Demokrasi Nedir?

Cumhuriyet ve Demokrasi Bir kör döğüşüdür gidiyor. Her önüne gelen, işine geldiği şekilde Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarını manalandırıyor. Yok efendim; işin esası Cumhuriyetmiş de, demokrasisiz Cumhuriyet de olurmuş! Bazıları da; demokrasisiz Cumhuriyetin totaliter idareden farkı yoktur diyerek, kafalarında şekillendirdiklerini II. Cumhuriyet fikrini demokrasi ile bezemek gerektiğini vurguluyor. Yine, Cumhuriyetçilere göre, rejimin sağlıklı işleyebilmesi ve sapma yapmaması için demokrasiden fedakârlık edilse de olurmuş! Uzun bir süreden beri, basınımızda bu kavga kıyasıya sürmektedir. Neredeyse bir taraf öbür tarafı rejim düşmanlığı ile suçlayacak kadar ileri gitmektedir. Kanaatimizce münakaşası yapılan husus; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar meselesidir. Çünkü, her önüne gelen kavramlara, kafasındaki manayı yerleştirerek hüküm veriyor, suçluyor ve karalıyor. Bazen, her iki taraf da aynı şeyi söylüyor ancak; birbirlerini dinlemedikleri için, münakaşa, lüzumsuz yere uzayıp gidiyor. Cumhur, Arapça bir kelime ve millet demek, Cumhuriyet de, idarenin (güç-otorite-yönetim) millette olduğu şeklin adı. Bu husus, TBMM’nin duvarında vecizeleştirilmiş şekliyle ifade edilir: “Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir!” Yani, idareyi millet belirler, idare, bu yönetim gücünü milletten alır ve onun dışında bir güç ve otorite tanımaz! Daha açık bir ifade ile, “Halkın, halk tarafından, halk için idaresi. A. Linkoln” Demos-kratos kelimeleri de Grekçe (eski Yunan) olup, aynı manayı yani halkın iktidarı manasını taşıyor. Demos=halk, kratos= iktidar… Kelime anlamları aynı olan bu iki mefhumun terim (ıstılahî) manaları; onları algılayanların, algıladıkları şekilde, yani içlerini nasıl dolduruyorlarsa o şekilde mana ve kıymet kazandıklarını görüyoruz. İngiltere devletinin adı, Birleşik Krallık’tır. Ama tam bir demokrasidir. Suriye devletinin adı da Suriye Cumhuriyeti’dir. Orada ise, halkın idaresiden bahsedilemez. Despotizm vardır. Hele Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği diye anılan Komünist Rusya’da, sürüsüyle Cumhuriyetten bahsedilmesine rağmen, Rusya’daki halkların idarede en ufak bir söz hakları yoktu. Demek oluyor ki, kelimelerin sanıldığı kadar ehemmiyeti yokmuş. Esas olan, (hele çağımızda) iktidarın ne denli milletin elinde olduğudur. Eğer, millet doğrudan yönetime katılabiliyorsa, o yönetim şeklinin içinde çağdaş demokratik normlar yer bulup işleyebiliyorsa, bunun adı öyle birinci, ikinci değil, gerçek manası ile Cumhuriyettir. Bu, demokratik bir idare şeklidir. Vaktiyle, Almanya iki parçalı iken, doğuda kalanının (Komünist Almanya’nın) adı da, Demokratik Alman Cumhuriyeti idi Zavallılar, demokrasi nimetleri ile ancak Utanç Duvarını yıkıp Batı ile entegre olduktan sonra tanışabildiler. Tabii, bütün bu münakaşalar, bizde; tam ve kâmil manada demokrasi olmadığı için yapılıyor. Demokrasinin henüz emekleme çağını yaşıyoruz. O dahi ikide bir akamete uğruyor; sil baştan yapıyoruz. Bakınız; ABD’de iki büyük parti vardır. Demokratlar, Cumhuriyetçiler. Orada rejim münakaşası yapılmaz, yapılamaz. Demokratlar, Cumhuriyetçileri, Cumhuriyetçiler Demokratları rejim kaygısıyla asla suçlamaz, suçlayamaz… Akıllarına bile gelmez böyle birşey… Bizde bu denli münakaşalar ve kaygılar olduğuna göre, aklımızdan da zorumuz yoksa; demokrasimizin içini doldurup bir an önce hayata geçirmeliyiz.Ne zaman gençler üzerinde bir anket yapılsa içimi bir sıkıntı kaplıyor, bir eğitimci olarak beni hayal kırıklığına uğratacak şeylerle karşılaşmaktan endişeleniyorum.
Geçtiğimiz günlerde Radikal Gazetesi’nde okuduğum bir habere göre Kondrad Adenauer Vakfı, Türk gençliğini “Suskun Kitle Büyüteç Altında” isimli bir araştırmayla masaya yatırmış. Vakıf adına İstanbul Mülkiyeliler Vakfı Sosyal Araştırmalar Merkezi’nce yapılan anket sonucu çarpıcı gerçekler ortaya çıkmış. Gazetenin, “Türk Gençliği ABD’li Olmak İstiyor”, “Gençler Genç Gibi Değil!” başlıkları altında sıraladığı sonuçlar içinde en çok ilgimi çekeni gençlerin demokrasi taleplerinin yüzde sekizlik oranla yok denecek kadar az oluşu. Yani gençler, “Demokrasi mi?.. Önemli değil!” diyor.
Buna üzüldüm ama şaşırmadım. Sevgili okuyucularım hatırlayacaklardır, geçen yazılarımın birinde gençlerin “kitaba ve okuma”ya karşı içler acısı tavırlarını ele almıştım. Okumayan, düşünce tembelliğine gönüllü razı olan bir gençlik haliyle demokrasiye karşı ilgisiz kalacaktır. Demokrasi, sorumluluktur. Sorumluluk, düşünmeyi gerektirir. Düşünmek, bunun neticesinde fikir üretmek; kültür ister, birikim ister. Oysa ne ailede, ne okulda bu temel oluşturulamıyor. Hasılı gençlerin çeşitli vesilelerle gündeme gelen hal-i pür melâlleri eğitimdeki yetersizliğin ve başarısızlığın en belirgin göstergesidir. Yarınların bugünlerden kötü olabileceğinin sinyalleridir. Okumayan, demokrasi kültürü ve talebi olmayan, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” gençlik yetiştiremedikten sonra Milli Eğitim Bakanı ha Hikmet Uluğbay ha Metin Bostancıoğlu olmuş, ne gam! Bir fırsatını bulup iyi yetişenlerin gözü dışarıda. Söz konusu ankete göre büyük bir çoğunluk ABD’de yaşamayı düşlüyor. Fırsat bulamayanlar geleceğe güvensizlikle bakıyorlar. İşsizlik korkusu onlarda moral çöküntüsü yapıyor. Kimi isyanları oynuyor, kimi bunalıma düşüyor, kimi topluma yabancılaşıyor. Nüfusun çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ülkemizde gelmiş geçmiş iktidarlar ne yazık ki eğitimi sağlam temellere dayandıramadıkları gibi sağlıklı gençlik projeleri üretmemişlerdir. Dikkat ettiyseniz partilerin seçim programlarında bile eğitim ve gençlik üzerinde çarpıcı ve kapsamlı projeler yoktu. Ancak birkaç cümlelik yuvarlak vaatlerle konu geçiştiriliyordu. Benim esas üzüldüğüm nokta; gençliğe ve sorunlarına dikkat çekmek için çırpınışlarımızın boşa gitmesi. Bir de “eğitime katkı payı” adı altında dar bütçemizden zorla alınan paraların da…

Demokrasi köktenciliği Bakmayın alkışladıklarına… Aldırmayın o müspet yankılanmalara! Selçuk’un yüzüne gülen, sırtını sıvazlayan, “Müthiş konuştunuz üstat. Herkesin ağzının payını verdiniz” diyenler Yargıtay Başkanı uzaklaşınca “Ne oluyor bu adama! Kendini kim sanıyor?” diye kulis yapacak ve onu pasifize etmek için nice komplolar içine gireceklerdir (belki…)!.. Bugün alkışlayan medya, yarın bir düğme ile neler üretecektir hakkında.. Ne potansiyel irticacılığı kalacaktır, ne paparazziliği!.. Selçuk millet adına konuştu; ama “dar çevre”yi karşısına aldı. Onlar da hakkında “derin derin” düşünüyorlardır. Hatta, Doç. Dr. Selçuk demokrat olmayan herkesi hırpaladı. Ve ben bu kadar kötümserim, çünkü açıkça yazayım, Türkiye’de etkin ve yetkin kimselerin demokrasiyi istediklerini hiç sanmıyorum. Samimi, “kökten” demokrat olmak öyle zordur ki! Önce çuvaldızı kendinize batıracaksınız. İster sağda, ister solda ben kimsenin demokrasiyi istediği inancında değilim. İdeoloji varsa, bir toplum projeniz varsa demokrasi iktidara kadar sizin için bir “araç”tır. İktidara gelince safra; at gitsin. Salla denize güverteden, kurtul. Bunlar değişimciler, sözde… Statükoyu savunanlar için ise demokrasi lükstür. Bu kadar narin rejimi içten ve dıştan bu kadar çok yıkmak isteyenler varken (hele bu iç ve dış yıkıcı tehditlere deprem gibi doğal afetler de eklenmişken) demokrasiyi derinleştirmek kendi kalemize gol atmak ihaneti değil de, nedir ki!.. Kaldır rafa, beklesin. Peynir değil ya küflenecek. Devletin âli menfaatleri ne zaman gerektirirse, o zamana kadar “uyusun.” İşin tuhafı, demokrasinin kulübü, takımı, partisi olmaz. Onu vurguncusu, yolsuzu, arsızı, hırsızı, mafyası ister mi? Demokraside bunlar olur mu? Onlar için de demokrasi “out”. Demokrasi zaten, her şeyden önce bir “ortam”dır. Farklı olanı, birbiriyle barış içinde yaşatan bir ortam. Farklı olan, diğerinin farklı olmasını istemez, bizde. Barış içinde bir arada yaşamak da “uyum”dur. Birinin diğerine veya her ikisinin de bir üstündekine uyumu. Demokraside ne “erkek”, ne de “ürkek” olmaya gerek vardır. Ne böyle bir ayrım vardır, ne de böyle bir ayrıma ihtiyaç!.. Sonra demokrasi, birey ile grup (cemaat/ulus) arasında bir iletkendir. İletişim ağıdır. Kararlıdır. Sürecidir. Demokraside insanlara ya bireysin, ya milletin parçası diye sorulmaz. Demokrasi bunları “birleştirir.” Bu yazdıklarımdan sonra Türkiye’de demokrasi yok mu, diyeceksiniz. Herkesin kafasında bir tarif! Ama olmuyor işte. Selçuk’un dediği gibi “evrensel kavramı al, içini boşalt, sonra kendine göre bir şey icat et…” Demokraside samimi olalım.

Demokrasi talebi Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un geniş akislere sebep olan çıkışı sonrasında dün de TÜSİAD demokratik reform taleplerinde bulundu. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Bülent Eczacıbaşı “Toplum temiz siyaset istiyor, demokratik atılım artık engellenemez” diyerek Sami Selçuk’a dolaylı bir destek verdi. Keza Başkan Erkut Yücaoğlu da dünkü toplantıda bu talebini şöyle dile getirdi: “Hükümet ekonomik reformlarda gösterdiği performansı, siyasal ve demokratik reformlarda da göstermeli. Türkiye demokratikleşme konusunda bir program içerisinde düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel öncelikli yasalarını önümüzdeki aylarda çıkartarak, siyasal liberalleşmenin önünü açmalıdır.” TÜSİAD gibi “duygu” ya da “hamaset” yerine “akıl”ı kılavuz yapan bir ciddi kurumun Sami Selçuk’un çıkışı sonrasındaki bu tavrı önemlidir. TÜSİAD dün ortaya koyduğu tavrı ile Selçuk’un çıkışına genel anlamda dahil olmuş ve bu koroya katılmıştır. Bu fotoğraf da konumuna rağmen “Kral Çıplak” diye bağırabilen Sami Selçuk’un “donkişot” olmadığını tescillemiştir. Yargıtay Başkanı, toplumun bilinçaltında oluşan kanaatleri dışa vurarak yeni bir sürece kapı aralamıştır. İşte bunun için de Sami Selçuk konuşmasını yaptığı gün yazdığımız yazıyla bu tavrı övmüş ve destek olmuştuk.

DİN VE CEMAATLER Ancak… Bu cesur çıkış, Sayın Selçuk’un söylediği herşeyi kabullendiğimiz anlamına da gelmiyor. Öncelikle Yargıtay Başkanının din-devlet ilişkileri ile diyanete ait sözlerinin Türkiye realiteleri ile örtüşmediğini ve entellektüel bir fantezi olduğunu belirtmek durumundayız. Sayın Selçuk teorik olarak haklı olsa bile Türkiye’de devletin dinden elini çekmesi demek, dinimizin ayağa düşürülmesi ve de inanç kaosunun oluşması demektir. Din, cemaatlerin kontrolüne girdiği gün Türkiye bugünkü Afganistan’dan çok daha kötü bir konuma gelecektir. Dahası, farklı yorumlamalarla İslamiyet özünden saptırılacak ve “inanç” olmaktan çıkarılıp “ideoloji” haline getirilecektir. Dolayısı ile devletimizin dinle olan ilişkisi sadece kamu düzenini değil, gerçekte İslamiyet’i de kollamayı sağlamaktadır. Dinin cemaatlere verilmesi, eğitimde kaosu da getireceğinden, devlet, “ideoloji” haline getirileceği kesin olan “inanç” olgusunun tehdidine girecektir. Eleştirdiğimiz bir başka şey 27 Mayıs Anayasası’na “evet” oyu verdiğini açıklayan Sami Selçuk’un, 12 Eylül Anayasası’na takındığı olumsuz tavırdır. Evet 12 Eylül Anayasası’nın olumsuz tarafları vardır ve karşı çıkılabilir, ancak bunun 27 Mayıs’la kıyası; abesle iştigalin bile ötelerinde bir garabettir.

27 MAYIS OLAYI Bize göre 27 Mayıs, milli iradenin darağacına çekilmesidir, oysa 12 Eylül ise milletin ortak arzusunun eseridir. Şimdi bu iki ihtilal sonrasındaki Anayasalara böylesine farklı bir tavır takınmak Sami Selçuk’la ilgili şüpheleri doruğa çıkarmaktadır. 12 Eylül Anayasası’nın tehditle benimsetildiğini söyleyen Sami Selçuk 27 Mayıs’ı adeta “kutlu” ilan ediyor. Yoksa yoksa Sayın Selçuk geçmişte Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı 27 Mayıs Anayasası methiyelerinin önüne konmasından mı korkuyor? Hadise Anayasal içerikse, bunun da bu düzeyde çifte standardı olamaz.. Konuşma metni incelendiğinde bunun gibi karşı çıktığımız pek çok çelişki var.

DEMOKRASİ HAVARİLİĞİ Düşünüyorum da yoksa Sami Selçuk kurnazlık yaparak toplumun şuuraltında biriken sisteme itirazı kullanıp “demokrasi havarisi” olmak isteyip bir yerlere mi gelmek istiyor? İyi incelediğim konuşma metninde hiç kimsenin itiraz edemeyeceği çok ama çok doğrular var. Ancak çok temel konularda bazı açmazlar da var. Ne bileyim ben Nazlı Ilıcak hanımefendi “İşte benim Cumhurbaşkanı adayım” deyince kafam karıştı. Biz Sayın Selçuk’un ağırlıkla doğruları içeren sözlerini alkışladık ama Cumhurbaşkanlığı adaylığını değil. Eğer bu ifadeler böyle gaye için ise buna “siyaset yapmak” denir ki bunun zerre bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Ama biz bunun Nazlı Hanım’ın gaf’ı olabileceğini düşünüyoruz ve dolayısı ile de eksik taraflarına rağmen Sayın Selçuk’un çıkışını fevkalade önemsiyoruz. Bu arada Sayın Selçuk’u peşin hükümle yüzde yüz onaylamanın da, karşısına geçmenin de yanlış olacağını söylemek istiyoruz. Yukarıda da belirttik, konuşma metninde doğrular çoktur, ancak bazı yanlışlar da yok değildir. Sami Bey Türkiye’yi böylesine bir konuda “tartışma” ya da “arayış” iklimine soktuğu için yine de kutlamamız gerekiyor. Farklı bir şeyleri söylemek, hiçbir şeyi ya da aynı şeyleri söylemekten çok daha değerlidir..

Demokrasiyi “derinleştirmek” Demokrasi siyasi sistemin “etiğidir.” Diğer tanımları yanında böyle bir manalandırma sunmamızın elbette bir nedeni var. Demokrasi araç olarak “kullanılırsa”, siyasi sistem yıkılır. Etiği (ahlakı) olmayan bir demokrasi ne “açık” ne de “temiz” toplum olabilir. Siyasi sistemi bir şahsi “rant” süreci olarak görenler için, demokrasi kapalı devre, dar çevre sistemi haline gelir ve kendi kendini yer bitirir. İşte, bu çerçeve içinde iktidar ortağı Bahçeli’nin MHP’li kimseyi devlet ihalalelerinde görmek istemiyorum ikazı, Türk siyasetinde yeni bir “etiğin” filizlenmekte olduğuna işaret etmektedir. Bu yetmez. “Siyasetin finansmanı”, devlet reformuna gidilecekse, siyasi partiler ve seçim kanunu yanı sıra politikanın yeni mimarisinde üzerinde, etikle birlikte durulması gereken bir bahistir. Siyasi ahlak, kültürel dokudur. Kısa zamanda örülmez. Ama, onsuz da siyaset sadece şahsi ve kurumsal çıkarcılığa (ve egoizme) hizmet eder. Bize lazım olan demokrasimizin “derinleştirilmesidir.” Burada da gerekli olan, isterseniz bana post-modernist deyin aldırmam, siyasi sistemimizi “farka saygı” ve “ötekinin sorumluluğunu” taşıma ilkeleri doğrultusunda açmak ve demokrasimizi çoğulcu ve katılımcı bir yörüngeye oturtmaktır. İşte, devlet (veya onu yönetenler) bu bağlamda “Büyük şeytan” kuram ve komplolarından kurtularak sivil toplumla ilişkilerini yeniden düzenleyecek mekanizmayı üretebilmelidirler. Açık toplumun düşmanları elbette olacaktır. Olacaktır diye devleti derinleştirmek demokrasiyi daraltmaktan geçer ki, günümüz dünyasında bu küresel akıntıya ters kürek çekmek neticesini, yani yalnızcılığa mahkum bir kapalı toplum oluşu beraberinde getirir. Tabii, burada “sivil toplum” olmaksızın, demokrasiyi derinleştirmenin beyhude bir gayret olacağını da özellikle vurgulamak istiyoruz. İlkin, sivil toplum oluşacak, oluşmalı diyoruz. Türkiye’de örgütlü toplum yüzde 3, bilemediniz 5. üstelik, siyasal aktörlüğü (veya etkinliği de) kuşkulu. İkincisi, sivil toplum, ne kadar sivil (ya da özerk)? Bazı sivil toplum kuruluşlarının devlet ile organik bağ veya her toplumsal hadisede “Kralcı” şövalyeler gibi “takviyeci” tarzı, işin doğasına aykırıdır. Bilmem meramımızı anlatabildik mi? Üçüncüsü, sivil toplum kuruluşları, en iyi benim ve benim toplum projem diğer refiklerim tarafından kabul edilmeli tarzında bir “taşmacılık” güdüsü ile hareket ederse, bu da işin “künhünü” kavrayamadığımızı gösterir. Başka bir deyişle, öncelikle sivil toplumu üreteceğiz. Ondan sonra onun devlet ve birey ile ilişkiler metodolojisini kuracağız. Çoğulculuk, parçalanmaktır. Bu dün için geçerliydi. Ancak, artık İletişim Devrimi, küreselleşme, Global bir toplum kurma iddiasını da taşıyor. Pinochet örneği bunun yaşanan bir misali. Kim “Ben devletim, istediğimi yaparım, kim karışırmış, şaşarım” diyenler için hesap günü, uluslararası baskı ile doğuyor. Dokunulmazlık diye bir şey artık zaman aşımına bile kalmıyor. İşin etiği yarını belirliyor.

Demokrasi ve reform Prof. Kışlalı cinayetinin, Türk devletine ve demokrasisine yönlendirilen bir suikast olduğu açıktır. Soğukkanlılığımızı yitirelim, herkes biribirini itham etsin, demokrasi yıpransın, Türk devleti içeride huzursuz, dışarıya karşı mahcup, çağdaşlığı beceremeyen, muâsır medeniyet çizgisine bir türlü erişemeyen bir hâle düşsün ve Avrupa’dan dışlansın diye yapılmış bir eylemdir. Bu kadar akılsız, sadece duygularımızla hareket eden bir toplum olmamız mümkün değildir. Zira Avrupa’dan kopmak bizi 1946’dan, 1923’ten, 1908’den, 1856’dan gerilere düşürür. Bu da tarihin akışını tersine çevirmek demektir. Yani imkânsızdır. Ama bu zorlamalar yapılagelmiş, Türk demokrasisi ile oynanmıştır. Demokrasi, seçilmiş meclisin üstünlüğünün ve millî iradeyi yansıttığının kabulü ile mümkündür. Hiç kimse, Devlet Başkanı, kral, kim olursa olsun, demokrasilerde millet meclisine emredemez, meclisi tehdid edemez. Eleştiri ise elbette mümkün, hattâ mutlaka gereklidir. Demokrasilerde her şey ve her kişi hukuku zorlamamak şartıyle eleştirilir. Zaten demokrasi, Batı’da tenkit fikrinin ve zihniyetinin oluşması, gelişmesi ve sürekli kalmasıyla ortaya çıktı. Birçok toplumda bu zihniyet yerleşemediği, eskimiş alışkanlıklardan vazgeçilemediği için ilerlemek, zenginleşmek, çağdaşlaşmak gerçekleşmedi. Cumhuriyetin 76. yıldönümü arifesinde Atatürk’ün en büyük eseri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünlüğünü münakaşa etmek olmaz. Türkiye Cumhuriyeti laik, hukuka dayalı ve demokratiktir. Bu temel ilkelerin ihlâli hâlinde insan ve millet hakları bahis konusu değildir. Çok gerilere düşer, çok gerilerde bir devlet muamelesine maruz kalabiliriz. Hukuk heyecanla değil, soğukkanlılıkla uygulanır. Eleştiri, hakaret etmeksizin metin bir üslûpla yapılırsa çok etkili olur. Reformda gecikme ise, Türkiye’yi koparır, alır, meçhullere götürür. Türk milleti, önünü ve geleceğini berrak ve şeffaf görmek ister. Bu satırlar yazılırken Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sona ermemişti. Hayırlı kararlar alınacağına güveniyoruz. Başbakan Refik Saydam daha 1942’de Türkiye’de A’dan Z’ye her şey bozuktur tarihî cümlesini söylemişti. A’dan Z’ye tabirine dikkat buyurun. İki buçuk ay sonra yıl 2000. Ne kadar gecikmişiz, değil mi?

“Demokrasi bir kültürdür” Herkesin ortak arzusu Bugünkü hükümet istikrarı yakaladı. Herkesin ortak arzusu “Aman bu beraberlik bozulmasın.”dır. Gerçekten bu sebeple, Türkiye’ye artı puanlar gelmeye başladı. İçeride de terör ve yolsuzluklar bir bir gün ışığına çıkartılmaya başladı.
Bu uyum üç dört sene sürekli devam etsin ve geçtiğimiz günlerde Öcalan davası gibi en kritik kararlarda dahi yüreğine taş bağlayıp, ülkenin geleceği için sağduyulu kararlar alabilecek basireti gösterebilsin, göreceksiniz Türkiye inanılmaz bir kalkınmayla dünyada olması gereken yere çok çabuk gelecektir. Devlet şu anda içeride ve dışarıda gücünü hissettirmeye başlamıştır. Burada şehit analarını da tebrik ediyorum. Gerçekten yürekleri kavrulmasına rağmen Türk anası olduklarını bir kere daha gösterip, hükümetin gelecek için aldığı kararlara sabretmeyi başarmışlardır.

Her şeyden önemlisi hukuk Türkiye hâlâ bir hukuk devleti olamadı olamıyor. Bizim en büyük beklentimiz Türkiye’nin gerçek anlamda hukuk devleti olup, mağdur olanla suçluyu aynı terazide tartmaması. Yani ticari yasalara bakıyorsunuz bugün mağdur durumda olanlar cezalandırılıyor. Suçluya hiçbir şey olmuyşor. Adi suçlara baktığınız vakit adam vuran altı ay sonra dışarı çıkabiliyor. Normal masum vatandaşın hakları korunmuyor. Dolayısıyla Türkiye’de hukuk her zaman tartışma konusu. Öyleyse Türkiye, gerçek hukukun uygulandığı bir ülke olmak zorunda. Evet hukuk hiç yok diyemeyiz. Türkiye bir hukuk devleti ama, bakın ben size bir şey söyleyeyim. Ben, Dünyada yaklaşık elli-altmış ülkede bulundum. ABD’de eğitim aldım. Batıyı çok iyi biliyorum. Orada şirketlerim var. Beraber de çalıştığım birçok yabancı tanıdıklarım var. Mutlak adaleti ancak Allah verir. Ama genelde hukuk oralarda bağımsız ve uygulanabiliyor. Bizde düşünce, zihniyet aynı ama bunun uygulanabilirliği bir türlü gerçekleştirilemiyor. Bu bakımdan Türkiye’nin yasalarının da, Batıya 21. Yüzyıla adapte edilmesi lazım. Ve hukukun insan kayırmadan uygulanabilir olması, bağımsız olması lazım. Bu çok; hatta her şeyden önemli.

Kuralları bilmek yetmiyor Demokrasileri örnek gösterilenler bu işte çok önce yola çıkmışlar. Örneğin ABD’nin demokrasi geçmişi 200 yıldan fazla… Bizde cumhuriyet, 1923’te kurulmuş. Çok partili döneme 1946’da geçilmiş. Sonra kesintiler olmuş. 80’den sonra ise halen demokrasiyi oturtma çabaları yaşanıyor. Yani şu anda demokrasiyi oturtabilmiş bir ülke değiliz. Demokrasi bir kültürdür. Şu trafiği düşünün. Evet, yola çıktığınızda araç da çok, yollar da dar. Ama ya insanların hali? Daha insanların birbirine saygısı yok. Birbirlerine hiç tolerans göstermeyi bilmiyorlar. Yani insanın insana olan saygısının gelişmesi lazım. Bu da biraz eğitim ve kültürle doğru orantılı. Demek ki, sadece demokrasinin kurallarını bilmekle olmuyor, bu kuralları bir kültür olarak içimize sindirmemiz gerekiyor. Biz henüz bu kültürde eriyemedik.

Siyaseti ideal olarak seçmiştim Ben bir işadamıyım. Belli bir birikimim var. Dedim ki, bu çalışmama aynı hızda devam etsem, mevcut durumumu daha yukarılara çıkartırım ama bu benim yaşama standartımı değiştirmez. Ama eğer siyasete girersem bilgi ve birikimimle ülkeme daha yararlı olabilirim. Bu duyguyla İstanbul gibi dünyanın en büyük kentlerinden birine belediye başkanı adayı oldum. Gayret de gösterdim. Kazanamadım ama çok şey öğrendim. Kimseye de kırgın olmadım. Hatta ertesi gün gidip Ali Müfit Başkanı tebrik ettim. Çünkü siyaset insanları rakip yapsa bile düşman yapmamalıydı. O artık Fazilet Partililerin değil, hepimizin belediye başkanıydı. O da aynı anlayışı göstermiştir. Biliyorsunuz dört yıl GS için gece gündüz çalışmam oldu. Ardından siyasete yönelik çalışmalar derken, iş dünyamı hayli ihmal ettim. Onun için önümüzdeki iki sene içerisinde işlerimle ilgili çalışmalara ağırlık vereceğim.

Başarının sırrı Aile olarak birbirimize çok bağlıyoz. Bizde bir saygı hiyerarşisi vardır. Ekip çalışması ve sabırlı olmayı ön planda tutarız. Başarı için, önce bir hedef seçmek, ardından planlarını yapıp, sabır ve azimle o hedefe ulaşmak için çalışmak gerekiyor. Hangi işi yaparsanız yapın, ister sokakta simit satın, ister bir şirkette sıfırdan başlayın, bence namuslu ve dürüst olmak lazım. Böyle olunca kısa vadede kazanamıyorsunuz ama, orta ve uzun vadede mutlaka bu size kazanç olarak geri dönüyor. Para her zaman kazanılabilir. Her zaman da kaybedilebilir. Ama itibar kolay kazanılmıyor. Kaybedilince de bir daha yerine gelmiyor.

Medyanın lokomotif rolü Türkiye bir değişimin içine girmiş vaziyette. Burada dikkat edilecek şey, mevcut beş siyasi partinin ülke çıkarlarını kendi çıkarlarından önde tutmaları. Şimdiye kadar bunun tersi olmuştu. Ama bugün başta hükümet olmak üzere partiler ülke menfaatini ön planda tutmaya başladılar. Geniş açıdan bakıldığında bize zaman lazım. Bu hedeflere ulaşabilmek için en önemli lokomotif görevini de medyanın üstlenmesi lazım. Medyanın bu hizmetini de “Doğru habercilik ve yapıcı yorumculuk.” şeklinde algılıyorum. Neticede bu ülkede herkes birbirinin kardeşidir. Finansal olarak en gönemli gösterge para ise, ülkede sihirli bir değnek değmiş gibi olumlu gelişmeler başlamıştır. Bu rüzgarı iyi yakalayıp, sonuna kadar da yararlanmalıyız. Burada bence en büyük görev basındadır. İnanıyorum ki basın da üzerine düyen bu görevi layıkıyla yerine getirecektir.

Gençlik ve gerçekler Gençlik bugün iletişim dolayısıyla çok şeyi hemen fark ediyor. İyi yaşamanın yolunun para kazanmaktan geçtiğini de görüyor. Ve bir an önce para kazanmayı hedefliyor. İyi yaşamak elbette herkesin en doğal hakkı. Ama bir şeyin farkında değiller. Hani merdivenleri üçer beşer atlayarak çıktığınızda tıkanır kalır, ya da alel acele yediğinizde hazımsızlık çekersiniz ya… Aynen bunun gibi kazancı da sindire sindire, şartları yerine getirerek ve itibarlı bir şekilde yapmak lazım. O zaman daha kalıcı olur. O zaman daha mutlu olursunuz

Adnan Polat’tan bir hatıra

Bu köy ne hale gelmiş Çocukluğumdan beri, Erzurum’un Aşkale ilçesine 10 km. mesafedeki köyüme gidememiştim. Birgün hava alanından alıp köyüme götürdüler beni. Yollar tozlu, dereler bakımsız, doğa olanca sahipsizliğiyle mahzun. Ama asıl mahzunluğu köye geldiğimde yaşadım. Evler yıkılmış, viran olmuş. Dört beş hane kalmış koca köyden geriye. Birkaç da yaşlı insan. Eh, televizyondan falan tanımışlar beni. Selamlaştık. Hal hatır sorduk. Köylünün benden bazı istekleri oldu işte. Dereye köprü gibi, köye çeşme yaptırmak gibi falan. Ama hepsi bir yana, şöyle yere çömelip yarım saat kadar düşündüm: “Bu köy ne hale gelmiş” diye… Ordan döndükten bir sene sonra mı ne, Eşkıya adlı filme gittim. Hani hapisten çıkan eşkıya köyüne döndüğünde bakıyor ki, köyün arazisi sularla kaplı. Köy baraj alanı olmuş. Birden o sahne ile köyümde karşılaştığım harap hal zihnimde çakıştı. Öyle dokundu ki bu hal bana, gözlerimden yaşlar boşandı, epey ağladım…

Demokrasi ve insan İNSANA iki yönden bakılır. İlki şu: İnsan dediğin ne yapacağını, nerde duracağını bilemez. O, zavallının tekidir. İnsanları sistemler yönetir. Hatta onu doyurur, eğitir, istikametlendirir. İnsan devlet uğruna, sistemin gücü için yaşayan bir araçtır. Öyle ki, ticareti, üretimi, verimi, ithalâtı, ihracatı, ücretleri, dondurma satmayı, ayakkabı tamirini bile sistem üstlenmelidir. Her insan doğduğu yerde ölmeli ve sadece devlet hesabına işleyen herhangi bir malzeme olarak kalmalıdır… Bu görüşe en çok sarılanlar marksistlerle onun ikiz kardeşi totaliter yönetimlerdir.
Gelelim ikinci bakışa: İnsan bir kıymettir. Tek tek her insanın hakkı, özelliği, haysiyeti vardır. Hiçbir sistem insanı ezemez. Devletler, insanların huzuru, hürriyeti için var olmalıdır. Asıl araç devlettir. Her insan dilediği gibi çalışır, meslek seçer ve yaşar. Devlet bu yaşayışa saygı duyar. Ve yönetimler, insanın hür iradesiyle seçilmiş kimselerce şekillenir, insan güdülmek için yaratılmamıştır. Bu görüşe de “Liberal, parlamenter yapı” olarak bakılıyor. Aklın yolu birdir. İnsanlık da o yüzden çoğu yerde ikinci görüşün yanında yer alır. Fransız İhtilâli’nin yegâne güçlü silâhı “Hürriyet, eşitlik, kardeşlik” haykırışı idi. Bu silâhın önünde ne toplar durabildi ne tüfekler. Üç kelimeden oluşan bu muazzam mıknatıs yeryüzündeki bütün hayalleri, hevesleri, gönülleri derhal yanına çekmiş, bir daha bırakmamıştır. O gün bugün “Hürriyet, eşitlik, kardeşlik” üçlemesi, insanları diri tutmaktadır. Ne var ki… Evet, ne var ki, şu dönemde bile insana basit bir malzeme diye bakan özürlü zihniyet uyumuş görünmüyor. Demokrasiyi her fırsatta dürtüklüyor, yaralıyor, bezdiriyor.
Dahası, “Hürriyet” diye bağıranlara, “Karınlar aç iken hürriyetin ne anlamı var?” seslenişiyle cevap veriyorlar. “Eşitlik” arayıcılarına, “Hangi adaletle?” sorusunu yöneltiyor, “Kardeşlik” özlemcilerine ise karşılık hazır: “Öyleyse, kabîleciliğe, bölgeciliğe, ayırıma saygılı olunuz” Yani, demokrasilerin yavaşlığı, özürlü rakiplerin ekmeğine yağlar sürüyor. Sonrasında ise… Kayıplar başlıyor. Özetlersek: İşsizlik, gelir dağılımındaki dengesizlik, adalete olan güvensizlik, iç barışın sağlanamayışı; marksist eğilimlere, teokratik heveslere fazla ucuz zeminler hazırlıyor. Demek ki: Demokrasiler çâresizlik içine kat’iyyen düşemez, buna hakları yok. Yıllarca ve yıllarca enflasyonist politikaları sürdüremezler. Adaletin yokuşlara sarışını, kanunların eskimişliğini uzaktan seyredemezler. Niye? Çünki, ötekiler pusudadır. Milleti malzeme sayan zihniyet kolları sığalı, az ötede beklemektedir. Demokrasiyi elbette seviyoruz, ama yetmez. İcaplarının yerine gelmesini de istiyoruz.

Demokrasi üzerine ABD’nin desteği ile Temmuz 2000 başında ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın tabiri ile bir “demokrasi toplumu” Varşova’da toplandı. Yüzden fazla devlet, insan haklarına saygı ve demokratik yönetim hakkındaki nihai deklarasyonu imzaladılar. Ama Fransız Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine imzalamadı. “İnsanlar ezici genellemelerden ve başkalarına ders vermekten kaçınmalıdırlar” dedi ve “demokrasi ihracat ile değil fakat gelişme ile olur” diye ilâve etti. Fransızlar bir süredir “beğenseniz bile başkası tarafından formüle edilen şeyi kabul etmeyin” diye bir ilke tutturdular. Hele bu, ABD tarafından formüle edilmişse Fransa mutlaka reddetmelidir! Demokrasinin ihraç edilemeyeceği bir gerçektir ama tam bir gerçek değildir. Demokrasi, İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’ya, İtalya’ya, Japonya’ya ihraç edilmemiş midir? Kosova’da insan haklarına katilce hücum, aralarında Fransız savaş uçaklarınını da bulunduğu bir hava müdahalesine yol açmamış mıdır? Demokrasi, bazan dışardan savunulmalıdır. 1970’lerde diktatörlükten kurtulmaya çalışan İspanya ve Portekiz NATO’nun himayesi olmadan demokrasiye yumuşak geçiş yapabilecekler miydi? Bugün de Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan bundan yararlanıyorlar. Bazan da düzeltmek ve teşhir etmek gereken kötü yola sapmalarda demokrasinin müdahale etmesi gerekir. En çarpıcı örnek hiç de acemi olmayan Rusya Başkanı Putin’in muhalefeti merhametsizce ezmesi ve Kremlin’in SSCB’den ayrılan cumhuriyetleri yeniden boyunduruk altına almaya çalışmasıdır. İlgisizlik genç demokratik müesseselere zarar vermektedir. Haiti’nin Mayıs’ta yapılan hile karıştırılan genel seçimleri gibi. Yahut sırf ismi demokrasi olan Zimbabve’yi ele alalım. Burada başkan Mugabe otokratik idaresini yürütmek için despotizmin bütün aletlerini kullanmıştır. İngiltere dışında hiçbir Batı hükümeti, muhalefeti ve beyaz azınlığı savunmak için sesini yükseltmemiştir. Eğer itirazlar birlikte ve çok olursa tehdit edene göz dağı verilmiş olur. Winston Churchill’in alternatiflerin en az kötüsü dediği demokrasi niçin büyüktür? Demokrasi, sade seçim sandıkları değildir. Bir de liberal sıfatını eklemek lazımdır. Liberal yönetim sınırlı yönetim demektir. Bunda azınlığın ve mülkiyet haklarının korunması gerekmektedir. Demokraside ifade, basın ve toplantı hürriyetleri ve hukuk devleti binaenaleyh bağımsız adliye de gerekmektedir. Bunlar yoksa sözde demokrasiler vardır, Mugabe’ninki gibi. Birçok otokratın ve onları savunanların dedikleri gibi maddi ihtiyacı olmamak hürriyetten daha önemli değildir. Bir hapishane mahkûmu iyi beslenir ve iyi bir yerde korunur, bunu ister misiniz? Liberal demokrasi, otoriterlikten zenginlik ve refah bakımlarından her zaman üstündür. Mugabe’nin Zimbabve’sine bakınız. Çiftlikleri kolektifleştir, boş ambarlardan başka ne elde edersin? Düşmanlarını korkut ve bu da turistleri kaçırtmaz mı? SSCB’nin despotizmi, nasıl fukaralığa yol açtığının canlı örneği değil miydi? Mülk güvende devlet gücü sınırlı ise enformasyon serbestçe akıyorsa insanlar istedikleri işte çalışır veya yatırım yaparlarsa kaynaklar zenginlik doğurur. Nobel ödülünü kazanan Amartya Sen: “Özgürlük zenginlerin acayip ve tuhaf lüksü değil fakat gelişmenin en önemli şartıdır” diyerek bu noktayı iyi belirtmiştir. “Demokrasiler toplumu” genç ve zayıf demokrasiler için bir ümittir. Nitekim ev sahibi Polonya Dışişleri Bakanı Bronislaw Geremek, toplumu kastederek Bu klüp milli egemenlik ile milletlerarası tesanüt arasında bir köprüdür” demiştir.

Sivil düşünce ve demokrasi hareketi… 1996 yılında, İstanbul HABİTAT toplantısında, herşeyi özetleyen bir kararı, oy birliği ile almıştık: “21. Asır NGO (Sivil Toplum Kuruluşları) Asrı olacaktır.” Şu anda, tüm demokratik ülkelerde, bunun tam anlamı ile gerçekleşmiş olduğunu görüyor ve gıpta ediyoruz. Gıpta ediyoruz, zira dünyadaki gidişin aksine olarak, Türkiye’deki anti-demokratik, aşırı merkeziyetçi, baskıcı, halkı hiçe sayan uygulamalar, gittikçe dozu artan bir tempoda devam etmektedir. Halkın hizmetinde olması gereken Devlet kavramı, halkı kul gibi gören, büyük bölümünü potansiyel suçlu ilân eden konumdadır. Türkiye demokrasisinde, birçok ilklere öncülük etmiş olan İzmir, bu konuda da, görev üstlendi. 1999 yılında “Sivil Düşünce ve Demokrasi Hareketi Derneği” kuruldu. Dernek kurucuları arasında, üniversite mensupları, emekli askerler, yargı mensupları, toplumun tüm kesiminin temsilcileri, bulunmaktadır. Denetim kurulunda da, benim, ve (İzmir’deki) Alman, Yunanistan ve İtalya konsoloslarının bulunduğu bir ekip vardır. Amaç, Türkiye’de demokratik düzenin yerleşmesine; konuşan Türkiye idealinin bir an önce gerçekleşmesine; ülkemizin yurt dışında en iyi şekilde tanıtılmasına; önemli konuların en geniş kamuoyu katılımı ile tartışılmasına; yardımcı olmaktır. Bu gaye ile 2000 yılında – Çok sayıda yabancı medya (özellikle Yunanistan basını) mensubunun ve Türkiye’deki tüm dini cemaatlerin üst düzeylerinin katılımı ile, “İnanç Turizmi ve Ege’nin avantajları” konulu semineri düzenledik. – Yaz aylarında, OECD Büyükelçilerini ve eşlerini (Dışişleri ve İçişleri Bakanlıklarının koordinasyonu; Ege Belediyeler Birliği, İzmir, Denizli, Muğla, Manisa Valilerinin ve TANSAŞ’ın katkıları ile) Ege Bölgesinde 5 gün süre ile ağırladık. Bölgemizi ve insanımızı yakından tanıma fırsatı sağladık. Hepsi de fevkalade memnun oldular. – Geçen hafta da (6,7 ve 8 Nisan günlerinde) Balkan ülkelerinin Büyükelçilerini ve eşlerini güzel Bursamız’da ağırladık. Sayın Vali, Belediye Başkanımız, BUSİAD, BUGİAD, MÜSİAD, Bursa Ticaret Odası, İhracaatçılar Birliği ve Özdilek Şirketi, gerçek anlamda bir misafirperverlik ve ev sahipliği örneği sergilediler. EFEHAN Oteli de (özellikle genç yöneticileri) yüzümüzü tam manası ile ak etti. İnşallah, gelecek aylarda, Konya, Kütahya, Malatya ve Gaziantep şehirleri için projelerimiz var. Sırası ile tüm diplomatik misyonun, Türkiye’yi ve Türk halkını yakından tanımaları için gayret göstereceğiz. Bu arada, karşılıklı ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerin gelişmesi için projeler üreteceğiz. Devletten devlete ilişki dönemi geçerliliğini kaybetmektedir. Artık, halklar, sivil toplum örgütleri, meslek odaları, vb. gruplar arası ilişkiler etkin ve yararlı olmaktadır. (Nitekim, AB Türkiye için pek hevesli olmadığı birçok projede, sivil toplum örgütleri muhatap olunca, daha sıcak davranmaktadır.) Dönem herkesin aktif olması, ülkesi için gayret göstermesi, dış ilişkilerin güçlenmesi için, elinden geleni yapması gereken bir dönemdir. Herşeyi Ankara’dan bekleyen, daha çok bekler. Zira, merkeziyetçi yönetimler (Türkiye hariç) tarihe karışmıştır. Eski demirperde ülkeleri bile (Rusya dahil) dışa açılmada, özelleştirmede ve halka önem vermede, bizi fersah fersah geçmişlerdir. Hak verilmez, alınır. Gerçek demokrasi gerçek fikir, ifade, vicdan ve teşebbüs hürriyetleri; adil gelir dağılımı; ekonomik kalkınma; israf, rüşvet, Devlet kaynaklarını sömürme, kayırma, torpil düzeninin sona ermesi; ancak, samimi gayretlerle, olaya sahip çıkacak kitlelerin güçlenmesi ile mümkündür. Bugüne kadar, asırlardır, Türk halkı, herşeyi hep yukarıdan beklemiştir. Tavandan tabana aktarılacak ulûfelerin peşinde koşmuştur. Sorumluluktan, şahsi gayret ve fedâkarlıklardan kaçmıştır. Devamlı olarak kurtarıcılara, kahramanlara, bel bağlamıştır. Halbuki, başarı yolu, tabandan tavana doğru geçmektedir. Kimsenin, çalışmadan, koşmadan, gayret göstermeden, birşey talep etmeye de hakkı olamaz. Bu bozuk düzen de sürüp, gider.

Ya demokrasi ya demokrasi ABD yönetimi, ağırlık merkezi Orta Doğu olmak üzere, geniş bir bölgede demokratik değişim başlatmak istiyor. Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), 22 Müslüman ülke ile aralarında Türkiye, İsrail, Pakistan ve Afganistan’ın da bulunduğu bölgede, büyük değişim ve reformları öngörüyor. Orta Doğu ve demokrasi denilince, insanın aklında, “hayal” ve “fantezi” çağrışımları oluyor. Gerçekten Orta Doğu, bölge halklarının İngilizler’in kışkırtması ile, Osmanlı’ya ihanetinden beri, ne huzur ne de mutluluk gördü. İngilizler ihanet bedeli olarak Osmanlı’yı arkadan vuranları, eli sopalı zalim yöneticilerle mükafatlandırdılar! Son yüzyılda Orta Doğu’da iktidarların değiştiği de oldu. Ama halklar için değişim, bir diktatörün yerini, bir başka zalim yöneticinin alması şeklinde tecelli etti.

Kirli geçmiş kuşkuları artırıyor Bu zalim yöneticiler bırakın demokrasiyi, en temel insan haklarını bile kendi halklarına çok gördüler. Üstelik bu zulümlerine, ABD yönetimlerinin müsamahası ile devam ettiler. Dahası iş birliği ve ikili ilişkiler diyerek, ortak çıkarları bahane ederek, yaptıkları zulümler için mükâfat alanlar bile oldu. Şimdi ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) olarak bölgeye el atması, demokrasi, reform, kalkınma hamlelerine girişmesi, geçmişte diktatörlerle yaptığı iş birliğinden dolayı, kuşkuyla karşılanıyor. Destek görmüyor. Çünkü ortada çok kirli bir geçmiş var. Öte yandan ABD, süper bir güç. Dünyadaki değişim projelerinde de, terörle global mücadelede de, kendisine, farklı düşüncelerini anlatacak, kabul ettirecek bir alternatif güç bulunmuyor. Bu alternatifsizlik, en ideal projeleri bile desteksiz bırakabiliyor. Ayrıca ABD’nin etrafını dinleme alışkanlığı yok. Dost ve müttefiklerinin bile yol göstermesine çoğu defa tahammül edemiyor. Afganistan ve Irak’ta olanlar, ABD’nin gerektiğinde, bütün dünyayı karşısına almaktan çekinmediğini ortaya koydu. Hatta uyguladığı politikalarla giderek batağa saplandığı durumlarda bile bu hoyrat tutumunu değiştirmediği ortaya çıktı.

Empoze değil içerden demokrasi Dolayısı ile BOP’nin Orta Doğu ve İslam ülkelerine ne getireceğini zaman gösterecek. Belki bölgede rejim ve hatta sınır değişiklikleri olacak. En az 22 ülke büyük çalkantılar içine girecek. Ama sonunda ortalığın durulacağı ve dışarıdan demokrasi projelerinin başarıya ulaşacağı konusunda kuşkuluyuz. Zira, yıllardır zalim yöneticilerin baskılarından ve bunlarla işbirliği yapan ABD’nin çifte standartlarından dolayı bölge halkları burnundan soluyorlar. Gökten taş yağsa ABD’den bilecek kadar nefret ve kuşku duyan geniş kitlelere, dışarıdan ısmarlama projelerle ne kadar demokrasi gelecek, göreceğiz. Ama her şeye rağmen içinde bulunduğumuz milenyumun en yükselen değeri demokrasi olacak. Demokratikleşme ve değişim kaçınılmaz! Siyasi ve ekonomik reformaları yapmak bölge insanlarının çok arzuladıkları bir ortak hedef!.. Ayrıca globalleşmenin etkilerinden kaçmanın ve yükselen evrensel değerlere sırt çevirmenin de anlamsızlığı açık. Yani ya demokrasi, ya demokrasi kavşağında geniş kitleler.. Keşke demokratikleşme ve değişim içeriden kendi tabii dinamikleri ile gerçekleşse. Yapaylık ve dışarıdan empoze olmasa.. Ama bu da çok zor… Büyük Orta Doğu Projesi’nin (BOP) bölge halklarına gerçekten demokrasi getirmesini diliyor; büyük güçlerin yeni çıkar oyunlarına alet edilmemesini ummak istiyoruz. Bekleyelim, görelim.

Demokrasi terbiyesi Demokrasi öyle kolayca ele geçmiyor ve yerleşmiyor. Herkesten özellikle; seçilip bir partinin başına geçme imkânı sunulan ve parti lideri denilen kimselerden daha fazla fedakârlık bekliyor… İnsanlar tarafından öyle ya da böyle örnek alınan liderlerin davranışları demokrasinin kökleşmesinde önemli rol oynuyor. Son bir yılda Batılı demokrasiler dediğimiz ülkelerde olan bitene şöyle bir bakın. Yunanistan dahil; İspanya, Fransa diğer birçok ülkede ve son olarak Almanya’da partisinin oy kaybettiğini hisseden (gören değil) liderler yerlerini yenilere devretmekte bir an tereddüt etmiyorlar. Bu devir törenlerinde gözyaşlarını tutamayanlar bile oluyor. Batı’yı bu kadar örnek aldığını söyleyen bizim liderlerimiz ise tam bir “duvar” gibi, bulundukları yerden bir milimetre kıpırdamıyorlar. Partileri yok oluyor, onlar hâlâ ortaklıkta dolaşmaktan sıkılmıyorlar. Hatta “Batı taklitçiliği” sözünü diline dolayan bir parti lideri -kanunen yasaklı olmasına rağmen- hâlâ meydanlarda boy gösterebiliyor. Bundan sıkılmıyor, hatta zevk aldığı yüzünden anlaşılıyor. Ve daha da kötüsü, Türk halkının, her partinin tabi olduğu eşit şartlarda yapılan bir seçimle Başbakan yaptığı eski talebesini, hiçbir saygı ifadesi olmadan ön ismiyle anıyor, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına Libya liderine gösterdiği nezaketi göstermekten kaçınıyor.

Kısır çekişmelerin sonu!.. Daha da ileri gidiyor, “Ordu”yu; eski talebesini ve onun partisini “terbiye etmesi için” göreve çağırıyor! Ve bütün bunlara rağmen hâlâ desteklediği parti, aday gösterecek şahıslar bulabiliyor. Hâlâ meydanlara vatandaşlarımızdan bazılarını toplayabiliyor. Allah’a şükür kimseye şahsi kinim olmamıştır, olmaması için de gayret ve dua ederim. Ama ülkenin geleceğini karartmaya yönelik bu tür davranışları hazmedemiyorum. Çünkü dünyanın gidişatı kısır çekişmelere gömülen ülkelerin batıp gideceğini gösteriyor! Ülkenin batıp gitmesine kimin gönlü razı gelebilir.

Ahhhhhh demokrasi! Hayatta bazı konularda ısrarlı olmaya gerek yok. Örneğin, evlilik kurumunun illegal ilan edilmesini talep etmek, böylesine boşuna uğraşlardan birisidir. Siz istediğiniz kadar bu konuda rasyonel açıklamalar ortaya koyun, nafile. Herkes bildiğini okuyacaktır bu konuda. Diğer bir boşuna uğraş da, Türkiye’ye en yakışan sistemin demokrasi olduğunda ısrarın sürdürülmesidir. Bunun katiyen doğru olamayacağı konusundaki bilimsel verileri nedense kimse dikkate almamaktadır

Halbuki bu konudaki kamburu üzerimizden atsak ve demokrasiden tamamen vazgeçtiğimizi açıklasak, nasıl da rahat ederiz kimbilir.

Damarlarımızda akan asil kan grubu ile demokrasinın kan grubu arasında muazzam bir uyuşmazlık olduğuna ilişkin gerçi çok veri var.

Ama benim açımdan bu konuda en somut gösterge, bir ülkede ‘Demokrasi Parkı’ adında bir park oluşturulması ihtiyacının duyulmuş olmasıdır.

Örneğin, Paris’te yeni kurulan bir parka ‘Demokrasi’ adının takılması için herhangi bir neden olabilir mi, Allah aşkına?

Bizde ise demokrasi parkı, demokrasi bulvarı, demokrasi çeşmesi, demokrasi otlama alanı, demokrasi toplu konutları, halka açık demokrasi tuvaleti, var Allah var.

Zaten Türkiye’de cadde adları başlıca iki kategoriden oluşuyor. İlk kategoride adı demokrasi olan caddeler var. Bunların varyasyonları Hürriyet, Özgürlük Caddesi, falan filan.

İkinci kategoride ise öldürülmüş ve faili meçhul kalmış demokratların adının verildiği caddeler var.

Ve hayret bişidir ki bu iki cadde türü sanki aralarında hiçbir çelişki filan yokmuşçasına bir arada var olmayı sürdürmektedirler.

Hatta ben eminim, bir yerlerde demokrasi bulvarı ile öldürülmüş demokrasi şehitlerinden bir tanesinin adının verildiği bulvar da kesişiyordur.

Ve oluşan dört yolda da polis olmadığından rekor sayıda kaza yaşanmaktadır.

Adı demokrasi olan bir parka ben katiyen girmem.

Çünkü parktan dışarı çıktığımda ne tür bir sistemle karşı karşıya kalacağımı bilmiyorum. Ve de belirsizlikten hiç hoşlanmam. Parka girmemekteki ikinci nedenim ise, Türklerin adı demokrasi olan bir açık alan gördüklerinde akıllarına gelen ilk işin, toplumda var olduğunu bildiğiniz ve de bilmediğiniz bütün sosyal sınıfların katılımıyla o mekânda piknik yapmakta ısrarlı olmalarıdır.

Yanlış anlamayın, piknik fikrine karşı değilim. Zaten olsam da bunu yazmam, çünkü ben de Türkiye’deki bütün diğer yazarlar gibi arada bir halkçı ve popülist görünmek zorundayım. Babıali’de imzalanan standart kontratlarda, yazarları böylesine istemedikleri tavırları almaya zorlayan bir madde ne yazık ki var.

Ancak bütün sosyal sınıfların, sanki aralarında hiçbir uzlaşmazlık yokmuşçasına bir arada, kitlesel bir şekilde eğlendiklerini görmek beni tarifi imkânsız bir mutsuzluğa itmektedir.

Bu kitlesel piknik, benim açımdan dünyada geliştirilmiş herhangi bir olumlu siyaset ideolojisinin Türkiye’de katiyen tutmayacağının kesin bir göstergesidir.

İngiltere’de demokrasi parkı olsa, insanların burada yapmayı düşünecekleri tek şey, bir köşede iskemle üstüne çıkıp ağzına gelen her şeyi bağırarak söylemeye başlamasıdır.

Bizde ise demokrasi parkının herhangi bir sorun çıkmadan faaliyetini gösterebilmesi için gereken tek önkoşul, cızbız köfte yemekte olan Türklerin birbirleriyle katiyen konuşmaya başlamamalarıdır.

Bir deney yapın mesela. Gidin bu demokrasi parkına ve bir köşede 8 yıllık eğitim konusunda herhangi bir tavır alarak bunu anlatmaya başlayın.

Yaklaşık iki dakika içinde şöyle şeyler olacaktır:

1- Bir süre sonra mutlaka siz gözaltına alınacaksınızdır.

2- Bir numaradaki olasılık, aslında sonu mutlu biten alternatiftir. İkinci alternatif ise polis gelmeden önce halkın sizin hakkınızdaki düşüncelerini ifade etmeye başlamalarıdır.

Bu arada cızbız köfte çiğnemekte olduklarından doğal olarak bunu konuşarak yapamayacaklardır.

Ve de hemen geleneksel olan, açıkçası daha da rahat ettikleri ikinci fikir ifade etme yöntemlerine geçecekler ve hemen oracıkta sizi mutlaka linç etmek isteyeceklerdir.

Hangi tavrı aldığınızın da önemi yoktur, çünkü ne söylerseniz söyleyin sizi linç etmek isteyen birileri çıkacaktır. Ve de bu, Türkiye’nin istikrarlı olduğu nadir ve belki de tek alandır.

Bu durumu daha da vahim yapan şey, Türklerin her birinin hemen her konuda doğru olduğunu kesin olarak bildiği görüşleri olması ve bunları değiştirmeye çalışan insanları da hemen anında öldürmeye hazır olmalarıdır.

Böylece bu toplum, tarihsel gelişimindeki bazı gariplikler nedeniyle bugün her biri kendince mutlak olarak haklı olan ve üstelik bunu ispat etmek için canını bile feda etmeye hazır 60 küsur milyon fertten oluşmaktadır.

Evet çocukları da saydım, yanlış hesap yapmadınız. Çünkü televizyonda fikir beyan etme yaşı 3 sınırına çekildiğinden, ne yazık ki konuşan nüfus sayım aniden artmış durumdadır.

Bu arada yazının başlığındaki ‘‘Ahh…’’da dün tam altı adet ‘‘h’’ bugün ise sadece beş adet ‘‘h’’ olması, yılardır olmayanın son 24 saatte olup, demokrasinin memlekette kök salmaya başladığı ve benim de bundan mutluluk duyarak tek bir ‘‘h’’yi başlıktan çıkardığım yorumuna inşallah yol açmaz.

Sadece ‘‘2’’yi sığdırabilmek için beş ‘‘h’’ ile yetindim, o kadar. Vatandaşlara duyurulur.

Evet, dün yazının sonunda dediğim gibi, tarihte yaşanmış bazı gariplikler nedeniyle bugün Türkiye her biri kendisinin mutlak anlamda haklı olduğuna inanan ve bu fikirleri uğruna gerekirse cinayet bile işleyecek kadar sinirli olan 60 milyon küsur insanı bağrında barındırmaktadır.

Üstelik bu fertlerin her biri kendi dışındaki insanları son derece tehlikeli bir şekilde sınıflandırma yeteneğine sahiptir.

Bunun son örneğini geçen pazar akşamı Kanal 7′de medya üzerine yapılan tartışmada gördüm.

Tartışmayı izlerken bir şeyi dehşet içinde fark etim. Konuklara göre Türkiye’de sadece iki tür insan vardı.

Bunlar sırasıyla: 1- CIA ajanı olan Türkler ve 2- CIA ajanı olmayan Türkler’di.

Dahası anladığım kadarıyla bu iki kategoride de hemen hemen eşit sayıda Türk yer alıyordu. Yani aşağı yukarı 30 milyon kadar bir CIA ajanı vardı memlekette.

Aslında bunun mantığın altında yatan son derece basit hesaplama yöntemini bilmeden Türkiye demokrasinin özelliğini net olarak anlamınıza imkân yok.

Bu özgün hesaplama yöntemine inananlara göre -ki onların hemen hepsi de sapına kadar demokrattırlar- her Türk vatandaşı farkında olmasa da, bilinçli olarak seçmese de, istese de, istemese de sadece iki kategoriden oluşan bir dünyada saflarını belirlemiş bir şekilde yaşamak zorundadır.

Örneğin CIA ajanı olanlara karşı tavır almayan Türkler de objektif olarak CIA ajanıdırlar.

Bu meselede sadece tavır almamayı tercih edip de yine objektif anlamda CIA ajanı olanların sayısı ise inanılmayacak kadar fazladır.

Bunun ikisinin bir ortası yoktur. Zaten başka kategoriler oluşturmaya kalkmak toplumsal hayatta temelde bulunmayan bir çeşitliliği analize dahil ederek kafa karıştırmaya yol açacağından, bunu yapanlar da ajandır mutlaka.

Doğuştan itibaren Türkler hemen her konuda orta yolu bulmama üzerine koşullanmışlardır.

Anlayacağınız son olarak çıkan ‘‘8 yıl mı-5 artı 3 mü?’ tartışmasıyla birlikte gelen ‘‘şeriatçı mı-laik mi’’, ‘‘vatan haini mi-vatansever mi’’, ‘‘demokrat mı-faşist mi’’, ‘‘dindar mı-dinsiz mi’’ gibisinden sadece iki boyuttan var olan yaşama biz çoktan alışmış durumdayız.

Bence bu vahim durum bizim çocukluğumuzda yaygın olarak uygulanan ‘‘Yerli Mallarını Koruma’’ Haftası’yla başladı.

Bizim kuşak bu tür haftalarda mecburen incir, üzüm gibi şeyler yerdi.

O küçük yaşlarda bize bu tür meyveleri canımız pahasına korumamız gerektiği öğretildi.

Bu arada annelerimiz ise hemen her şehirde var olan Amerikan pazarlarına giderek bazı şeyleri satın alıp eve getirirdi.

İşte o dönemde birbirine tamamen zıt olan taraflardan bir tanesini illa da seçmememiz, illa da taraf olmamız gerektiğini anladık.

Bazılarımız inciri, bazılarımız çikleti seçti.

Başka bir deyişle bazılarımız objektif anlamda CIA ajanı, bazılarımız ise vatansever oldu.

Oluş o oluş, aradan yıllar geçmesine rağmen saflaşma bitmediği gibi, saflaşacak konular da acayip arttı, bilmem anlatabiliyor muyum? Veri olan bu durumu son derece tehlikeli hale getiren bir başka ulusal özellik de Türkler’in hiç bıkıp usanmadan, durmadan başkalarıyla uğraşmalarıdır.

Demek istediğimi anlayabilmeniz için herhangi bir restoranda ortalama bir Türk vatandaşının davranışlarını kısa süre izlemeniz yeterlidir. İstisnalar dışında hemen herkes kendisinin önüne konan yemekle değil, başkalarının neler yediğiyle ilgilidir.

Bu ilgi ilk önce oturulan masada bulunan diğer kişilerin yediklerinin incelenmesiyle başlar ve sonuçta restoranda bulunan herkesin incelenmesine kadar gider. Komşularınızın kendi namuslarından daha fazla sizin namusunuza önem vermeleri ve hatta bu uğurda adam bile öldürmeye hazır olmaları da bu nedendendir.

Bu iki ulusal karakteri yani, illa da insanları var olan sadece iki zıt kategoriden bir tanesine zorla da olsa sokmak ve gözümüzü insanlardan bir saniye bile de olsa ayırmamak karakterini alt alta koyup basit bir toplama yaptığınızda, demokrasinin Türkiye’de neden olamayacağını umarım siz de görürsünüz.

Bugün de Türkiye’ye özgü demokrasinin dışa yansıyan etkilerinden bahsedeceğim. Lütfen hemen paniklemeyin, Türk dış politikasıyla ilgili değil bu yazı. Olmayan bir şey hakkında yazı yazmayı ben bile beceremem, bilmem anlatabiliyor muyum? Zaten tespit edebildiğim kadarıyla cumhuriyet hükümetlerinin milli dış politikası sadece şu iki ana temel ilke üstüne inşa edilmiş durumda:

1- Dışarda önemli bir şey oluncaya kadar hiçbir şey yapmadan beklemek gerekmektedir.

2- Bir şey olduğu zaman da bunun kendi kendine olup bitmesini beklemek atılabilecek en iyi adımdır.

Türk dış politikası temelde bu iki ana ilke üzerine kurulduğundan, Dışişleri Bakanlığı bürokratları Türk bürokrasisi içindeki en akıllı, en kaliteli insanlar olarak bilinmektedirler.

Çünkü, onların bugüne kadar elle tutulur bir yanlış yaptıklarını gören olmamıştır.

Türk demokrasisinin dışa yansıyan etkileri konusundaki en muhteşem, olağanüstü örnek bundan bir süre önce televizyonda yayınlandı.

Ben bunu haber saatlerinde seyrettiğimde hemen ertesi gün yazmayı planlamıştım, ama sonra kafam başka şeylere takıldı, bunu unuttum.

Nedendir bilinmez, ama medyada kimse bu olayın üstüne gitmedi.

Neyse fırsat henüz kaçmadı, bugün bu yanlışımı düzeltiyorum.

Detaylarda bazı yanlışlar yapabilirim, aradan zaman geçti.

Söz konusu olay Marmaris’te yaşanıyor.

Dünyaca ünlü çevre koruma örgütü Greenpeace’in üyeleri yörede çevreyi kirleten bir santralı protesto etmeye karar vermişlerdi.

Yatlarından bir motor ile kıyıya yaklaşmaya başladılar.

Şimdi burada bir ara not koymalıyım.

Olayı anlatırken arada hatırlatmalar yapmaya mecburum, çünkü böylesine vurgulamalar yapılmadığı takdirde Türkiye’ye özgü demokrasinin ne kadar da ilginç olduğunu anlatabilmek mümkün değil.

Biliyorsunuz, bu Greenpeace örgütünün elamanları son derece cesur insanlar.

Fransa, nükleer bomba denemesini bile bu insanlar yüzünden yapamadı, çünkü onlar bombanın atılacağı noktaya gidip piknik yaptılar.

Son olarak da okyanusun ortasında bir petrol arama platformuna kendilerini zincirlediler.

Anlayacağınız bu insanlar korkusuz, ilkelerine yürekten inanmış, arada bir can sıkıcı olsalar da nihai analizde faydalı işler yapan tipler.

Geçmişte yaptıkları eylemlerle karşılaştırıldığında Türkiye’deki misyonları son derece basitti.

Sadece karaya çıkacaklar, birkaç slogan bağıracaklar ve Türk halkının temelde slogan atarak yeni bir şeye ikna edilmesinin kesinlikle imkânsız olduğu artık bilimsel bir gerçek olsa da, halkı yine de biliçlendirmeye çalışacaklardı.

Ancak karaya yaklaşmalarından sadece yarım saat sonra Greenpeace belki de tarihinin ilk yenilgisini aldı.

Türk demokrasisi ‘‘dış mihraklara” karşı tarihindeki binlerce zafere bir yenisini daha ekledi.

Olanları ben televizyon haberlerinde izledim.

Türk demokrasisinin yılmaz bekçileri olan polisler ve daha da önemlisi belediye görevlileri, onları sahilde gayet sakin bir şekilde bekliyorlardı.

Çoğu sigara içiyor, aralarında sohbet ediyordu. Yaklaşan tehlike kimsenin umurunda bile değildi.

Bu arada Greenpeace örgütünün motoru sahile yaklaştı.

Bizim güçler, onlarla o aşamada bile fazla ilgilenmediler. Türk demokrasi güçlerinde çok sık görmeye alışık olmadığımız bu sakinlik gerçekten dehşet vericiydi.

Greenpeace militanları bu sakinliği, Türk bürokrasisinde kendilerine duyulan sempatiye bağladılar ve sevindiler.

Ben ise bizim milleti daha iyi tanıdığım için olması muhtemel son derece kanlı bir katliamı heyecanla beklemeye başladım. Allah’tan o arada yanımdaki içki bardağım da doluydu da kalkmak zorunda değildim televizyonun önünden.

Son Greenpeace militanı da karaya ayak bastıktan sonra, belediye yetkililerinden bir tanesi, sigarasını bile söndürmeye gerek duymadı ve sulama tankına bağlı olan hortumu açarak Greenpeace üyelerini sulamaya başladı.

Militanlar panik içinde kaçmaya başladılar.

Şimdi diyeceksiniz ki, nükleer bombadan bile korkmayan bu insanlar basit bir sudan mı korktular, olacak iş değil yani…

Ben de aynen öyle dedim ve bu işin içinde bir iş olduğunu bilerek merakla beklemeye başladım.

Beklediğim açıklama hemen geldi. Bizim güçlerimizin Greenpeace üzerine sıktıkları su, lağımdan alınmış. Anlayacağınız Türkler, istila güçlerini, idrar, dışkı ve bulabileceğiniz her türlü belayı içeren bir su karışımı ile yıkamışlar.

Böylesine konularda uzman olan Greenpeace üyeleri kokuyu duyar duymaz motorlarına binip, dehşet içinde geri kaçtılar.

Evet, Türkiye’ye özgü demokrasi bilincinin dış yansımaları da oluyor gördüğünüz gibi.

Sonuçta Greenpeace üyeleri protestolarını yapamadılar, Zaten yapsalardı da bir şey fark etmeyecekti büyük ihtimalle, ama olsun, devletin demokrasiden yana güçleri bu konuda da kendisini koruyarak yılanın başını daha büyümeden ezdi.

Avrupa Parlamentosu bile korktu bizden, siz ne diyorsunuz ya!

Türkiye’de demokrasinin binlerce çiçek açtığını en somut bir şekilde medyasını izleyerek anlayabilirsiniz.

Bizim medyada her türlü fikir muazzam bir serbestlik içinde tartışılır.

Bu serbestliği yeterli görmeyip daha fazla serbestlik isteyenler çıkmaz mı arada bir?

Çıkar tabii ki, ancak onlar zaten tescilli vatan haini oldukları için biz onların fikirlerini ciddiye almayız.

İyi de yaparız, çünkü zaten şu anda gazetelerde var olduğu kadarıyla bile fikir serbestliği miktarı halkımıza fazla gelmekte, gazete okuyan vatandaşların kafaları karışmaktadır.

Hatta aşırı fikir zenginliğine tahammül edemeyip elinden gazete fırlatanlar bile olduğu görülmüştür.

Durum böyleyken bir de fikir serbestliğini artırsak kim bilir okuyucu ne hallere düşecek, ne krizler geçirecektir?

Medya’da savunulan fikirlerin halka fazla gelmesi, veri bir anda bu fikirlerin yelpazesinin çok da geniş olmasıyla bağlantılı değildir.

Sadece medyada savunulan fikirler zaman içinde çok hızla değişmekte, bir gün önce bir şeye kara denildiği halde ertesi günü ona ak denilebilmektedir.

Fikir değiştirme hakkı demokrasinin en yüce öğelerinden birisidir ve bizim medya da bu hakkını sonuna kadar kullanmıştır ve de kullanacaktır.

Ve bu özgürlüğe uzanan eller de kırılacaktır, bu da böyle biline.

Bizim gazeteleri sabah incelediğimde istisnasız her zaman gözlerim yaşarıyor.

Demokrasi bilincinin ruhumuza bu kadar da yansımış olması beni gerçekten de çok ama çok sevindiriyor.

Örneğin alın bizim gazeteyi.

Şimdi demokrasiye alışık ve hatta âşık olan bir ülkede yaşamıyor olsaydık eğer, Hürriyet’in bu kadar fazla ve değişik yazara sahip olması imkânsızdı.

Yanlış anlamayın, Türkiye’de demokrasi olmasaydı belki genel yayın yönetmeni bu kadar fazla değişik insanı yine de yazar yapmak isteyebilirdi.

Ancak bu tipler işe alınsa bile bir ay, bilemediniz iki ay içinde yazar kadrosunun yarısı ölü, diğer yarısı da onları öldürmek suçuyla müebbet hapiste olurdu mutlaka.

Ancak bu bizde böyle olmuyor. Hatta bizde yazarlar birbirlerini dövmüyorlar bile.

Bazı antidemokratlar bu hoşgörülü tavrın nedenini Hürriyet’te yaşanan son dayak olayından sonra patronun döven kişiyi işten atmış olmasıyla açıklıyorlar.

Halbuki aldığımız tavrın bununla bir alakası yok, sadece kendi savunduklarımız dışındaki fikirlere karşı Türk halkında var olan engin hoşgörüyü çalıştığımız işyerine de yansıtıyoruz o kadar.

Demokrasi bilinci gazetelerde sadece yazarlara değil üst düzey yöneticilerin de kanına işlemiş durumdadır.

Örneğin bizim genel yayın yönetmenimiz dünyanın en demokrat tavırlı insanıdır.

Herkesi dinler o. Kendisine yöneltilen taleplerin tek birisine bile itiraz etmez.

Dinlediği her şeyi en fazla beş dakika sonra unutur ve bütün talepleri de en azından beş yıl sonra yeniden gözden geçirmek üzere erteler ama olsun, demokrasi sonuçta bir semboller sistemidir ve bizim genel yayın yönetmeni de bu sembollerin en muhteşemidir.

Gazetelerden daha fazla demokrat olan medya ise televizyonlardır.

Bireysel yaşamların mutlaka şeffaf olması gerektiği ilkesine Türk televizyonları kadar hizmet eden dünyada başka medya yoktur.

Televizyon kameraları kendine güvenen, kendinden korkmayan her insanın yaptığı, konuştuğu her şeyin her zaman ekrana yansıtılmasının doğru olduğu şeklindeki demokrasi kuralına göre çalışmaktadır.

Televizyon kameralarından bugün istediği anda kaçabilen tek toplumsal sınıf, televizyon kanalı yöneticileridir.

Onlar da haksız rekabet olmasın, ‘‘Bak ellerine kamera almışlar, birbirlerini çekiyorlar’’ lafı ortalıkta dolaşmasın diye öyle sık sık ekranlarda gözükmezler.

Bir cenazeleri olduğu zaman bile kameraların oraya gelmemeleri de bu demokrat tavırlarının ayrı bir göstergesidir.

Yine onlar dışındaki hemen her Türk vatandaşının acılı anının, cenazesinin ekranda yer alması da sınıflar arası ayrım gözetmeyen, bu ülkenin bölünmezliğine inanan zihniyetin bir hizmetidir.

Şimdi biliyorum ki aranızda medyanın demokratik zihniyette olmadığını düşünenler var .

Ve büyük ihtimalle de yukarda anlattıklarım sizi fikrinizden caydırmaya yetmedi.

Peki ama şimdi söyleyeceğim şeye ne diyeceksiniz, bunu çok merak ediyorum?

Her şeyi bir kenara bırakalım da, benim gibi bir insanın bu köşede Allah’ın her günü fikirlerini yazması had safhada bir demokrasinin tezahürü değildir de nedir Allah aşkına?

Bazı kötü niyetliler benim hâlâ burada bulunmamı patronumun iyi kalpli, hayırsever bir insan olmasına ve bana acımasına bağlıyorlar, bunu biliyorum.

Ancak mesele bundan çok daha derin.

Ben aslında birey olarak Türkiye’de binlerce çiçeğin açtığının, demokrasinin sabit bir gökkuşağı gibi memleketin tepesine dikildiğinin yaşayan bir sembolüyüm.

Ve ben yazdıkça da bu memlekette demokrasi ilelebet var olacaktır, tamam mı kardeşim?

Türliye’de demokrasi, öyle sadece kitaplarda okutulan, soyut, hayattan kopuk bir kavram değildir.

Bilakis gündelik hayatın tam da içinde, insanların ruhunun taa derinliklerindedir demokrasi bilinci.

Bazen öylesine derindedir ki bu, çıkarmak için beş-altı kişinin dalış sortileri yapması bile yetmez, ama tabii ki, o tamamen ayrı bir yazı konusu.

Ben halkımızın bu ilginç özelliğini çok ama çok önce, hem de tamamen tesadüfen öğrendim.

Yıllar önce ben diyeyim ‘‘Ses’’, siz deyin ‘‘Hayat’’… O dergilerden bir tanesini okuyordum.

Birden ‘‘Devlet Devrim’’ adlı bir bayanın popülaritesinin hızla tırmanmakta olduğunu öğrendim.

Neredeyse o çocuk yaşımda bile bayanın adı benim ruhumda inanılmaz bir uzlaşmaz çelişki krizi yarattı. Marksistleri kitlesel intihara sürüklemek amacıyla, komplo olsun diye düşünülmüş bir ad gibiydi bu.

Ancak gördüğüm kadarıyla toplum, o Türkler’e özgü engin hoşgörüsüyle bu ad ve soyadı arasında bir çelişki olabileceğini düşünmediği gibi, bilakis bunun son derece uyumlu bir ad-soyadı olduğunu kanaatindeydi.

İşte daha o zaman ben ‘‘Devlet’’, ‘‘Devrim’’ gibi kavramların bizim memlekette hiçbir zaman doğru dürüst tanımının yapılamayacağını, bu nedenle de ikisinin de bu topraklarda pek de normal işleyemeyeceğini anladım.

Bu ikisinin doğru dürüst işlemeyeceği tek sistem de herhalde demokrasi olacağından Bayan Devlet Devrim, bence Türkler’in demokrasi aşkını nüfuz cüzdanında belgeleyen ilk kadındı.

Dahası o bir sanatçı değil, bir sosyologdu. Bu ad ve soyadını alarak Türkler’i ne kadar da iyi anladığını suratımıza çarpıyordu.

Demokrasi aşkını nüfus cüzdanlarında belgelemeye kadar işi uç noktalara götüren bu ülkenin insanları aslında kendi hallerine bırakılsalar, gerçek anlamda sınıflar üstü bilince sahip olarak mutlu bir şekilde yaşayacaklardır.

Çünkü gündelik yaşam, Türkiye’de sınıfların, ayrıcalıkların bulunmadığını herkese net bir şekilde göstermektedir.

Örneğin, en fakirinden en zenginine, en radikalinden en muhafazakârına bütün Türkler bilmektedir ki, bugün sokakta hastalanan, yaralanan bir Türk’ün tam teçhizatlı bir ambulansla hastaneye yetiştirilebilme olasılığı hemen hemen sıfırdır.

Bu sınıflar üstü bir tespittir. Zengin bir adamın sokakta can çekişe çekişe ölme ihtimali ne kadar fazlaysa, tamamen fakir bir adamınki de o kadardır.

Batı ülkeleri demokrasinin bu sokaklara yayılmış biçimine her gün imrenerek bakmaktadırlar.

Size bir şey söyleyeyim mi?.. Belki de bunca gelir bozukluğuna ve adaletsizliğe rağmen Türkiye’de yaygın bir sosyalist hareket bulunmamasının en önemli nedenlerinden biri de budur.

Objektif olarak sosyalist olması gereken halk kesimleri, objektif olarak düşman olmaları gereken diğer halk kesimlerinin can çekişmekte olan vücutlarının da sokakta aynı demokratik bilinç sonucunda bırakıldıklarını görünce onlara acıyıp, sınıf bilincinden vazgeçmiş olabilirler.

Daha fazla demokrasi

Çok acele çözüm bekleyen mesele, ekonominin işler hâle getirilmesidir. Aksi takdirde ekonomik, sosyal ve politik çöküntü kaçınılmazdır.
Ancak Türkiye’nin temel sorunu, hızlı icraatı kesinlikle önleyen, her türlü yeniliğe kapalı, en vahîmi böyle bir zihniyet oluşturan ve eleştiriden ürken köhnemiş kurallar manzumesidir. 15 milyon nüfusa ve bir zamanların şartlarına göre kurulmuş millî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, birkaç istisnası ile, hemen bütün kurumlarıyla eskimiştir. Bu sistem, bizi 3. bin yıla taşımakta yetersizdir. Yetersizliği açığa çıkmıştır.

demokrasi nedir Demokrasi Nedir?

Demokrasi Nedir?

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>