
Yalnız kapı altında gardiyanla konuşurken aramızda geçen birkaç sözü yazmadan geçemiyeceğim… Eşyalarımı arıyan gardiyan gayet ciddi bir sesle merakını sordu:
-Onlar senin talebelerin miydi?
Bu sözle birlikte, sima olarak bayağı yaşlandığımı ve çöktüğümü anladım.
-Arkadaşlarım.
Koğuşa geldim. Asıl sürprizin orada beni beklediğini nereden bileyim. Ayrılırken arkadaşım cebime bir zarf koymuştu. İçinde para olduğunu anlamıştım. Fazla ısrar etmeden aldım. Çünkü birbirimizi tanıyoruz. Fakat ben zarfta üç-beşyüz lira filan tahmin ediyordum. Zarfı açıp da içinden 4 tane 500’lük çıkınca ne kadar duygulandığımı anlatamam. Eğer sevkim gerçekleşirse paraya ihtiyacım olacak. Allah’a şükür. Arkadaşlar Hızır gibi yetiştiler. İdarede de 4 bin liraya yakın param var. Bu paralar bizim işimizi görmeye yeterli olur herhalde.
1 Nisan 1978… Nezle, grip öksürük devam ediyor. Havalar da hâlâ ısınmadı. Sobamız zaten Mart gelmeden kalkmıştı, artık soğuğa karşı iyice dirençsiz kaldım. Tabii gıdasızlığın da büyük rolü var bunda. İki üç günde bir sıcak yemek ancak yiyoruz. Cezaevi de çok kalabalıklaştı. Azıcık hava güzel olsa bahçe tıklım tıklım doluyor. Volta atmaya yer yok. Vaktimizin % 90’ı karanlık ve loş koridorlarda geçiyor.
Geçenlerde yatağımın altını ve etrafını filan temizliyeyim dedim. Yatağın altına iki battaniye ve onların da altına gazete sermiştim. Kaldırdığım zaman gazete ve kağıtların hamur gibi olduklarını ve battaniyelerin ise küflenmiş ve çürümüş olduğunu hayretle gördüm.
Sevklerden yine bir haber yok. Nisanın ilk haftasında gideceğimize dair haber almıştık. Ayrıca ziyaretime gelen arkadaşlar da yazdıkları mektupta, yüzbaşı ile görüştüklerini ve sevkler başlar başlamaz ilk bizim kafileyi göndereceğini söylediğini yazıyorlar.
Dün Trabzon’a gidecek birisini çağırdılar, hazır olmasını söylediler. Onun da parası yokmuş gidemedi. Bu adamın sevki geleli daha bir ay oluyor. Bizim sevkimiz üç ay önce geldi. Üstelik madem Trabzon istikametine adam gönderilecek, bizi neden göndermiyorlar? Paralarımız hazır.
Daha birkaç gün önce savcı yaptığı konuşmada sevk yapılırken, aynı bölgeye gidecek olanları bir kafile yaparak göndereceklerini söylemişti. Bu sözün de aslı çıkmadı. Velhasılı bir dev ahtapotun kolları arasındayız. Artık buradan gitmemiz tamamen tesadüfi ve keyfi bir şey olacak.
Yalnız “koyun can derdinde, kasap et derdinde” diye bir meşhur atasözümüz vardır. Bizim idareciler de jandarma mevcudunu düşürmek istemiyorlar. Soğuk ve namüsait havalarda da kimse mahkumun keyfi için sevke gitmek istemiyor. “Jandarma yetersiz” deyip içinden çıkıyorlar.
Halbuki bir mahkûmun neler hayal ettiğini, bir sevkin ne büyük bir olay olduğunu, hele hele bu Edirne cezaevinden gitmenin bir mahkum için yarı yarıya tahliye sayılabileceğini anlıyabilseler… Ama kimbilir belki de anlamadıkları daha iyidir bizim için…

Yemek arkadaşım Harun devamlı çalışıyor ve orijinal şeyler yapıyor. Film ve cam ayna, çiçek, saten bez vesaire ile süs eşyaları kutuları filan yapıyor. Daha önce bir tane yaptırıp nişanlıma göndermiştim. Şimdi baldızlarımdan da teklif geldi, onlar da istiyorlar. Teklifi çekinerek yapıyorlar ama hoşuma gitti. İki kutu daha yaptırıp, Akyazılı bir arkadaşın ziyaretçisi ile gönderdim. Bunlar basit şeyler ama, insana bir haz ve bir duygusallık katıyor.
En azından “Bir şeye yaramış olmak” insana bir huzur veriyor. Ayrıca bizden birşeyin istenmesi, bizim de kendimize has meyvelerimizin olduğu ve tamamen kurumuş birer ağaç olmadığımız hissini vermesi bakımından da bizi mutlu kılıyor. Tabii nişanlım açısından da yüceltici ve memnunluk verici bir durum. Çünkü teklif ona yapılmış o da bana aksettiriyor. O da orda puan almış oluyor.
Bugün öğle yemeğinde bir arkadaşa misafir oldum. Durumu iyi, yemek yaptırmak için de yanında bir iki adamı var. Cezaevi ortalamasına göre kibar sayılacak bir arkadaş. Zaten suçu da ticari bir suç. Kendisi ile Lüleburgaz Cezaevinden tanışıyoruz. Buraya ‘Kısım’a çıkalı da bir iki ay oluyor. Yemekte güzel bir yumurtalı ıspanak ve bol çeşitli bir salata yedik.
Akşama da ben o arkadaşı yatağıma çay içmeye davet ettim. Birkaç arkadaş daha vardı. Bol bol af ve infaz kanunundaki değişikliklerden söz ettik. Değişikliğin adalet komisyonunda ele alındığını falan söyledi. Artık yine başladı yaygaralar, tahliye şarkıları. Herkes bir an önce çıkacağından söz ediyor.
9 Nisan 1978… Birkaç gündür devamlı yemeğe davet eden arkadaş, bugün yine geldi:
-Haydi kahvaltıya gidelim, dedi.
Gittik, kahvaltıyı yine beraber yaptık. Dün akşam da yeni durumu Borçkalı hemşehrimle görüşmüştüm. Ona kendimizi çok dağıttığımızı, toparlanmamız gerektiğini söyledim ve iki yol teklif ettim:
-Ya birkaç hemşeriyi daha yanımıza alıp bir grup kuralım ve bir tanesini de yemek ve bulaşık işleri ile görevlendirelim. Böyle birisi de var zaten, o da istifade etmiş olur. Biz de düzgün ve tertipli bir yaşantıya girmiş oluyoruz.
-Ya da?
-Yahut da, ben birkaç gündür beni davet eden arkadaşla yemek arkadaşlığına başlıyacağım. Şimdilik misafir olarak yiyoruz, yarından itibaren ortak oluruz.
Arkadaş ummadığım bir teslimiyet ve uysallıkla cevap verdi:
-Nasıl istersen öyle yap.
Biraz daha konuşturdum, ikinci yolu daha uygun gördüğünü anladım. Üç ayı aşkın bir süreden beri hep “Nasıl olsa yakında gideceğiz, birkaç gün daha idare edelim” diyerek zaman geçirdik. Bu arada hep kaybeden ben oldum. Ayrıca beni ürküten bir gerçeği de son bir iki gündür anlamış bulunuyorum.
Dışarıdan beni “iki arkadaşın yemekçisi” gibi görmeye başlıyanların olduğunu anladım. Bu biraz biraz aklımdan geçiyordu ama “Kimse hakkımda kolay kolay öyle bir yargıya varamaz” diyordum. Meğerse yanılmışım. Hemen yemek arkadaşlığından ayrılmaya ve şu andan itibaren de kesin olarak mutfağa inmemeye karar aldım. Çarşambalı arkadaşla konuşmaya gerek duymadım. Harun ona anlatır. Zaten fazla ince düşünmesi de yoktur. Bir an önce silkinip kendime gelmeliyim.

Bugünkü sabah çorbasından sonra da, durumu yeni yemek arkadaşım olacak kişi ile konuştum ve resmen yemek arkadaşlığına başladık. Zaten böyle bir teklif, böyle bir netice beklediğini anladım. Bu da çok kurnaz ve yol görmüş birisi. Birbirimizden güç alabileceğimizi ve benim yanında olmamdan çok şeyler kazanacağını kestiren bir adam. Kurnaz olması bir açıdan iyi, anlaşmak kolay olur. Bir açıdan da sakıncalı, devamlı hareketlerinin anlamını ve kafasındaki “şeytanlıkları” çözmeye çalışıyorum. Gerçi birbirimize karşı samimiyiz ama tam emin olamıyorum. Diğer iki yemek arkadaşımız su ve bulaşık işlerine bakan dilsiz ve sağır bir genç ki, bütün cezaevinin sempatisini kazanmış ve de yakında tahliye oluyor. Bir de 30 yaşlarında ve yemek işlerine bakan Samsunlu halim selim birisi var. Dilsiz ve yemekçi harcamalara karışmıyorlar. Harcamaları ben ve Lüleburgaz’dan tanıştığımız arkadaş yapacağız. Haftalık kumanya masrafı çizelgesi çıkarılacak, payımıza düşeni ödiyeceğiz.
Bana karşı üçü de iyi duygular besliyorlar, buna tamamen eminim. Yalnız beni yanlarına almak istemelerinin bütün nedenleri beni takdir etmek, hoşlanmak mı, yoksa başka bilmediğimiz şeyler de var mı?Yakında öğreniriz. Şimdilik iyi başladık ve lezzetli yemekler yiyoruz. Sonumuzu da Allah iyi etsin. Artık sevke gitme konusunu kulak ardına itiyorum. Nispeten yaşantımda önemli ve iyi sayılabilecek bir değişiklik yaptım. Yeni durumda günlük yaşantıma daha bir canlılık ve şevk getirdi. Artık “Ne yemek yapacağım?” diye düşünmüyorum ve yemek yapmanın o kendine has zahmetlerini çekmiyorum. Manevi ve maddi yorgunluktan uzak yemek zamanı gelince yemeğimin başına çağrılıyorum. Eskisine kıyasla çok güzel ve çeşitli yemekler yiyebiliyorum.
16 Nisan 1978… Şu anda saat 14.10. Öğle namazını kıldım ve yatağıma geldim. Televizyonda pazar programı devam ediyor. Hava iyi olduğu için, çoğunluk bahçede. Televizyon seyredenler ön tarafta. Dolayısıyla koğuş sakin ve dumansız. Bir arkadaş geldi ve yazmaya ara veriyorum.
Saat 14.15. Arkadaş gitti ve yazmaya devam ediyorum. Gelen yeni yemek arkadaşımdı. Kibar görgülü fakat sandığımdan da çok kurnaz. Biraz konuştuk. Daha doğrusu o konuştu ben dinledim. Geçmişteki bazı sıkıntılarından filan bahsetti. Bazı olaylardan sözetti. Ben konuşmaya başlayınca da “evet”, “tabii” gibi tasdiklerle sözümü bağlayıp:
-Televizyon seyretmiyor musun? diye bir soru yönelterek, kalkmak istediğini anlatmak istedi.
Niyetini anladığımdan, ben de:
-Kafamı dinlemek istiyorum, sıkıldıysan kalkabilirsin dedim.
Gülerek müsaade istedi ve gitti. Belki 2-3 dakika televizyon izledi ama, şu anda televizyon izlemediğine eminim. Ya bahçede volta atıyor veya başka bir koğuşta başka birisiyle oturuyordur. Belki bir saat sonra da yine yanıma gelecek.
Dün de bana bir haftalık masrafların listesini getirdi. Hesapladık, ikiye böldük. 169’ar lira düştü. Dört kişi yemek yiyoruz, bu para hiçbirşey değil. Yuvarlak hesap ayda 700 lira eder. Buna gazete parası, mektup parası, zarf kâğıt parası, çamaşır yıkatma parası, hamam parası, meydancı parası filan eklersek ayda 1000 lira civarında bir masraf olur ki çok iyi. İnşallah bu tempo ile devam ederiz.
19 Nisan 1978… Bugün Edirne Açık cezaevine gidecek olanlar, nihayet gittiler. Bakanlıktan sevk emirleri geleli, bazılarının altı, bazılarının yedi ay olmuştu. Üstelik iki defa da, “hazırlanın gidiyorsunuz” diye emir verilip ayaklandırılmış ve sonra tekrar ikinci bir emre kadar ertelenmişlerdi.

Bugünkü sevke de bazıları inanmadılar. Hattaş şöyle durumlar bile oldu:
“-Eşyalarınızı toplayın”
“-Eee artık rahatımı bozacak değilim, çocuk mu kandırıyorsunuz?”
Sonradan durumun ciddiliği ortaya çıkınca, alelacele hazırlanıp vedalaştılar. Gidecekleri yer zaten 3-4 km’lik bir mesafede. Açık cezaevine gidenlerin arkasından bizim ümitlerimiz yeniden tazelendi. Daha önce emri gelmiş olan herkes kendine pay çıkarıyor:
“Şimdi sıra bizim kafilede”
Sevk konusu yeniden cezaevinin gündemine geldi. Herkes ümitli. Ben de bu ümit rüzgârından payıma düşeni alıyorum tabii. Tesadüfen babamdan da yine sevk konusunun birinci plânda olduğu bir mektup geldi. Edirne Vali ve Cumhuriyet Savcılıklarına dilekçe ile başvurmuş. Adamcağız kendi görüşleri ve imkânları çerçevesinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ayrıca dolaylı olarak beni tanıyan iki astsubay arkadaş da ziyaretime geldiler. Onlar da Jandarma komutanı ile görüşmelerini söyledim. Cuma günü neticeyi bildirecekler.
Kıbrıs’taki arkadaşımdan da mektup aldım. Daha önce paraşütle atlarken kolu kırılmıştı. Kolu iyi olmuş. Kendi yazısıyla bir mektup yazmıştı tafsilatlı olarak. Haziran’da Kıbrıs’taki görev süresi bitiyor inşallah iyi bir yere tayini çıkar.
Çanakkale cezaevinde beraber yattığımız bir arkadaş da Adapazarı cezaevine nakil olmuş, ondan da bir mektup aldım. Artık herhalde bu nakil sırası bize geliyor.
Bolu’daki arkadaşıma telgraf çektim. Gelip nakil işi ile ilgilenmesini yazdım. Fedakâr bir arkadaştır ama askerlik de belli olmaz. Bakalım gelebilecek mi?
Kafamızın bu kadar karmaşıklığına iki gündür yeni bir şey eklendi. Pazartesi gecesi bir Bubi tuzağı ile öldürülen Malatya Belediye Başkanı Hamid Fendoğlu ve buna bağlı olarak çıkan Malatya olayları da hem üzücü hem asap bozucu. Aslında dışarıdakiler daha doğrusu hür hayatın insanları belki mahkumların bu tip olaylara kayıtsız kalacağını zanneder ama, gerçekten bu olayları benimle beraber birçok mahkûm arkadaş üzüntü ve sinir gerginliği içinde izliyor.
Ne gariptir ki dışarıda hür olarak yaşıyan, ülkenin her türlü nimetinden faydalanan birçok kimse bu tip olaylara gülüp geçmekte; eline aldığı gazetenin ya magazin sayfasını çevirmekte veya heyecanla spor sayfasındaki toto neticelerine bakmaktadır. Buna karşılık kenara itilmiş, zindanlarda çürümüş ve de halen bir sürü sefaletle başbaşa bulunan, pis kokulu ve rutubetli hapishane koridorlarında kendine teselli arayan bahtsız bir takım kişiler de sinirli sinirli televizyonu izlemekte, hararetli tartışmalara girmekte ve ülkesine sahip çıkma içgüdüsünü herşeye rağmen sürdürmektedir.
Gerçekten de bütün kırgınlığıma sevk konusundaki öfkelerime rağmen, yine de ilgilenmeden edemiyorum. Hükümet adamlarının ve diğer siyaset adamlarının suçlayıcı ve çözümden uzak beyanları zihinlerimizi aydınlatmıyor ve üzüyor bizi. Hangi şart ve durumda olursa olsun demek ki insanın milli duyguları körelmiyor; ama belki biraz aşınıyor diyebilirim…
25 Nisan 1978… Saat 08.00 ve yatağımda oturuyorum. Yatağımda oturmuş etrafı izliyorum. Yatanları ve havlusu elinde lavaboya gidenleri, yan gözlerle bana doğru bakanları… Evet burası hayalimizdeki Artvin Cezaevi. Evet Artvin. Allah’a şükür sağ salim geldik. Edirne ve Edirne ile beraber bir devir kapandı. Dün yani 24 Nisan 1978 pazartesi günü buraya geldik.

22 Nisan 1978 Cumartesi günü saat 15.30’da Edirne garajından otobüse bindik. Üç jandarma eri, bir uzman çavuş ve üç de hükümlü olmak üzere yedi kişilik bir kafile olarak yola çıktık. Borçkalı arkadaşım Harun ve ben beraber kelepçelendik. Diğer arkadaş da tek olarak kelepçelendi, Rize Çayeli’ne geliyordu.
Edirne Cezaevindeki son saatlerin asap bozuculuğunu ve gardiyanların tutumunu artık yazmıyorum. Bayağı büyük bir törenle oradan ayrıldık. Sağolsunlar arkadaşlarımız iyi bir uğurlama yaptılar. İnsan her ne kadar bulunduğu yeri sevmese de, ne kadar gitmek istese de, yine de ayrılık her yerde ve her zaman hüzünlü oluyor. Ömrümüzün sekiz aylık bir bölümü orada geçti. “Zindan”ın da, “hücre”sinde, “kapalı”sında, “rejim”inde, “kısım”ında velhasılı her tarafında yattım. Kaynaştığımız arkadaşlar, maziye gömdüğümüz acılar ve hatıralar hepsi orada kaldı.
Garajdan çıktık, üç saat sonra İstanbul’a geldik. Topkapı’da yemek yedik. Çayeli’ne gelecek olan arkadaşın babası geldi görüştüler. Yemek masraflarımızı da o verdi. Daha sonra ısrarım ile benim istediğim şirketten 20.30 arabasına bilet aldık. 20.30’da Trabzon’a müteveccihen yola çıktık.
Köprüden geçtik. Haram’e uğradık. Rengârenk ışıklara ve dış dünyaya bakarak yola devam ediyoruz. Adapazarı bölgesine gelince eski günleri hatırlayarak ve içim burkularak etrafı seyrettim. Saat 23.25’te Akyazı sapağını geçtik. Düzce’de yemek molası verdik. Ankara’ya uğramadan geçtik.
Ertesi gün 12.30’da Samsun’a girdik. Tabii 23 Nisan günü. Terme’de mescitli bir yerde çay molası verdi otobüs. Öğle namazını orada kıldım. Sabah namazını da Sungurlu yakınlarında kılmıştım. Yolculardan 9-10 kişi namaz kılıyordu. Otobüsün şoförü de namaz kılıyordu.
Perşembe’den itibaren yağmur başladı. Öğle yemeğini de orada yedik. Uzman çavuşla da ahbap olduk iyice. Yolculuk samimi ve dostça bir havada geçiyor.

Trabzon’a saat 18.00’de geldik. Bir saat kadar garajda oturduktan sonra, Rize’ye giden bir Renault marka midibüse bindik. Saat 20.00’de Rize’ye geldik.
Çayeli’nde bir arkadaşı bırakacağımız için, oraya uğramak ve durak yapmak gerekiyor. Uzman çavuş ve Çayelili arkadaş yola devam etmeyi ve 100 lira daha vereceklerini teklif ettiler. Şoför de 150’den aşağı olmaz dedi. Pazarlık ve tartışma başladı. Mahkum arkadaş, “Edirne kalesinden geliyoruz, bu ne biçim karşılama” filan gibi biraz sertçe cümlelerle işe girdi. Şoför de bitirimliğe meraklı birisi.
Ben devreye girdim ve “Gönülsüz bu iş olmaz, inelim, başka araba arıyalım” dedim. O da ağırlarına gitti kabul etmediler. O zaman konuşma ortamının uygun olduğunu düşünerek; İstanbul’daki bazı Rizeli kabadayıların isimlerini falan verdim.
Arkadaşlarımız olduğunu, burasının bizim kendi yöremiz olduğunu uzak ve ezici bir cezaevinden geldiğimizi, bize bir delikanlılık yapmasını zaten Çayeli’nin 20 dakikalık bir yol olduğunu söyledim. Ne ise kabul etti ve yola çıktık. Fakat gayem Çayeli’ne gidince yine 150 lira vereceğim. Çünkü tartışma bayağı uzamıştı. Jandarma erleri hakaretamiz bazı sözler sarf etmişlerdi. Tatsız bir ortama girilmişti. Jandarmaların himayesine sığınarak, basitleşmek ve genç delikanlı çocuğun gururunu kırmış olmamak için böyle bir hareketi yapmak şarttı.
Yolda gelirken minibüsün ön camı da yoldan fırlayan bir taşın çarpmasıyla kırıldı. Eyvah acaba şoförün tavrı ne olacaktı?

Bütün bunlardan sonra Çayeli’ne gelince uzattığım parayı da almadı şoför. İyice mahçup ve rezil olduk. Bir de bize hitaben:
-Abi biz paraya aşık insanlardan değiliz. Önemli olan insanlık ve mertliktir. Benim başlangıçtaki ısrarımın nedeni, İyidere’deki dükkânıma yetişebilmek içindi. Dükkânı yetişip açmam gerekiyordu. Ama siz bizi anlamadınız. Yolun halini de gördünüz, bozuk ve kasisli yol. Hiçbir şoför de sizi istediğiniz fiyatla buraya getirmezdi. Herhalde şimdi anlamışsınızdır. Üstelik arabamın camı da gitti. Ama ben sizden yine birşey istemiyorum. Allah selametlik versin, dedi.
Biraz daha ısrar ettim, parayı almadı. Aslında adamı zorla getirdik, camının parasını da vermemiz gerekir ama, durumumuz müsait değil. Çocuk da duygulu birine benziyor. Bizi de mars etti. Manen ezdi geçti. Jandarmalar aşağı inince ben biraz daha konuştum. Gönlünü almaya çalıştım. Son olarak; bu hareketini unutmıyacağımızı, dünyanın küçük olduğunu, birgün karşılaşabileceğimizi söyledim. Adresini aldım. İndik minibüsten ve yakındaki bir kahveye gittik. Minibüs de şoför ve muavini ile dönüp gitti.
Kahve lüks bir yer. Sahibi ve etrafındaki birkaç kişi bizi çok iyi karşıladılar. Edirne cezaevinden geldiğimizi, Artvin’e gittiğimizi söyleyince ilgi daha da arttı. Kahvede saat 23.00’e kadar oturduk. Bu arada hem Artvin’e gidecek bir taksi arıyoruz, hem de uzman çavuşu ikna etmeye çalışıyorum.
Kalabalığız, bu halde hiçbir taksi ile, hiçbir yere gidilmez. Çayeli cezaevine gelen arkadaş da bu akşam teslim olmak istemiyor. Hem uzmana hem bana rica ediyor. Sonunda uzman çavuşu ikna oldu. İki jandarmayı Çayeli’de bırakmasını, kendisi ve bir jandarmanın da bizimle gelmesini kabul etti. Jandarmaların tereddütlerini de giderdim. Çayelili çocuk bana ve uzmana binbir teşekkür yağdırıyor. Ne demek, bir gece evinde kalacak. Üstelik Edirne kâbusundan sonra evde yatmak demek, yarı yarıya tahliye olmak demektir.
Nihayet bizim taksi de geldi. Binmeye hazırlanırken, bu sefer bizim afacan beni kenara çekti.
-Abi bunları orda oyala. Geç dönsünler, geç teslim etsinler beni, diye rica etmeye başladı.
Bu isteği bir bakıma da istediğim güvenceyi bana vermiş oldu. Çünkü bir saat bile geç teslim olmanın hesabını yaptığına göre, bir yanlışlık yapmıyacak demektir. Ona:
-Tamam senin durumunu anlıyorum ama, en ufak bir yanlışlık yapmıyacağına delikanlıca söz ver. Jandarmaları güzelce ağırla, rahat ettir. Onların girdiği riske karşılık biz de delikanlılığımızı yapmalıyız. Şeklinde onun külhanbeyi duygularını okşayıcı sözler söyledim.
-Abi en ufak bir şüphen olmasın. Zaten cezam az kalmış, memleketime gelmişim. Senin delikanlılığına nasıl gölge düşürebilirim, yakışır mı bize?
-Peki öyleyse, onları yarın saat 14.00’den önce Artvin’den bırakmıyacağım. O saatte ordan çıkınca da akşama ancak seni teslim ederler, diye konuyu bağladım.
Hazır bekliyen Anadol marka taksiye bindik. Hopa’ya kadar 500 liraya pazarlık yaptık. Hava da iyi idi. Güzel bir bahar yolculuğu ile Hopa’ya geldik. Fındıklı’da lâstik de patladı. Onun tamirini beklerken güzel deniz havası teneffüs ederek sahilde Karadeniz’i ve yıldızlı gökyüzünü de seyretme fırsatı bulduk.
Hopa’ya Otel’e geldiğimiz zaman saat 01.30 idi. Otelde rahat bir gece geçirdik. En üst katta ve denize bakan iki oda tuttuk. Bu odada ben ve uzman çavuş, diğerinde de arkadaşım ve jandarma eri kaldılar. Otelde mevcut kat kaloriferi ile iyice ısınıp yoldakı üşümeleri de üzerimizden attık. Romatizmal ağrılar geçti.
Sabahleyin 09.00’da kalktık. Kahvaltıdan sonra babama ve amcama telefonlar açtım. Amcamla görüşemedim. Cereyanlar kesikmiş Murgul’da. Babam da Artvin’e gitmiş. Vilayette işi varmış. Her iki tarafla da görüşmek kısmet olmadı. Ben telefonlar ile uğraşırken, arkadaşım da yakınları ile görüştü.

Ben hem şaşırmış hem de sinirlenmiş olarak:
“-Terbiyesizlik yapma ve konuyu da uzatma” diye azarlamak isteyince, bu sefer daha da kızgın ve saldırgan bir ifadeyle:
-Sen karışma diyorum diye benim üzerime doğru geldi.
O sırada Hopalı yaşlı iki mahkum gelip beni çektiler:
-Sen yenisin, karışmasan iyi edersin, boş ver.
Dostane ve uyarıcı bir cümle kullandılar. Sözlerinin devamının pek farkında değilim. Çünkü ben büyük bir şaşkınlık ve asabiyet içerisinde ortada olanlara ve kişilere daldım. Başgardiyanın kavgacı mahkumlara birşey söyliyememesi, rica ve nasihat karışımı sözlerle araya girmeye çalışması; bana sataşan ve ortamı alevlendiren çocuğa yalvararak olay çıkarmamalarını ve ortamı yatıştırmalarını ondan istemesi; külhanbeyi geçinen iki kavgacının o militan çocuğa hiçbir şey söyliyememeleri, kendilerinden 8-10 yaş küçük olan bu çocuğa ifade verircesine haklılıklarını isbat etmeye çalışmaları; diğer mahkumların da seyirci olarak etrafı sarmaları ve bunlara aynı çocuğun “Dağılın bir şey yok herkes koğuşuna” demesi ve bu söz üzerine mahkûmların cevap vermeden, ranzalara çekilmeleri veya koğuşu terketmelerini daha rüyada imişçesine izledim.
Kafamı ve düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Burada herkes bu militan çocukların hakimiyetini kayıtsız şartsız kabul etmiş durumda. Ben bir polemiğe filan girsem herkes bana cephe alacak. Laf lafa karışacak bir nevi koca karı dalaşına dönecek. Başıma bir iş de almak istemiyorum. Bu çocuklar da öyle lafla nasihatla baştan savılacak cinsten adamlara benzemiyorlar. Yalnızlığımı ve yabancılığımı hissettim.
Bir arkadaşım var, o da fazla etkin olamaz. Elli yaşında bir başgardiyanın, yirmi yaşında bir çocuğa yalvardığını gözümle gördüm. Ne gardiyanların ne de mahkumların hapishanecilikten haberleri yok.
Olaydan bir iki saat sonra, Murgullu arkadaş Fahri’ye, o çocuğu çağırmasını söyledim. Şaşırdı. O çocuğun burdakilerin lideri olduğunu ve yanlış bir şey konuşmamamı hatırlattı. Fakat bir taraftan da benim hareket tarzımı beğendiğini, beni umduğundan fazla aktif bulduğunu hissediyorum. Kötü bir şey söylemiyeceğimi, cahil olmadığımı, sadece o çocuğa biraz hapishanecilikten bahsedeceğimi, beni yanlış anladığını söyleyeceğimi söyledim.
Konuşmakla, içimdeki ezikliği ve kafamın bozukluğunu bir nebze atabileceğimi sanıyorum. Yoksa o sözler ve tavırlar iyice içime oturur. Gitgide de sinirim artar, kendi kendimi şart ederim, sonra daha fevri bir bir harekete girişip, daha kötü durumlara düşebilirim.
Çocuk geldi. Kendime hakim olarak, gayet soğukkanlı ve sakin görünmeye çalışarak, oturmasını, birkaç kelime konuşmak istediğimi söyledim. Tereddütle ve yüzüme bakarak oturdu. O da ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyor, belli. O, söylenen söz ve alınan tavırların olay yerinde kaldığını unutulduğunu veya içe sindirildiğini sanan bir zihniyeti taşıyor. Olayın heyecanı geçtikten ve topluluk dağıldıktan sonra böyle bir çağrı yapılacağını aklından geçirmiyordu anladığım kadariyle. Yanıma otururken kendine olan eski güveninden eser yoktu yüz ifadesinde. Ben de gerçi çekiniyorum. Çünkü arkasından iki-üç kişi daha koğuşa geldiler. Ama söz ve tavrımla onu etkileyebileceğimi sanıyorum.
Ona beni yanlış anladığını, hatalı hareket ettiğini, hapishane kaidelerinden habersiz olduğunu söyledim. Ayrıca cezaevlerinde baş gardiyanın çok etkin ve büyük bir adam sayıldığını, bir olaya baş gardiyanın müdahale etmesinin, mahkûm açısından vahim sonuçlar doğuracağını, benim de bu düşünceden hareketle baş gardiyanı pohpohlayıp arkadaşlarımızı en azından bir falakadan kurtarmayı amaçladığımı söyledim. Biraz sert biraz yumuşak içimi boşalttım, biraz rahatladım.

Beni dikkatle dinledi. Bazı yerlere müdahale etti, devrimden ve bu hapishanenin özel bir hapishane olduğundan filan söz etti. Devrim konusu ile fazal ilgilenmeyip, hapishanelerin ne olursa olsun belli ve değişmeyen kuralları olduğunu anlattım.
Akşama doğru müdüre çıktım, öteki kısma geçmek istediğimi söyledim. Müdür de, “Öteki kısımdaki iyi bir koğuşta yakında yer açılacağını, sevke gidecekler olduğunu, o zaman geçebileceğimi” söyledi. Fakat öteki kısma geçmemi de pek istemediğini sezdim. Hal hareket tarzım oradaki siyasilere daha yakın bir fikirde olduğum izlenimini veriyor. Dolayısıyle o tarafa geçersem, ben de oradaki çocukları örgütleyebilirim. Bunu böyle anladığını sezinliyorum.
Odasından çıkmak üzere iken:
-İstersen aynı kısımda yeni bir koğuş açalım sana, anlaşabileceğin arkadaşlarını alıp orada kal; yalnız alt katta ve depo olarak kullanılan bir yer olduğundan pek rahat edemezsiniz herhalde, dedi.
Bu teklifini iyi buldum, fakat tam da rahatlamış, tatmin olmuş değilim. Bir yandan da, istediğim zaman müdüre çıkıp konuşmamızın, çay içmemizin ne büyük bir nimet olduğunu düşünüyorum.. Edirne’de müdüre çıkmak için 3-5 tane dilekçe verip bir ay beklemek gerekiyordu ve müdürle ayakta 2-3 dakika konuşabiliyorduk.
Müdürün odasında tecritte yatmakta olan Çarşambalı birisiyle tanıştık. Çok iyi giyimli, yakışıklı ve yüz ifadesinden temiz bir insan olduğu anlaşılan, benim yaşlarımda ve de hapisaneleri çok iyi bilen birisi. Buraya da Amasya’dan sürgün gelmiş.
Kapı altındaki küçük bahçede bir müddet volta attık. Başka hapishanelerden birçok ortak arkadaşlarımızın olduğu ortaya çıktı. Zaten birkaç hapishane değiştirmiş tecrübeli iki mahkûm karşılaştıkları zaman, ilk olarak “falancayı tanıyor musun?”, “filancayı tanıdın mı?”, “falan adam yine filan cezaevinde mi?” gibi sorularla ortak arkadaş bulmaya veya kendilerinin önem derecelerini karşılarındakine anlatmaya çalışırlar.
İyi günler diliyerek ve sık sık görüşme dilekleriyle ayrıldık. O tecrite girdi, ben de başgardiyanlığın önündeki merdivenlere yöneldim, kısma girmek için.
7 Mayıs 1978… Cuma günü babam ve kızkardeşim ziyaretime gelmişlerdi. Gayet bol ve zengin bir ziyaret yaptım. Annemin zeytinyağlı dolmasından takım elbiseye kadar her şey mevcuttu. Ayrıca İl Özel İdare Müdürü ve yine babamın bazı arkadaşları gelmişlerdi. Gelenler bürokrat oldukları için, ihtiyaçlara genellikle bürokrası açısından bakmış olacaklar ki, güzel bir mektupluk blok, not tutmaya yarar ikinci bir blok, mürekkep ve Artvin İl yıllığı gibi biraz fantazi sayılabilecek ve benim de son derece hoşuma giden şeyler getirmişlerdi.
Müdürün odasında babam, İl Özel İdare Müdürü, ben ve müdür oturduk sohbet ettik. Sonra aşağıda kız kardeşimle ayrıca görüştüm. Müdür beyin hanımı da beraberinde idi. Aşağı dediğim yer müdüriyetin altında, açık bir odunluk ve garaj yeri olarak kullanılan ve nizamiyeden ilk girişe denk gelen bir yer.
Bu yeni tip ziyaret durumları ne kadar renkli ve değişik geliyor; anlatması güç olduğu gibi dışarıdan gelen birinin anlaması zaten mümkün değil. Moralim bayağı düzeldi. Edirne cezaevi kafama yerleşmiş, her yeni olay ve durum halinde ister istemez bir karşılaştırma yapıyorum. İdarecilere lâf anlatabilmek, onlara derdini dinletebilmek, onlardan kişiliğimize göre muamele görmek, bunlar gerçekten güzel şeyler.

Bu cezaevine gelmekle, yaşantımda önemli bir değişiklik olduğunu görüyorum. İnşallah ilerisi daha iyi ve hayırlı olur. Ziyaretçilerimin elini öpebilmek, karşı karşıya oturmak, ziyaretçilerimdeki mutluluğu görebilmek ayrı bir haz veriyor insana, daha doğrusu mahkuma.
Ziyarette kız kardeşim 500 lira para verdi. Kompleksli filan olduğumu sanmıyorum ama, yine de kız kardeşimin bana harçlık vermesi bir tuhaf etti beni. İçimde bir şeylerin ezildiğini kırıldığını hissettim. Ne ise sağolsun.
10 Mayıs 1978… Dün ziyaret günü idi. Geçen ziyarette gelen elbiseler biraz küçük olmuştu. Onları bir beden büyüğü ile değişmeleri için geri vermiştim. Bugün gelecekti, gelmedi. Başka bazı ziyaretçiler bekledim, gelen olmadı.
Öteki kısma geçmek veya yeni bir koğuş açmak için, dün hummalı faaliyetimiz vardı. Çeşitli görüşmeler yaptım. Geçen gün tanıştığım Çarşambalı arkadaşla uzun uzun anlattık. Dış bahçede volta attık. Bu arkadaşla çabuk bir yaklaşma ortamı oluştu. Bunun da nedeni, ortak tanıdıklarımızın çok olması ve onun samimiyet kurduğu bazı kişileri benim de çok olumlu kişiler olarak tanımış olmam. Geldiğimden beri 3-4 defa birbirimize misafirliğe gidip, muhabbet etme imkânı bulduk. Şimdilik birbirimize iyi ve müsbet duygularla yaklaşıyoruz. İnşallah iyi olur.
Düşünce ve kararımız, geçtiğimiz koğuşta kendimize göre bir intizam, bir düzen kurmak. Badanasından boyasından başlayıp bir çeki düzen vermek. Rahat edebileceğimiz bir ortama kavuşmak.
Dün koğuşumuza üç tane yeni tutuklu geldi. Yaşları 24-25 civarında. Usulen bir “geçmiş olsun” dedim. Hareketleri hafif mi hafif, ağızları aynı derecede bozuk. Gayet terbiyesiz ve de görgüsüz kişiler. Gerçi yeni gelenlerle ilgilenmek de gerekir amma, biz de henüz yeniyiz. Bu işlere bakmak eskilere düşer. “Eski” dediğim de buranın eskileri. Yoksa biz çoğusundan eskiyiz.
Çocuklara dikkat ediyorum. Gerçekten hapishanede yatmak, insana çok şey kazandırıyor. İnsanın biraz sıkı görmesi, biraz engellerle karşılaşması gerekli. Bilhassa karakteri ve kişiliği zayıf ve aile terbiyesi görmemiş kişilere cemiyet terbiyesi şart.
11 Mayıs 1978… Tıraş oldum ve yatağımda oturuyorum. Mektup yazmam lâzım birkaç yere, kitap okumam lâzım. Öğle namazı da geliyor, namaz hazırlığı yapmam lâzım. Oysa içimde bir gevşeklik var, havalar da ısındı, artık bahar yorgunluğu mudur nedir? Çevreye karşı da bir bıkkınlık var içimde. Bunun ziyaret durumundan ve cezaevindeki canımı sıkan bazı durumların tesiriyle meydana geldiğini de sanıyorum.
Edirne’den gelirken ilk haftalarda ziyaretçi akınına uğrayacağımı, her gün ismimin okunacağını sanıyordum. Halbuki annem, babam kızkardeşim ve babamın Artvin’deki bürokrat arkadaşlarından başka gelen olmadı. Onlar da on gün içerisinde olup bitti ve çıktı aradan. Gerçi Allah’a şükür birşeyin eksikliğini çekmiyoruz, ihtiyaç maddelerimiz bol. Fakat memleket cezaevinde olduğumuz için, kılık kıyafetimin de soframın da gayet iyi olması lâzım. Üstelik yabancı mahkûmlara, bilhassa gariban ve temiz kişilere yardımcı olmam gerekiyor. Hem önemli bir hapishane kaidesi hem de insanlık borcu. Üç yıldan fazla bir zamandır devamlı yabancı cezaevlerinde dolaşmışım. Artık burada benden bazı şeyler beklenir ve bekleniyor da.
Cezaevindeki can sıkan durumlar ise, çoluk çocuğun çok olması, hapishane kurallarına hiç dikkat edilmemesi ve kendini beğenmiş imtiyazlı birkaç kişinin ukala ve hafif hareketleri, basit davranışları.

Hiçbir iddiam yok. Ancak kendime sağlam, ciddi ve saygın bir yer yapmam gerekiyor. Bunun için de önce elbiselerimin gelmesi lâzım. İkinci olarak yeni bir koğuş lâzım. Üçüncü olarak da etrafımda her bakımdan güvenebileceğim birkaç arkadaşla iyi bir sofra kurababilmek. Halihazırda dört kişi yemek yiyoruz. İkimiz Edirne’den gelen arkadaşla ben; diğerleri de Murgullu, biri Ahvali. Şimdilik iyi anlaşıyoruz. Geçinip gidiyoruz.
12 Mayıs 1978… Bugün öğleye doğru ziyarete çağırdılar. Murgul’dan bir minibüs dolusu ziyaretçi gelmişti. Amcamlar ve uzak yakın akrabalardan birkaç kişi. Amcamın ikiz çocukları da bayağı büyümüşler. Yengemi, amcamı ve diğer amcamı iyi buldum. Yalnız asıl düşündürücü nokta, fazla bir ilgi beklemediğim, yakın akrabam olmıyan iki kişinin gösterdiği hassasiyet. İnsanın gerçek sevenleri bu yerlerde daha iyi ortaya çıkıyor.
Enver dayı dediğim birisi ile eskiden beri samimi ilişkilerimiz vardı. Aslında yakın bir akrabalığımız filan yok. Ben kendisine her zaman hürmet gösterirdim. O da her fırsatta bana olan sempatisini ortaya koyardı. Fakat adam hoş sohbet ve nüktedan biri olduğu için, davranışlarını tam olarak değerlendiremiyordum. Ancak yattığım diğer cezaevlerinde her zaman selamını alıyordum; şimdi de öz amcamla birlikte Artvin’de ilk ziyaretime gelenler arasına girdi. İnsan bu tip muhterem kişilere karşı nasıl bir tutum izleyeceğini ve onlara bir iyilik yapamamanın ezikliğini iliklerine kadar duyuyor. Allah iyilik versin.
Birkaç gün önceki sıkıntılarım ve menfi düşüncelerim kayboldu. Mahkum kafası, ne kadar istikrarlı olmaya çalışsa insan yine de hezeyana kapılıyor ve de yıkıntılarını çok çabuk onarıyor. Az şeyler mutlu ediyor, küçük şeyler kalbi yıkıp gidiyor…
17 Mayıs 1978… Dün onartıp ütülettiğim yeni elbiselerimi giydim. Hoşuma gitti. Gömlekle de çok iyi uydu. Babam göndermişti. Dün tecritte oturduk. Terzihane de orada olduğu ve tanıdık bir mahkûm olduğu için itinalı olarak yaptırdım.
Yeni elbiselerim moralimi biraz daha düzeltti. Çocuksu bir sevinç duydum. Buna ilaveten kendime güvenimin arttığını hissettim. Bu basit bir şey gibi görünebilir amma; 20 günden beri aynı ceket ve pantolonu giyen yeni gelmiş bir mahkûmun, gömleğinden elbisesine yeleğine kadar komple yeni bir kıyafete bürünmesi, dışarıdaki yakınları tarafından bu kişiye önem verildiğini belirtir. Davranış ve konuşmalarımla bağdaştıranlar içinde zaten beklenen bir yenilikti bu. Allah’a şükür. Babam sağolsun.
19 Mayıs 1978… Bugün Murgullu arkadaşımız Fahri’nin ziyaretçileri gelmişti. Zaten bolca ziyareti geliyor. Banyodan gelince, ziyaretten gelen kavurma, ev peyniri, yumurta ile güzel bir kahvaltı yaptım.
Öğleyin ismim okundu, çıktım. Murgul’un renkli simalarından yaşı 70’in üzerinde fakat gayet dinç olan birisi idi çağırtan. Tahminim 19 Mayıs için geldi, bu arada hapishaneye de uğrayıp tanıdıklarının gönlünü almak istedi; benimle beraber birkaç kişiyi daha çağırtmıştı. Onlarla da görüştü. Sağolsun.
Ayrıca Fahri’nin öğleden sonra ziyaretine gelen annesi, yengesi ve amcası ile görüştük. Arkadaşımın annesinin devamlı ağlaması benim ilk cezaevi günlerimdeki ve uzak cezaevlerindeki ziyaretlerimi hatırlattı. Devamlı olarak arkadaşımın annesini teselli etmeye çalıştım.
Benim eski mahkûm olmam ve az çok tahsilli de olmam biraz onları ikna eder gibi oldu. İnanır gibi oldular, halbuki arkadaşımın en az 7-8 sene ceza alacağını sanıyorum. Allah bilir. Yalnız bu ziyaret Fahri ile beni biraz daha kaynaştırdı…
28 Mayıs 1978… Nihayet yeni koğuşumuza taşındık. Şu anda yeni koğuşta yeni yatağımda oturuyorum. Yerim köşede ve çok iyi tam kafama göre. Koğuşta şu anda dört kişiyiz. Edirne’den benimle gelen Harun, Fahri ve bir de Arhavili bir arkadaş var. Yani yemek arkadaşları inmiş olduk…
* * *
Mahkumun günlüğü burada son buluyor. Ne kadar ceza aldığını, ne zaman tahliye olduğunu belirtmediği için biz de birşey diyemiyoruz. Günlüğümüzü, tüm mahkumların bir an önce tahliye olması dileğiyle noktalıyoruz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>