Değişim nedir?

Üçüncü bin yılın kapısını açacak, hatta onu da aşacak anahtar kelimeyi
keşfettik. ‘Değişim’ denilen bu sözcük tam bir maymuncuk gibi kullanılmaya
başlandı. Bugüne kadar sayısız reform yapan, sınırsız tedbir paketleri sunan
siyasiler; bugünlerde ‘değişim’ sözcüğü ile yeni bir modayı keşfetmenin keyfini
sürüyorlar…
Bu ölçüde devletçi, bu ölçüde kadrocu, bu ölçüde statükocu
olan bir yönetimin nasıl değişeceğini hep birlikte göreceğiz.
‘Değişim’
denen bu kelimenin, bu sihirli sözcüğün ne menem bir şey olduğu yeterince açık
değil. Hem deve, hem de kuş sayılabilecek, devekuşu misali bu sözcükle epey
oyalanacağa benzeriz…
‘Değişim’in ne olduğu ve ne olmadığı kadar, içeriği
de meçhul. Kanunlardan mı, kadrolardan mı, yoksa zihniyetlerden mi başlayacağı
tam bir muamma…
İçeriği ve başlangıç noktasına bakılmaksızın sihirli
‘Değişim’ sözcüğünün bütün siyasileri kendine meftun etmeyi başardığı bir
gerçek.
Bize intikal eden bilgilere göre; Meclis’te grubu bulunan siyasi
partilerden, hükümete ve hatta Cumhurbaşkanına kadar herkes ‘Değişim’e hazır!..

Kimin, nasıl ve neden değişeceği kesinlik kazanamadığından sihirli sözcüğe
tam destek veriliyor.
Koro halinde başlatılan ‘değişim’ rüzgarları için, ya
ilâhi bir emir ve/veya üst düzeyden bir işaret bekleniyor. Yaşı elliyi
devirenler iyi hatırlarlar. Bir zamanlar; ‘kabuk çatlatma’, daha sonraları ‘çağ
atlama’ olarak heder edilen zaman ve kaynaklar, ikibinli yıllarda bu defa
‘değişim’ ile harcanacaktır.
1920, 24, 61 ve 82 anayasa değişiklikleri ve
1960, 1971, 1980 müdahaleleri ile bu sihirli ‘değişim’ yakalanamadığına göre,
bizi daha çook uğraştıracak demektir.
Açıkçası dört anayasa değişimi, üç
müdahale, yüzlerce kanun, binlerce yönetmelik bizi hâlâ değitiremediyse bu
sihirli ‘değişim’ sözcüğünde bir bit yeniği var demektir!..
Ömürleri devlet
yönetiminde tükenmiş bütün kadrolar ‘Değişim’ çığlıkları atarken, Meclisin
çiçeği burnunda partisi ‘MHP’, bu konuya ihtiyatla yaklaşıyor. Hatta gücü
nisbetinde direniyor da.
Kadroları ve beyinleri değiştirmeden sistemin
değiştirilmesinde yarar görmeyen ‘MHP’ değişime karşı koyuyor. İyi de ediyor!..
Kadrolar ve zihniyet aynı olduktan sonra anayasa ve kanun değişikliklerinin ne
faydası olacaktır?
Bakınız, bir batakhaneye dönmüş Kızılay’ın başından giden
Kemal Demir neyi değiştirdi? Gitti Kemal, geldi Bozer. Aynı hamam, aynı tas…
Zihniyet derken ünlü sunucu Cenk Koray ağabeyin 12 Ekim salı günkü yazısı da
hepimize örnek olabilir.
Koray ağabey diyor ki: “… Deprem sonrasında,
Edirne’den Diyarbakır’a, Trabzon’dan Muğla’ya yayılan 400 kulübün 12.000 üyesi
kolları sıvadılar…”
Bu kulüpler ve üyelerin kimler olduğunu merak mı
ettiniz? Bunda bilinmeyecek ne var? Gayet basit!
“Aslan yürekli insanlar
topluluğu ‘Lion’s”lar tabii…
Altmış beş milyon tek yürek, tek bilek olmuş
insanları ve bu arada ‘Lioness’l#ri de tavşan yürekli yapan zihniyet ortada
dururken; ‘Değişim’e nereden başlayalım?
Bize kalırsa ne kadrolar, ne
kanunlar ne de zihniyet… İyisi mi biz de; başında tek kılı kalan müşterinin
berberine dediği gibi;
“Taramana gerek yok. Bırak saçım dağınık kalsın!”
diyerek bu ‘değişim’i geçiştirsek iyi olacak!..

Değişim zamanı mı?
Dünyada yalnız yaşamıyorsunuz ve ister istemez kürenin bir başka yerinde olanlar sizde izdüşümlere, çağrışımlara sebep oluyor.
Los Angeles’ta deprem oluyor. Risk kuşağı olan yörede tek bir ölüm bile yok. Pekiî, niye bizde…diye sormaz mısınız?
Pakistan’da askeri darbe oluyor. Konjonktürün “nezâketine” rağmen benzerlikler/farklılıklar vurgulanıyor.
“Sorgulayıcı” olmak mecburiyetindeyiz.
Konuşan, tartışan değil, sorgulayan ve sorgulayıcı bir demokrasi anlayışından bahsediyorum artık.
-Niye Türkiye böyle? Bile değil artık sorgulayacağımız? Kim, niye değişimin önünü kesiyor? Demek lâzım.
Biz hep köktencilik lâzımsa, öncelikle kökten demokrat olmak lâzımdır diye yazadurduyduk. Şimdi yalnızlığımıza katılanlar var!.. Acaba Türkiye’de değişimi gerçekleştirecek kolektif şuurun boyutuna da eriştik mi?
Sami Selçuk, devlet içinde ilk kez bu kadar açıkça ilân etti. Ona kısmen Demirel katıldı. Mesut Yılmaz, hayretle izliyoruz, nerelerden nerelere geldi!.. Bakan İrtemçelik’in söyledikleri/yaptıkları tam “devrimsel”.
Eğer bunlar 1 Nisan şakaları değilse Türk demokrasisi için ümitvar mı olalım? Şaşılacak şey, Öcalan bile “Demokratik Cumhuriyet” fikrine geliverdi.
Bu da tekâmül.
Aslında bir analiz yaparsak, değişimin lehindeki faktörleri şöyle sıralamak mümkün:
1. Devlet, kendini reforme etme sinyalleri veriyor.
2. Siyasetçilerin bazıları geleceğin mesajlarını sezdiler. Kullanıyorlar.
3. Sivil Toplum, birbiriyle didişmek yerine demokrasinin “derinleştirilmesi” için yana yana gelebiliyor.
Öte yandan; “Aman ha, Türkiye bölüp, parçalanır; siz siz olun bizim vesayetimizde kalın” diyenlerin tezleri zayıflıyor.
1. PKK terörü bitti.
2. Dinin siyasallaşması, onca tahrike rağmen (çok şükür) şiddete dönüşmedi.
3. Soğuk savaş bitti. Kamplaşmalar çözüldü.
4. Avrupa ile ilişkilerde de, Saddam’la olan ilişkilerde de pusuda yatan dış düşman beklentisi deprem sonrasında eski kimyasını yitirdi.
Değişime karşı olanlar hangi fikre sarılacaklar şimdi? Meraktayız.
-Efendim, zamanı değil!
Diyenler için üçüncü milenyum da yetmeyecek!..
Devleti “kutsamaktan” vazgeçmek, asıl mukaddes olan dini de kendi konumuna çekecek; siyaset dışı aktörlerin “de-politizasyonu” demokrasiyi yönetir hâle getirecek; güvenlik paranoyasından kurtulmak vatandaşı özgürleştirecektir. Biz bunları tartışacağımıza depremi kim yaptı, darbeyi kim önledi diye itişiyoruz. Faili meçhul bir demokrasi!..
Değiştirin! Değişelim!

Demokratik “değişim”?!.

“Buzdolabınız eskidi. Getirin. Onu yenisiyle değiştirelim…” zihniyeti Tüketim Toplumu’nun tutkusu. Nerede ise yaşlanan ana-babanızı getirin, Bağ-Kur fiyatına alır, size yüzde sıfır faizle, 24 ay vade yenilerini verelim, diyecekler.
Hareket, berekettir diye her şeyi değiştirmenin anlamı yok. Ama, “değiştirilmesi” gerekenler de var. Hem de çok. Ne var ki, onlar değiştirilemiyor ve kaçamağını da “mazi için çok pardon; değiştim” diyerek değişim engelini aşıyorlar!..
Deprem üstüne deprem gelse; siyasi ve bürokratik tektonik Türkiye çatlamıyor; Vatandaş kahrından çatlasa da!
Ne anlamlıdır ki, aynı hafta içinde hem Kızılay, hem de DYP genel başkanlık seçimleri yapıldı. İlkinde Demir’in yardımcısı, o ekolün en sadık uygulamacısı seçildi. İkincisinde, yine Çiller ipi göğüsledi.
Zaten başka türlü olamazdı.
Üye deyin, delege deyin; zaten Başkan’ın oraya yerleştirdikleridir. Onlar farklı davranabilirler miydi?
Bu seçimlerin adı demokrasi olur da, muhtevası olabilir mi? Olan kurumlara olur.
Bundan böyle çocuklarımızın eve getirdikleri Kızılay zarflarına nasıl bakacaksınız, bilemem.
İlk sandıkta, kırata nasıl bakacaksınız, bilemem.
Benim Türkiye’de “yeniden yapılanma” hususundaki karamsarlığımı tekrarlamama gerek yok. Malûm.
Değişim, züppelik değil, bizim gibi hantallaşmış, çürümüş zeminlerde hayatiyetin idamesinin şartıdır.
Değişim, evrimle -demokrasi içinde- olur; darbe veya devrimle olur. Bu değişimin kilitlendiğini idrâk edenler, ya o değişimi sokaktan ya kışladan zorlamışlardır. Ve her ikisi de son analizde hayrımıza olmamış; geleceğimizi zorlaştırmıştır.
Önümüzde yeni bir yüzyıl, Türk’e yeni bir misyon, Türkiye’ye yeni bir vizyon var. Bunu ancak “değişerek” temin edebiliriz.
Bu değişim çağın süratine uygun, iletişim hızında, ancak demokrasi içinde gerçekleşmeli.
Bakınız, kilit siyasette.
Siyasetçi ise bir türlü, Siyasi Partiler Yasası’nı, Seçim Yasası’nı gündeme getirip mekanizmayı yenileyemiyor.
Delege sisteminden aleyhlerine işleyince şikâyet ederler; ama bir gün bir de onu istismar edeceğiz diye vazgeçemezler.
Bu bir kültür meselesidir.
Siyasi nezâket ve disiplin kültürü.
Öte yandan, bakıyorum değişmeyenler içinde bir Susurluk’umuz var ki, kaç tane trafik kazası olsa bir türlü açılamıyor.
Bedri İncetahtacı’ya rahmet diliyorum.
Programlarıma gelirdi. Belirgin bir kültürü, açık bir vizyonu vardı. Yazık oldu.
Deprem de “değiştiremiyor” Türkiye’yi.
Alınan yok… Aldıran yok. Bu da bir demokratik terbiye. “Eski tas, eski hamam. Aynen devam” öyle yerleşmiş ki içimize.

Değişim nedir?” üzerine 1 düşünce

  1. Biz istesek de istemesek de, büyük değişiklikler yaşanıyor… Bu değişikliklere karşı koysak da, koymasak da bazı sonuçlar kaçınılmazdır.
    O halde yaşanan değişime ayak uydurmak akıl gereğidir. Gelişme ve değişimlere ayak diremek, gözlerimizi kapatmak bize hiçbir şey sağlamayacaktır.
    Bir de ‘itham’ etme huyumuz var ki düşman başına!
    Efendim ‘AB’ giriş süreci ve kararında ‘samimi’ miyiz? İşin doğrusu üç-beş kişi ve kuruluş hariç hiç kimse samimi değil!
    Bir defa ‘AB’ standartları ortada. Bu standartlara uyan kaç Bakan, kaç müsteşar ve kaç Genel Müdürümüz var?
    Olanların da ne ölçüde uyum sağlayacakları sadece bizce değil, kendilerince de meçhul
    Önce siyasi bir kurum olduğu için ‘AB’ye uyum konusunda siyasilerimizi şöyle bir yoklayalım.
    Siyasetin bir yönetim bilimi ve hüneri olduğundan kaç kişi haberdar?
    Yönetim denilen uçsuz bucaksız okyanusta yol alacak olan bu geminin kaptan ve mürettebatı temel denizcilik bilgilerinden bile yoksun.
    Kimseyi itham etmiyoruz amma; AB’nin bize vereceği yol haritasını okuyup, anlayabileceğimizden bile şüpheliyiz!..
    Ülkemizin hedef ve menfaatleri ile ‘AB’nin çıkarlarını çakıştırabilecek ‘insangücü’müz var mıdır?
    Zannetmiyoruz! Hele üst seviyeli siyaset arenasında görev alacak parlamenterlerimiz için durum çok zor.
    Biz kendi imkân ve kaynaklarımızdan yeterince faydalanmak yerine; sürekli dış destek bekleyen bir durumdayız.
    Meselelerin farkında olan yöneticiler kadar, işi oluruna bırakarak; “nasıl olsa Avrupa bizi törpüler” inancında olanlar da var.
    Kaynakların verimli kullanılması konusunda ‘yaya’ kaldığımız, her konuda ortaya çıkmaktadır.
    İşte özelleştirilen bankalar ve tekrar kamulaştırma işlemleri. Sebep?
    Gerekçeli inandırıcı bir sebep de mevcut değil!
    Daha iki yıl öncesine kadar ‘özelleştirme’ işlemleri ile öğünen yönetimler; şimdi ‘devletleştirme’yi başarı olarak görüyor ve halka sunuyorlar!..
    Bunun gibi düne kadar ‘IMF’yi sırtüstü yere vuracağını haykıran somun pehlivanları; bugün teslim, pardon ‘güven’ mektupları ile ‘IMF’ kapılarını aşındırıyorlar.
    Sormak hakkımız değil mi? Bu eylemlerin hangisi doğru? Biri ‘doğru’ ise diğeri otomatik olarak ‘yanlış’ olmaz mı?
    Şimdi, dün doğru yaptıklarını iddia edenler, bugün yanlıştalar. Umarız “Dünküler yanlış, bugünküler doğrudur” diyeceğiz, ancak kadrolar aynı kadro, görüşler aynı görüş!..
    Siyaset plânlı, devamlı, amaçlı ve şuurlu bir yönetim işidir. Burada refleksler ve duygulara yer bulamayız.
    O halde yeni ufuklara yelken açtıklarını iddia edenler, bu yeniliğin gerektirdiği davranış değişikliklerini de göstermelidirler.
    Şayet “aynı hamam, aynı tas” olacaksa, bunca zahmete ne gerek var?..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>