Eski bayramlar ve yeni bayramlar arasındaki farklar

bayramlar Eski bayramlar ve yeni bayramlar arasındaki farklar

Eski bayramlar ve yeni bayramlar arasındaki farklar

Eski bayramları yaşayanlar, bu tadın kalmadığını belirterek, toplumdaki olumsuz değişimden yakınıyorlar.
Bugünlerde herkesin televizyonlarda severek seyrettiği güzel bir reklam var. Yaşlı bir çift, rengarenk bayram şekerlerini hazırlamış yakınlarını çocuklarını ve torunlarını bekliyorlar. Ne var ki, dışarda yağmur var ve umutsuz bekleyiş sürecektir. Yaşlı çiftin kapısını sadece kapıcı ve davulcu çalar. Oldukça hüzünlü bir müzik eşliğinde verilen reklamda son yıllarda toplumumuzda yaşanan değişme, daha doğrusu dejenerasyon çok başarılı bir şekilde veriliyor. Çocuklar ve torunlar artık büyüklerinin bayram ziyaretlerine gitmiyor, büyük bir ihtimalle sayfiye yerini tercih ediyor veya seyahate çıkıyorlar. Anne ve babalar ise gözü yaşlı bir şekilde çocuklarını sevgiyle, torunlarını hasretle beklemeye devam ediyor. Bu dram, toplumdaki çözülmenin bir işareti mi sayılmalı? Bu kadar mı yabancılaştık birbirimize. Aileye ne oldu herşeyden önce? Aslında bu konuların sorgulanması ve uzun uzun üzerlerinde durulması gerekiyor. Eski bayramları yaşamış olan kültür sanat adamlarımızla görüştük. Onlar eski bayramları, çocukluk bayramlarını anlatırken bugünkü bayramlarla bir kıyaslama da yaptılar aynı zamanda. Kısacası, geleneklerimizi yaşatmanın, kimliğimizi araştırmanın, kendimizi sorgulamamızın zamanı geldi, geçiyor bile. Bu bayramın uyanışımıza vesile olması en büyük dileğimiz.
Ferit Ragıp Tuncor Eski zamanlarda bayrama hazırlık daha Ramazan ayında başlardı. Hele son günler bu hazırlıkların en yoğun hissedildiği günlerdi. Evlerin bodrumlarında evvelden hazırlanan muhtelif reçeller korunurdu. Tiyatrolar fevkalade eğlenceler tertip ederlerdi. Şehzadebaşı’nda Millet Tiyatrosu vardı, meraklılar oraya giderdi. Şimdi bayram diye bir şey yok. Eski bayramlarda Çocuk Esirgeme Kurumu kartlar basardı. Çocuklara dağıtılan bu kartlarda çeşitli hediyeler olurdu. Bayramda bahçe sinemaları vardı. Çocuklara kukla, karagöz ve meddahlar oynardı. Şehzadebaşı bayramda bir eğlence yeriydi adeta. Çok kalabalık olurdu. Kel Hasan’ı dinlerdik. Bayramın en büyük sefası güllaç ve baklavalardı. Şikemperverler, yemeğe düşkün olanlar, güzel yiyecekler ve tatlılar için şiir yazarlardı.
Cahit Uçuk Benim çocukluğumdaki bayramlar, çok eski seneler evveline gidiyor. Harp senelerine rastladığı halde yine de bayram neşesi yaşanırdı. Bilhassa Ramazan Bayramları çok güzel olurdu. Geceleri Ramazan orucu için kalkardık. Oruç tutardık. Bayramlıklarımız hazırlanırdı. Bütün çamaşırlarımız yenilenirdi. Fakir aileleri o mahallenin konaklarının sahipleri giydirirdi. Çok küçük yaşlarımdan hatırlıyorum. Annemin amcası Enis Paşa’nın Fatih Otlukçu Yokuşu’nda bir konağı vardı. Burada 40 kişilik iftarlar verilirdi. Dadıma yalvarırdım. Bütün bayramlıklar hazırlanırdı. Ayakkabılar, pabuçlar, mendiller hazırlanırdı. Bayramdan bir hafta önce mahalleli konağa gelirdi. Hamamda yıkanırdı. Gelen ailelere bohçalar hazırlanırdı. Yoksul ailelere verilmek üzere. Gömlek, çorap ve diğer hediyelik elbiseler olurdu. Bayramda ayrıca mendiller içinde hediyeler verilirdi. Bütün bu yardımlaşma büyük bir tevazu içinde yapılırdı. Toplumda tam bir sosyal dayanışma vardı herşeyden önce. Çocukluk dönemimdeki bayramlarda imrendiğim bir şey vardı. O zaman Sultanahmet’te Küçükayasofya’da otururduk. Kadırgada Cinci Meydanı’nda bayram yeri kurulurdu. Bütün akrabalar oraya gelirdi. Meydandaki eğlence yerlerine, bir sefer dadımla gittim, salıncağa bindim, ip kapmalar, cambazlar, köpük şekerler her şey harikaydı. O semtin bütün çocukları bayram yaparlardı. Büyükler de evlerimize Kadıköy Çamlıca’dan gelen misafirleri ağırlarlardı. Tabii bugün yaşanan Avrupai bir durum. Bize yakışmıyor.
Rüştü Eriç Eski bayramlar çok daha şenlikli olurdu. Çocukluğumu hatırlıyorum. Her bayramda yeni elbiseler alırlardı bizlere. Yeni ayakkabılar… Bunları gece heyecanla yastığımızın altına koyardık. Sabah olunca da camiye bayram namazına giderdik. Ondan sonra evimize dönerdik babalarımız ve büyüklerimizle birlikte. Davulcular gelirdi. Omuzlarında ucunda mendil olan sopalar vardı. Bahşişlerini alır, manilerini okur, dualar ederek giderlerdi. Ardından sazendeler gelirdi. Şimdiki gibi değil, o zaman bir neş’e bir bayram huzuru yaşanırdı her yerde.
Etem Ruhi Üngör En mühim husus, bugün eskiye nazaran kötüye bir gidiş var. Bayramdan kaçış. Eskiden kimse kaçmazdı bayramdan. Tatil yerlerine, turistik yerlere kimse gitmezdi. Ananeye uygun olarak bayram ziyaretleri yapılırdı. Çocuklar kendi çocuklarıyla birlikte ebeveynlerini ziyaret ederdi. Medeniyet geliştikçe bizi ananelerden, geleneklerden koparıyor. Folklorumuz bitti. Eskiden herkes kendi çapında kültürle sanatla uğraşırdı. Çobanlarımız bile musıkiyle iştigal eder, kaval çalardı. Şimdi onlar da dilediği fm’i açıyor, oradan dinliyor.
Fazıl Hüsnü Dağlarca Bayram için konuşmak istemem. Çocukluğumdan bu yana bayram sözcüğünü yazmaya başladığım günden bu yana çok az sevindim. Hele büyük Atatürk‘ü yitirdikten beri hiç sevinmedim. Bayramlar, yılbaşları ulusal bayramlar bana öbür günlerden daha acı gelmiştir. Dini bayramlarımız Peygamberimizin bize sunduğu sevgi günleri, ne yazık ki sanıyorum taaa o günlerde kalmıştır. İnsanlar peygamberlere uymamışlardır. Kur’an-ı Kerim’e uymamışlardır. Onun Kurban Bayramındaki etini, şeker bayramındaki şekerini yemekle yetinmişlerdir. Kur’an’ın dediklerine uysalardı bütün müslümanlar özgür olurlardı. Namazları geçerli olurdu. Biliyorsunuz ne demiş Hazreti Muhammed: “Burçlarında kendi bayrağı dalgalanmayan ulusların namazları geçerli değildir.” Düşünüyorum da bu bayramı yüzü eğik kutlamaktan nasıl kurtulacağız diye. Utanıyorum. Son olaylar, af olayları Avrupa Birliği’ne girme olayları, asgari ücret olayları içinde gelen bu şeker bayramı kuş olsa bizi görüyor olsa, bir saniye durmazdı üstümüzde. Uçup giderdi sanıyorum. Yaşadığımız olaylar bayramın tam tersi bir karanlıktadır. Ulusal birlik de yok, yönetim birliği de yok, birbirimizi sevmek hiç yok. Çalışmak sıfır. Eğitim yerlerimizin yarı öğretmeni yok. Bir yerde milyarlık ziyafetler şölenler nasıl bayram edebiliriz. Sizin yerinizde olsam bayram soruşturması yapmazdım. Yapamazdım. Kalemim kırılır diye yapamazdım.
Gazanfer Özcan Eski bayram yeni bayram ayırımı yapmak yanlış. Her dönemin bir güzelliği var. Geçmişteki bayramlar tabii bizim için çok daha değişik, çok daha anlamlı, çünkü bayramda eş dost, hısım akraba en iyi duygularla bir araya gelirdi. O bayramın güzelliklerini paylaşırlardı. Dargınların barıştığı, küskünlerin küskünlüklerinden arındığı güzel günlerdi. Tabii bizim çocukluğumuzdaki o günler çok farklı düşüncelerle, çocuk zihnimizde çok daha başka canlanıyor. Bugünkü bayramların o günkü günlerden tabii hiç bir farkı yok. Bir ufak fark, o günlerde bir araya gelen aile bireylerinin dostların, bugünkü yaşam şartlarının zorluklarından kaynaklanan bu bayram gününü bir fırsat kabul edip tatil yapmak üzere adeta birlikte olmaktan kaçmaları tabii ki biraz üzüyor insanı. Fakat katiyyen şahsen bu şekilde değerlendirenleri kınamıyorum. Çünkü yaşam koşulları o kadar zor ki herkes dinlenebilmek zorluklardan bir an için kendini arındırabilmek için böyle bir yolu seçmek zorunda. Gönül arzu eder ki inşaallah şartlar hep çok güzel olsun. Yine eskisi gibi bayramları bir arada kucak kucağa kutlayalım.
İlhan Geçer
Çocukluğumuzun bayramları tamamen farklıydı. Bayram yerleri büyük coşkuların, muazzam şölenlerin yaşandığı mekânlardı. Bambaşkaydı. Bir tatlı neşe, bir büyük huzur yaşanıyordu toplumun her kesiminde. Sevgi, saygı, hoşgörü, vefâ, sabır, henüz unutulmamış, hayatiyetini kaybetmemiş kavramlardı. Toplumun dinamizmi en yüksek boyutuyla olumlu gelişmeler gösteriyordu insanlar arasında. Sosyal dengenin bozulmaması için fakirler, zenginler tarafından korunurdu. Şimdi maddileşen dünyada konu komşu birbirine zor selam verir oldu. Dolayısıyla eski bayramların tadı kalmadı. Özlemle arıyoruz, bekliyoruz o günleri. .
Sedat Umran Çocukken kese halinde renkli şekerler verilirdi. Daha büyük bir renklilik vardı. Şimdi modern devrin icabı yine bir bağlantı var. Gidip geliniyor. Ama her dönemin kendine özgü bir yapısı mevcut. Gelenekler ne kadar kuvvetli olursa olsun zaman içerisinde gücünü yitiriyor. Yeter ki bu değişmenin sonucunda canlılığını ruhunu özünü koruyabilsin. Bu da büyük ölçüde korunuyor. Büyüklere gidilip hatırları soruluyor. Geleneğin zaman içerisinde değişerek gücünü koruması da bir sağlık işaretidir. Bu değişmenin olumlu olmasından memnunuz. Çünkü gelenek özünü koruyor.

Eski bayramlar ve yeni bayramlar arasındaki farklar” üzerine 2 düşünce

  1. Bayram ola
    Büyüdükçe daha çok insana bayram ziyaretine gideceğimi sanırdım çocukluğumda. Daha çok kişiyle bayramlaşacağımı. Ama yetişkinliğim çocukluğumdaki kadar cömert davranmadı bana. Önce eli öpülecekler bıraktı beni bir bir… Sonra ben eli öpülecekler gurubuna girdim…
    ……
    Babam bayram namazından gelmeden uyandırırdı annem bizi.
    Pırıl pırıl giyinip saçımızı tarar, uykulu gözlerle beklerdik kapının çalmasını. Bayramlıklarımızı annem dikerdi, büyük bir özenle. Kıyafete verilen değer bile başkaydı. Mutfaktan ufak ufak sesler gelirdi. Kaynayan çaydanlığın çıkardığı ses sabah serinliğinde dinginliğin içinden geçerdi. Kapı çalınınca annem seslenir, hep birlikte karşılardık babamı. Bayram namazından gelişinde babamın yüzünde başka bir hava olurdu bugün de çözemediğim. Her zamankinden huzurlu, her zamankinden rahat. Ve şimdi düşünüyorum da olduğundan çok daha uzun boylu, çok daha güçlü görünürdü gözüme babam.
    Sırayla herkes birbirinin bayramını kutlardı, bayram sevinci bütün eve dolardı.
    Dededen, anneanne, babaanneden başlayan el öpmeler, bayramlaşmak için yaş sırasına göre yapılan komşu ziyaretleriyle sokaklara taşardı.
    Yanyana dizilen sofralar, bütün aile ve gelen komşularla birlikte, kurban etiyle yapılan kavurmadan alınan ilk parçanın tadı. O kalabalık içerisinde yenebilen birkaç parçanın lezzeti. Hiçbiri yok artık!.
    Neyse ki kızım artık el öpecek yaşlara geldi. İnsanları adeta yutan bu şehirde ona ‘bayrama dair neler verebiliyorum?’ sorusu var şimdi kafamda.
    Bu bayram da insanlar yollara düştü yine. Karne tatilini de arkasına katıp bayramın, bir mola vermek için hayata…
    ‘Bayram fakirlerin bayramı, sadece onlar kalıyor şehirde, onlar ziyaret gerçekleştiriyor’ demişti birisi. Demek hayatını da, gönlünü de zengin tutabilenler yalnız onlar.
    Bilmiyorum, bu bayram çalınan kaç kapının ardında bekleyen birileri bulundu ya da kaç bekleyenin kapısı hiç çalınmadı.
    Kapılarınız hep çalsın, çalacak kapılarınız hep olsun dileğiyle. Son gününde olsa da bayramınız kutlu olsun…

    Bayramlar mı değişti biz mi?

    Genci, yaşlısı hemen herkesin dilinde ‘nerede o eski bayramlar?’ sözü. Bir alışkanlıktan mı söyleniyor, gerçekten değişti mi bayramlar, yoksa kaybettiklerimize hasretimiz mi artıyor bayramlarda? Belki hepsi. Eski bayramları konuştuk biz de bu hafta. Zaman zaman bayram şekeri tadında sohbetlerini radyodan dinlediğimiz TGRT FM Radyo Müdürü İlhan Apak’la. Herkesin söyleyişiyle İlhan abiyle. Çocukluğundan bugüne değişenleri, yaşananları anlattı. O konuştukça daha iyi anladım ki bayramlar hasretleri kat be kat artırıyor. Yaşla, dönemle ilgisi yok bunun. Siz siz olun bayramlarda kimseyi kendinize hasret komayın.
    * Bayramlarda en çok neyi özlüyorsunuz? En çok eksikliğini duyduğunuz şey ne?
    En çok özlediğimiz anne ve babamın, yakın akrabalardan kimsenin olmaması. Büyüklerin elini öpememek, sırtımızı sıvazlamamaları. ‘Bahtın açık olsun, sıkıntı görmeyesin, yüzün gülsün’ diye dua eder, alnımızdan öper, halleri vakitleri yerindeyse üç-beş kuruş verirlerdi. İnsan hangi yaşa gelirse gelsin, büyüklerini arıyor, özlüyor. Çocukluğumuzda bayram geceleri ‘daha sabah olmadı mı?’ diye anamızı uyutmazdık. Kadıncağız zaten bayram hazırlığı, evin her yanının temizlenmesi derken yorgun. Biz ikidebir uyandırıyoruz camiye, namaza gideceğiz onun heyecanı sarmış. Kış günü ana yüreği dayanamaz yavrusunun soğuk suyla abdest almasına, ona sıcak su hazırlar, büyüklere olduğu gibi eline döker. Sonra güzelce kurular, bağrına basar. O anlar yok mu, neler vermezsiniz şimdi yaşamak için. Caminin loş ışıklı hali, getirilen tekbirler, kılınan namazlar, sonunda kalkan eller, dualar, dualar… Körpecik vicdanlarda unutulmaz izler bırakan anlar…

    Nerede o eski günler
    * Genci yaşlısı hep ‘nerede o eski
    bayramlar’ diyor. Aynı tadın olmadığını söylüyor. Ne değişti sizce?
    Esas değişen sevgi. Sevgi yok, muhabbet yok, aramak yok, bağlılık yok. Ziyarete gitmek yük kabul ediliyor. Büyükşehirlerde hakikaten bayramda trafik kilitleniyor ama ne olursa olsun bu bir bayram ve ona göre tedbir alınmalı. Eski insanların karşılaması, sevgisi, komşusunu, akrabasını araması yok ki şimdi. Sevgiye, dostluğa hasret günler. Yaş ilerledikçe iki şeye çok yanarsınız. Birincisi, uçup giden gençliğiniz. İkincisi de dostlardan ayrılma. Arkadaş demiyorum. İyi günlerde sizinle olanları demiyorum. Hakiki dostlardan bahsediyorum. Nerede ayrıldığında gözyaşı dökülen, onlar için her şey feda edilecek hakiki dostlar. Şunu bilemiyoruz. Severseniz, sevilirsiniz, ararsanız aranılırsınız, kırarsanız, kırılırsınız, üzerseniz üzülürsünüz… Eskiler bunlara çok dikkat ederlerdi. Bir de çok söyledikleri, çocukken beynimize nakşettikleri mesut olmanın anahtarları vardı. Söylemesi kolay ama tatbikatı çok zor. Merak ettin değil mi? Sevdiğini iddia ettiğin insanların nazını çekersen dostun da çok olur. Nazını başkalarına çektirmeye kalkarsan yanında kimse kalmaz, dost bulamazsın. İşte formül, işte anahtar…

    Vah çocuklar vah!
    * Siz kendi torunlarınızla neler yaşıyorsunuz? Onlara aktarabiliyor musunuz bu güzellikleri?
    Ne kadar anlatmaya çalışsanız da bir süre sonra çocuklar bıkıyor. TV ve bilgisayar var çünkü, her şeyi orada bulduklarını zannediyorlar. Masala biraz geliyorlar ama erkek çocuklar onu da dinlemiyor. Eskiden akşam olduğunda mangalın başında (soba bizim çocukluğumuzda zenginlerin evinde vardı) rahmetli dede olsun nine olsun torunları yanına toplar, masal anlatmaya başlardı. Ağzının içine düşecekmiş gibi dinlerdik. Masal bir kültürdür. Örfünüzü, adetinizi verir, çocuğunuzun bakışını, hayalini geliştirirsiniz.

    Dostluğun formülü
    İlhan Apak’tan hakiki dostluğun formülü: Sevdiğini iddia ettiğin insanların nazını çekersen dostun da çok olur. Nazını başkalarına çektirmeye kalkarsan yanında kimse kalmaz, dost
    bulamazsın.

    Kurbanlık gelin gibi süslenirdi
    İlhan Apak unutulan bir geleneği bizlere şöyle hatırlattı: “Kurban kesileceği zaman evin büyüğü evde kim varsa ona öğretirdi. Dedem babama öğretmişti, o da bana. Eskişehir’den buraya gelinceye kadar hep kendim kestim kurbanımı ama burada nerede yaşayacaksınız o duyguyu. Bağ zamanı birkaç kuzu alınır beslenirdi. 3-4’ü neyse satılır biri de kurban için ayrılırdı. Bayrama 2-3 gün kala koyun güzelce yıkanırdı. Üşümesin diye düşünülür su ılıtılırdı. Hayvana eziyet etmemek lazım. Gelinlik kıza kına yakar gibi sırtına, alnına kına konurdu. Arefe günü de süslenirdi koyun. Alnına gelin teli bağlanır, boynuzları parlak çikolata kağıtlarıyla kaplanırdı. Boynuna mavi nazar boncuğu, boynuzlarının uçlarına da iki kırmızı elma konurdu. Evde nişanlı delikanlı varsa, nişanlıya koyun giderdi muhakkak. Bu kadar da değil. Boynuna beşibiryerde, sırtına da elbiselik kumaş konurdu. Evde beslenen koyundan ayrılmak çocuklara zor gelirdi, evin büyüğü neden kesildiğini, amacını anlatırdı.”

    Yokluk vardı ama paylaşmayı bilirdik
    Eski bayramları hasretle anlatan TGRT FM Radyo Müdürü İlhan Apak’a sormadan edemedim tabii, “bir bayram anınız var mı paylaşabileceğiniz diye?” O da sanki tekrar o günleri yaşıyormuşcasına çocukluğuna gitti:
    Kurban etinden kavurma ve helva hazırlanıp yer sofraları kurulunca büyüklere su döktüğümüzü, ellerini yıkadıktan sonra peşkir (havlu) uzattığımızı hiç unutamıyoruz. Önce büyükler el yıkar, sonra yaş sırasına göre devam ederdi. Ardından çocukların dört gözle beklediği bayramlaşmaya gelirdi sıra. Eller öpülür, harçlıklar avuç içlerine sıkıştırılıverirdi. Anadolu’da adettir, sadece bayram günleri hanımlar beylerinin ellerini öperler. Büyüklerin yanında utanıldığı için onlar dışarı çıkınca öperlerdi. Ne sevinç, ne neşe Yarabbi… Bütün aile birarada, küçükler giyinmiş, büyükler yaptırabilmişlerse yeni elbise, yoksa en temiz fistanlarıyla. Biz ayakkabıyı, elbiseyi senede bir görürdük. Anne babanın en büyük sıkıntısı bayramda çocuğuna ne alacağıydı. Bundan sonra çocukları evde tutmak zorlaşırdı. Bir an önce akrabalara gidip harçlıklarını almak isterlerdi. Sonra ver elini bayram yeri, oyunlar, alamadıkları yiyecekleri sırayla alıp mideye indirme. Şimdi sadece para için kapı kapı dolaşılıyor, harçlık almanın anlamı da değişti, bu güzel değil tabii.

    Eğlencelik bayram yerleri
    Kasabaların büyükçe yerlerinde yazları bayram yerleri kurulurdu. Bizim Kula’da futbol sahasının yanında genişçe çimenlik bir yer vardı. Bayram yerinde çocuklar, kayık şeklinde yer alan salıncağa oturur, başındaki adam da sallardı. Bir de zincirlerle asılı olup ayakta binilen ‘tekme salıncağı’ denen türü vardı. O kadar yükseğe çıkardı ki, biz ters dönecek diye korkardık. Delikanlılar genç kızlara hava atarlardı. Bu eğlencenin yanında çocukların çok sevdiği taş helva, susam helva satılırdı. Şimdi çok çocuğun bilmediği macunun envai çeşiti bulunurdu. Tarçınlı, limonlu, portakallı… Harçlığını alan çocuk, bayram yerine koşardı, parasını arkadaşlarıyla paylaşırdı. Yokluk vardı ama paylaşmayı bilirdik. Şimdi bütün sıkıntılar ‘hep ben’ demekten çıkıyor.

  2. “Nerde o eski bayramlar?” demek boşuna iç geçirmedir. Sorunun cevabı gayet basit. Eski bayramlar, eski insanlarla birlikte geçip gitti. Her şey insanla güzel. Bayramı da hayatı da müstesna kılan zaman farkı değil, insan farkı. Eski zaman bayramlarını bugün hasretle arattıran o insanlardaki yüksek meziyetler. Almaktan çok vermeyi, toplamaktan çok bölüşmeyi, nefretten çok sevmeyi esas almış hayat tarzı…
    İsraf, gösteriş ve riyadan uzak sade bir ömür.
    Kimseye, kendi eşleri, kendi çocuklarına bile yük olmayan sabır abidesi şahsiyetler.
    Şikâyetsiz, fedakâr ve namuslu insanlar. Zahiren belki fakir, batınen inanılmaz ölçülerde zengindiler.
    Sanki başkaları için yaşıyorlardı.
    Halbuki onlar, telefonu pek de bilmediler, otomobilden ziyade faytonla âşinalıkları vardı. Gazete de hayatlarında öyle önemlice yer tutmadı. Televizyonu işitmediler, bilgisayarı hayal dahi edemezlerdi. Elektriği tanıdıkları da iddia edilemez. Gecelerinde gaz lambaları, idareler, hadi bilemediniz lüks lambaları, az kısmında havagazı vardı. Buna rağmen o şartlarda kitaplar yazılır, kitaplar okunurdu. Bunlar umumi hayat olmakla birlikte daha ziyade dedelerimize ait olan dünya.
    Ninelerimize gelince onlar da buzdolabını, dikiş makinasını, çamaşır makinasını, elektrik süpürgesini, mikseri ve daha bir çok ev ve mutfak eşyasını tanımadılar.
    Hatta ninelerimizle dedelerimiz çevreleri dışında başka memleket de görmediler.
    Onlar, teknolojiyle tanışamadılar..
    Dünyayı dolaşmaya imkânları yetmedi…
    Ama , hayatı, insanı ve kendilerini tanıdılar. Üstünlük bunları tanımakla başlıyor. Ondan sonra iyilik yapma arzusu, diğerkâmlık, şefkat, merhamet, cömertlik, insaf, yalan söylememek, iftira etmemek, komşusu açken tok yatmamak gibi hasletler geliyor. Bunlar bir karakter olarak hücrelere işliyor.
    İnsan insanın değerini bilendir. İnsanı emanet olarak gören. İnsanı kendinden üstün tutan. Yük olmayıp yük çeken.
    Eski bayramların akide şekeri bu huylardı.
    Yoksa o eski insanlar da aynı kaşa, aynı göze, aynı boya sahiplerdi.
    Onlar merdiven çıkıyordu, bugün asansöre biniliyor, onlar trenle seyahat ediyordu, bugün lüks otobüsler moda. Onlar gaz lambasının, havagazının aydınlığında okuyordu, bugün elektrik ışığı var, onlar soba yakıyordu, şimdi kalorifer mevcut.
    Onların işleri ağır, fakat hayatları güzeldi.
    Şu karşılaştırma gösteriyor ki teknoloji, otomasyon, iletişim insana çok bir şey ilave etmemiş.
    Belki de haylice yontmuş.
    Beşeriyet modern zamanlarda dengeyi kuramamış.
    Aksine teknoloji ile kapitalizmin buluşması ortaya katı, yalnızca kendini düşünen ‘ekonomik hayvan’ tipini çıkarmış.
    Sual şu:
    Kadında veya erkekte örnek Türk tipi nedir, kimdir, hangisidir?
    Bu sorulmuyor, aranmıyor.
    En büyük ziyan işte o.
    Müşterek değerler kayboldu. Müesseselerin yerini sloganlar aldı. Laiklik de bir slogan olmuş, İslamcılık da. Şehîd olurken suyun evvela arkadaşına verilmesini isteyen cemiyetin erkek ve kadınlarının ruhunu yoğuran ahlakın kaynağına inmek lazım. Kendini bilen, kendini bilince Rabbini tanıyan tevazuun ihtişamındaki insanları aramalı. Üzerinde kafa yorulması gereken budur. Toplum harcını kaybetti. Taraflara bölünmek, bir tarafın diğer tarafı yok etme gayretleri ne kadar tehlikeli. Hasret çekilen bayramların insanları borçluya elini uzatırdı. Bugün de el uzatılıyor. Onlar borçluya destek için el uzatıyorlardı, bugün boğmak için uzanıyor. Eden bulur; iyilik eden de kötülük eden de. Dünkü bayramlar da dünkü insanlar da bugün iyilikle yâd ediliyor. Yarın, bugünler için ne denecek acaba? Bugünler, bugünküler de özlenir mi acaba? O kendi elimizde. Hayatı güzelleştirmek veya karartmak bize bağlı. Eğer hayırla anılmak istiyorsak ona göre yaşayalım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>