Görme engelliler hakkında bilgiler?

Görmek ve görmemek… İnsanlar için bu iki kavram son derece önemli. Birleşmiş Milletler’in istatistiğine göre, Türkiye’de 750 bin civarında görme engelli bulunuyor. Bu kişilerden 250 bininin hiç görmediği, 100 binini ise 0-6 yaş arası okul çağına gelmiş çocukların oluşturduğu belirtiliyor. Araştırmalarımız, görme engellilerin okuma yazma oranının yüzde 2-3’lerde olduğunu ortaya çıkardı.
Dizi yazımızda, görüştüğümüz görme engellilerin, bugüne kadar nelerle uğraştıklarını, başarılarının sırlarını, görmezliği çoğu zaman nasıl unuttuklarını anlatmaya çalıştık. Edindiğimiz intiba, “görme engelli olsun veya olmasın, insanda ‘azim’ ve ‘istek’ olduktan sonra başaramayacağı bir iş yoktur” şeklindeydi. Bizlere, imkan verildiği takdirde neler başarabileceklerini gösteriyorlardı.
Toplumun görme engellilerle ilgili önyargılarını ortadan kaldırmak için, bu diziyi takdirinize sunuyorum. Ünlü bilim adamı Einstein’ın, “İnsanların ön yargısını kırmak, atomu parçalamaktan daha zor” sözünü hatırlatarak, sizleri, bu konuda bir parça dahi olsa aydınlatmaktan büyük mutluluk duyacağım.
Başarı beyinle olur! Hem ikiz, hem de ikisi doğuştan görmüyor. İkisi de avukat, ikisi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışıyor. 27 yaşındaki Kerim ve Selim Altınok’un başka kardeşleri de yok. Ortaokulu ve liseyi takdirname ile bitiren kardeşler, Emirgan Altı Nokta Körler Rehabilitasyon Merkezi’nde 6 ay kurs gördüler. “Burada gördüğümüz eğitim, hayatımızda yeni bir ufuk açtı” diyerek, görme engellilerin mutlaka buna benzer yerlerde eğitim görmeleri gerektiğini söylüyorlar. Liseyi başarı ile bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanan Kerim ve Selim Altınok’a, babaları, her akşam ders kitaplarını okuyarak yardımcı olmuş. Bu sebeple, üniversite bittiğinde, babalarını ödüllendirmişler. Altınok kardeşler, “Babamız, gecesini gündüzüne katarak bize okul kitaplarını okudu. Bu şekilde derslerimize çalışırdık. Örnek bir babalık sergileyen babamıza bir madalya takarak, onu ‘yılın babası’ ilan etmiştik. Zor şartlar altında bizlerin eğitimine göğüs geren anne ve babamıza müteşekkiriz” dediler. Dört yıllık mücadelenin sonunda, Kerim okulu birinci, Selim ise ikinci sırada bitirerek avukat olmayı başardılar.
Herşey azimle olur İkiz kardeşlerin bu örnek başarısı, “Gerçekten azmin elinden bir şey kurtulmuyor” sözünü doğruluyor. Kısa bir süre serbest avukatlık yapan Kerim-Selim kardeşler, yüksek lisansta da aynı başarıyı göstererek, “üstün başarı” kontenjanından direkt doktoraya geçtiler. Doktora tezini de tamamlayan Altınoklar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne işe başladılar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Şan Bölümü’nü bitirerek ses eğitimini de aldılar. Kerim, Türkiye Satranç Yarışması’nda, 40 kişinin arasında Türkiye birincisi, Dünya Körler Satranç Şampiyonası’nda da 15. oldu. İyi derecede İngilizce bilen iki kardeşin hayatta en büyük tutkularını ise son derece mükemmel kullandıkları bilgisayarlar oluşturuyor. Engelli olmanın hayatın sonu olmadığını ve başarılarının bunu ispat ettiğini belirten ikizler, görme engellilerin eğitimlerine çok önem vermeleri gerektiğini belirterek, “Toplumun engellilere inanması, güvenmesi ve engelliler konusunda iyi eğitilmesi gerekir. Halkın bizleri özürlü diye ayrı kategoriye koymalarından çok sıkılıyoruz. Bizim, engelli olmayanlardan hiç bir farkımız yok. Tek eksiğimiz göremeyişimiz. Fakat o eksiklik de azmettikten sonra ortadan kalkıyor. Bize balık tutmaktansa balık vermeyi tercih ediyorlar. Ki, bu son derece yanlış bir inanış. Esas olan balık tutmayı öğretmektir” diye konuştular.
16 yıldır avukatlık yapıyor Yaklaşık 16 yıldan beri serbest avukatlık yapan Bekir Punar, 16 aylıktan 5 yaşına kadar yüksek göz tansiyonundan dolayı az gördüğü için ameliyat olduğunu belirterek, “Gözüm, ameliyattan sonra tamamen kapandı ve göremez oldum” dedi. 39 yaşındaki Punar’ın, gören bir eşi ve 4 yaşında Gülin isimli bir de kızı var. 7 kardeşi bulunan Punar’ın bir ağabeyi de aynı şekilde görme engelli. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Punar, bugüne kadar yaklaşık 700 ile 800 davaya baktığını belirterek, “Çoğunlukla tahliye, trafik ve icra davaları geliyor” diye konuştu. Bu davalardan yüzde 90’ının başarı ile sonuçlandığını belirten Punar, gören insanlarda nasıl başarılı ve başarısız bulunuyorsa, görmeyen insanlar için de aynı şeyler sözkonusu olduğunu söyledi.
Toplum önemli
Ailelerin, özellikle de toplumun eğitiminin son derece önemli olduğunu söyleyen Punar,”Görmezlerin dernek ve vakıflarla bağlantılı olmaları ve bütün teknolojik yenilikleri yakından takip etmeleri gerekir” dedi. İlk ve ortaokulu Gaziantep’teki görme engellilerin okulunda, liseyi de İzmir’deki normal bir okulda tamamlayan Punar, eskiden sosyal yanının daha ağırlıkta olduğunu ancak ekonomik şartların bunu maalesef olumsuz yönde etkilediğini söyledi. Hayatın akışıyla ister istemez birtakım şeylerden vazgeçildiğini kaydeden Punar, “Akordiyon çalmak, İngilizce öğrenmek gibi; bütün bunlar hayata atılınca maalesef geriliyor ve gün geliyor kenara atılıyor. Satrancı çok sevdiğim halde, en az 10 yıldır oynayamıyorum. Daha çok dernek ve kooperatifle uğraşıyorum” diye konuştu.
Adliyeler çok dağınık Adliyelerin dağınıklığından şikayet eden Punar, şunları söyledi: “Bir ilçede üç tane adliyenin olduğunu düşünürseniz, bunu İstanbul’un geneline yaydığınız takdirde yaklaşık 50 adliye yapar. Biz bunların hepsinde görev takibi yapmak zorundayız. Bizlerin olduğu kadar görenler için de ne kadar zor olduğu ortada. Bir kişiye bağlı hareket etseniz, o daha da kötü. O kişi bir gün gelmediğini düşünün bütün işleriniz aksar.” Karanlıkla aydınlığın nasıl şeyler olduğunu çok az hatırladığını anlatan Punar, görme engellilerde okuma ile ilgili problemlerin olduğunu belirterek, “Bunu hâlâ çözemedik. Dernek ve vakıfların bütün çabası ve amacı okuma problemini çözmektir. Devlet de bu konuda yardımını sağlamalı. Fakat son yıllarda gelişen teknoloji sayesinde bilgisayarların çıkması okuma problemin az da olsa hallolacağını umuyorum” dedi.

Önce bir fırsat verin Görme engellilerin ailelerine, “çocuklarınızı sınırlandırmayın” mesajını gönderen Özdemir, şunları söyledi: “Kimse, fırsat vermeden denemeden ‘bu adam bu işi yapamaz’ demesin. Öyle işverenler var ki, ‘ortamın görüntüsünü bozuyorsun’ diye bizim gibileri işe almıyor. Bu gibi davranışlar çok yanlış. Sizin kadar hızlı algılayamayıp, hızlı yürüyemeyebilirim. Ama sen de aynı işi yapıyorsun ben de. Aramızdaki tek fark zaman. Demek ki bazı ölçülerde yanlışlık var. Toplum olarak akılla gözü karıştırıyoruz.” Kaliteli insanın ölçüsünün ‘göz’ olmaması gerektiğini söyleyen Özdemir, görme özürlü olduğu halde bir alet yardımıyla normal kitabı okuyabildiğini, görenin başarılı ya da başarısız olabileceği gibi görmeyenin de aynı şekilde sözkonusu olabileceğini söyledi. Hiç görmediğini belirten Özdemir, “Şöyle düşünün. Hiç görenle karşılaşmayan bir kör kendisini eksiksiz sanır. Ben köydeyken işlere kendim koştuğum için kendimi iyi hissediyordum. Oysa İstanbul’a geldiğim zaman hiçbir şey yapamadığımı anladım. İşte o zaman ben körmüşüm dedim. Görmemek bir eksiklik ama hiç görmeyen bunun farkında değil.” dedi.
Parmaklardaki gözler! Hasan Özdemir, 20 yaşında. 9 yaşına kadar Ordu’da kalmış. İstanbul’a gelerek, Kilyos’ta bulunan görme engelliler okulu ile sekiz yıl Büyükçekmece’deki okulda yatılı okumuş. Yatılı okumanın, kendi kendine yetebilme yeteneğini kazandırdığını söyleyen Özdemir, Alibeyköy Lisesi’ne kayıt yaptırmak için gittiğinde, okul müdürünün kendisine, “Defol git kardeşim, biz seninle uğraşamayız” dediğini söyledi. Bunun üzerine, durumu İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe yazarak bildirdiğini ifade eden Özdemir, “Böylelikle okula başladım. Başarılı olunca öğretmenler toplantıda karar vermişler ve süper lise kısmına geçerek okulu bitirdim. Bu yıl, üniversite sınavına girdim. 173 puan almama rağmen, tercih ettiğim yerleri kazanamadım. Önümüzdeki sınav dönemine daha iyi hazırlanıp, İngilizcemi de geliştirerek Boğaziçi Üniversitesi’ne gireceğim” dedi. 30 milyon kira ile gecekonduda oturan, annesi aşçılık, babası de servis şoförlüğü yapan Özdemir’in bir erkek kardeşi var.
Parçalardan bilgisayar Bilgisayarın getirdiği bütün faydalardan yararlandığını söyleyen Özdemir, bu konuda yaptığı çalışmaları şöyle anlatıyor: “Gerek internet, gerekse normal paket programlar hepsini kullanıyor. İnternette web tasarımcılığı yapabiliyorum. Asıl işim bilgisayar programcılığı. Çok profesyonel olmamak şartıyla bilgisayar parçalarını makinelere takıyorum. Hatta bilgisayar parçalarından bilgisayar yapıyorum. Görmeyenlerin bilgisayardan maksimum yararlanabilmeleri için program hazırlıyorum. Bunun en önemli özelliği ise, bilgisayar kullanan görmeyenlerin, kullandığı en popüler ekran okuma programı olan jaws programına Türkçe konuşma desteği verecek olması. Programda kronometre, yazı yazma programı (editör), hesap makinesi, telefon kataloğu ve sözlük ve genel bilgiler gibi daha bir çok özelliği olacak. Görme engelliler için Türkçe sesli konuşma sistemi hazırlıyorum. Bu sistem 2 ay kadar sonra hazır olacak. Ayrıca isteyenler için özel sayfa da hazırlıyorum.” Kullandığı bilgisayarı bir yardımseverin hediye ettiğini belirten Özdemir, zamanının büyük çoğunluğunun bilgisayarda geçtiğini söyledi. Özdemir, en büyük ideali ise iyi bir yazılım şirketinde çalışmak olduğunu belirtiyor.
Ressamın dünyası Anadan doğma görme özürlü olan Eşref Armağan (47) İstanbul’da dünyaya geldi. Evli ve 11 yaşında Mine, 18 yaşında Ümit isminde iki çocuğu bulunan Armağan, hiç tahsil hayatı olmadığı halde kendisini çok iyi yetiştirdiğini söyledi. Eşref, engellilerin ailelerine seslenerek, “Onu bir köşeye oturtup ‘sen şunu yapamazsın’ veya ‘şunu beceremezsin’ diyerek çocuğu sıkmayın. Aile, çocuğunu serbest bırakıp gözetlemeli. Yanlış yapıyorsa uyarmalı, yardımcı olmalı. Çünkü destek önce aileden gelmeli. Aileler, görme engelli çocuklarının eğitim görmesini sağlamalı. Konuşan, kitap okuyan bilgisayarlar var, onlardan faydalanmalı” dedi.
Armağan ile resim konusunu konuşurken, “Görmez insan resim yapmak istiyorsa önce çevresini ve dünyanın şeklini elleriyle, parmaklarıyla tanıması gerekir. Görmezin bir nesnenin şeklini beynine alması için 10 parmağıyla o nesnenin her tarafını kaplamalı” diye konuştu. Resmedeceği cismi önce parmaklarıyla kavrayıp şeklini anlamaya çalıştığını, daha sonra görenlerden rengini, şeklini ve nasıl durduğunu sorarak öğrenip o nesneyi tanımaya çalıştığını ifade eden Armağan, “Ondan sonra şekli beynimde oluşturuyor ve kağıda aktarabilirmiyim diye düşünmeye başlıyorum. Bu işe 11-12 yaşlarında ilk, nesneleri tanımak amacıyla başladım. Öğrendikçe daha çok sarılmaya başladım. Önce çivilerle karton üzerinde çizmeye başladım. İstediğim büyüklükte ve orantılı olarak çizebiliyorum. Ondan sonra nasıl boyayabileceğimi düşündüm. Önce kuru boya ve kalemlerle başladım. Renkleri karıştırdığım için kendimce bir yöntem bularak kalemleri renklerine göre sıraya koyup bu işi de çözmüş oldum” dedi. Tual üzerine çalışma yapan ve Hollanda, Amerika, Kıbrıs gibi ülkelerde sergi açtığını belirten Armağan, Türkiye’de de toplam 44 değişik ilde eserlerini sergilediğini söyledi. Resimlerinde hiç fırça kullanmadığını ve hepsini parmak uçları ile yaptığını belirten Armağan, yapılmış 30-35 eserle önümüzdeki ay Yunanistan ve Çin’e gidip sergi açacağını söyledi.
Bill Clinton’dan mektup ABD Başkanı Bill Clinton’ın ülkemizi ziyareti sırasında, kendisine bir vesile ile resmini çizerek verdiğini, daha sonra Clinton’ın ABD’den mektup göndererek teşekkür ettiğini belirten Armağan, “Demirel’in de resmini çizmiştim. Görmeyen birinin parmak uçlarıyla nasıl resim yaptığını bilsin diye. Beni Ankara’ya çağırdı. Bana plaket verdi. Bunu, kişinin hakiki fotoğrafının kabartmasını birine yaptırıyorum, daha sonra da ben resmederek başarıyorum” dedi.Kirada oturan ve iki kardeş olan Armağan, Kültür Bakanlığı’nın talimatıyle Bakırköy’de bir kütüphanede çalıştığını belirterek, “Bağırıyorum, ücretsiz ders vermek istiyorum diye, gelen yok. Gelsinler ücretsiz ders vereceğim” diye konuştu. Amerika’ya gittiğinde, bir bilim adamının kendisine, “Mağara devrinden bugüne kadar görmez ressam konusunda teksin” dediğini belirten Armağan, görme engelli arkadaşlarını da parmak uçları ile dünyayı tanımaya çağırdı.

Görme engelliler, özürlüsü bulunan ailelere; onlara en büyük yardımı, iş vererek ve çalıştırarak yapabileceklerini hatırlatırken, özürlü arkadaşlarına da, aktif olup mutlaka eğitim almaları gerektiğine işaret ederek, “Artık kabuklarınızı kırın ve dışarı çıkın. Dışarıda bizlerin de zevk alacağı bir hayat var” mesajını gönderiyor.
Kabuklarınızı kırın! Ordulu Hüseyin ve Çanakkaleli Nazmiye. İkisi de görmüyor. Emirgan’daki “Altı Nokta Körler Rehabilitasyon Merkezi”nde tanışan, birbirini severek evlenen Güven çiftinin 2.5 yaşında Göktuğ adında bir de çocukları var. Ailesine mutluluk saçan ve onların görme özürlü olduğunu bilen Göktuğ, yaşına rağmen onlara büyük destek sağlıyor.. Hüseyin Güven (27), liseyi bitirip üniversiteyi kazanamayınca iş için açılan sınavlara girip devlet memuru olmuş. Yaklaşık 5 yıldan beri Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde santral operatörü olarak çalışıyor ve aldığı 170 milyon liranın 60 milyonunu kiraya veriyor. Bütçeye katkı sağlamak isteyen ancak son 4 yılda yaklaşık 20-25 farklı yerde iş için sınava girdiğini belirten Nazmiye (24) ise, yazılıları vermesine rağmen mülakatları bir türlü kazanamadığını söylüyor. Mücadelesini sürdüren Nazmiye, “Sonunda belki kazanır ve aile bütçemize gelir sağlarım” ümidini kaybetmiyor. Diğer kardeşlerinin de görme engelli olduğunu belirten ve 18 çeşit enstrüman kullandığını belirten Hüseyin Güven, “Esas branşım bağlama” diyor.
Devlet bize uzak Devletin kendilerine biraz yaklaşmasını isteyen Güven, “Devlet bize sadece kağıt ve sözde laflarla eğiliyor. Engellilerin en büyük sorunu işsizlik. Özürlüler için yapılan sınavlarda bile torpil dönüyor. Eşim girdiği imtihanların yazılılarını veriyor, görevliler ‘mülakatta kaybedeceksin’ diyor. Yetkililer buna mutlaka el atmalı” uyarısını yapıyor. Rehabilitasyon merkezlerinin ve özürlülere tanınan hakların çoğaltılması gerektiğine de değinen Hüseyin Güven, özürlü arkadaşların hiçbir zaman ailesine bağımlı kalmamasını önerirken, “Özürlüler korkmasınlar, arzu ve istek olduktan sonra yapamayacakları hiçbir şey olamaz. Kendilerini rahata alıştırıp eve veya birilerine mahkum etmesinler. Kabuklarını kırıp dışarı çıksın ve çevre oluştursunlar. Ayrıca eğitimlerine çok önem versinler” mesajını veriyor. Güven, vatandaşlardan da kendilerine acımaları yerine iş imkanı vermelerini isterken, “Böylece biz özürlüler de kimseye yük olmamış oluruz” diyor. Ev işlerini paylaştıklarını söyleyen ve yaşantısında “zor” diye bir kelimenin olmadığını kaydeden Güven çifti, çocuklarını da kimseye muhtaç olmadan büyütmüş.
Hayatını engellilere adadı Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen Ahmet Cantürk (35) ilk ve orta okulu Gaziantep Körler Okulu ve Yetiştirme Yurdu’nda okumuş. Liseyi Niğde’de tamamlayan Cantürk, 4 kez değişik üniversiteleri kazanmış ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam ederken, ekonomik özgürlüğümü erken kazanmak için iş hayatına atılmış. Gören bir eşi, ilkokul 3.sınıfa giden bir çocuğu ve 4 kardeşi olan Cantürk’ün, kan bağı olan başka kimsede görme özürü yok. 1985’li yıllarda özürlülerle ilgili aktif çalışmalara başladığını ve o yıllarda Türkiye’de özürlüye bakış açısının kötü olduğunu savunan Cantürk, “O dönemde görme engellinin sokakta dilencilikten başka fonksiyonunun olmadığına inanan büyük bir kitle vardı. Okullarda hatırla sınıf geçirilmeye çalışılan, ama buna karşılık başarılı olması için altyapısı oluşturulmayan konumda olan görme engellileri düşünün. İş yerlerinde ön yargılı, ayrımcı tavırların olduğu bir dönemden bugünlere gelindi. Büyük başarı, fakat yeterli değil” dedi.
Sesli kütüphane kuruldu Türkiye’nin ilk sesli kütüphanesini oluşturarak 600 kitap ve yaklaşık 10 bin kaset bulundurduklarını belirten Cantürk, şu bilgileri verdi: “Çok dağınık üniversitelerde eğitim gören öğrencilerin burayı her gün kullanması mümkün değil. Ödünç kitap veriyoruz. Burası yarım gün olmak üzere her gün açık. Bunların içerisinde önem vererek devam ettikleri psikoloji, hukuk, siyasal, Türk ve dünya klasikleri gibi kitaplar bulunuyor. Ayrıca piyasada herhangi ticari amaçla üretilmiş sesli yayınlar varsa bunları da ekliyoruz. Bir iki ay içinde kaset dışında CD yoluyla da bilgisayar kullanan arkadaşlarımızın ihtiyaçlarına cevap vereceğiz.”Cantürk, engellilere altyapı oluşturmak için Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği’ni kurarak çalışmaya başladığını kısa süre sonra da derneğin Başkanı olarak görevini sürdürdüğünü söyledi. Cantürk, kendisini engelliler alanında çalışmaya iten sebebin, okuldaki diğer öğrencilerle eşit haklara sahip olmaması olduğunu vurgularken “Çok zor durumda kaldım. Eşitliğin oluşturulmaması benim canımı çok sıkıyordu. Bu da benim için genç yaşta bu alana yönelmeme sebep oldu” dedi.
Futbol hastası Diğer insanlardan çok farklı yönleri bulunduğunu ve bunun başında da hobi olarak futbol geldiğini belirten Cantür, fanatik Fenerbahçe’li olduğunu kaydetti. Öğrencilik yıllarında futbol oynadığını da belirten Cantürk, önümüzdeki günlerde az gören arkadaşlardan bir takım oluşturma çabası içinde olduğunu ifade etti.
Türkiye’de engellilerin kendilerini ifade edemediğini söyleyen Cantürk, hâlâ çok sayıdaki özürlü ile az sayıdaki ilgilinin muhatap olduğunu savunurken, “Devlet dairesinde oturup özürlünün kendilerine başvurmasını bekliyorlar. Bu doğru değil” dedi.

Oğrendiler öğretiyorlar Lokman Ayva, gören öğrencilere İngilizce dersi veriyor. Konya’da dünyaya gelen 34 yaşındaki Lokman Ayva, 11 yaşında geçirdiği menenjit hastalığı sonucu gözlerini kaybetti. 1985 yılında Konya Gazi Lisesi’nde okurken, Türkiye’deki sakat gençleri Avrupa Konseyi’nde temsil etmek için yurtdışına görevlendirildiğini belirten Ayva, kendini aşmak, ufkunu genişletmek ve vizyon oluşturmak açısından çok önemli bir dönem olduğunu söyledi. Bir müddet de Ankara Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi’nde okuduğunu anlatan Ayva, ardından Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’ne başladığını belirterek, “Burası da benim için ikinci önemli bir dönüm noktası oldu. Fakültede sınavlarda 3 defa üst üste 100 alınca, okul yönetimi beni hazırlıktan normal bölüme geçirdi. Son sınıfta körlerin bazı konularını araştırmak için Amerika’ya görevlendirildim” dedi.
Ön yargıyı kırmak…
Sisteme göre çözümler bularak, sistemle kendi arasında köprüler kurduğunu belirten Ayva, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ben kendi körlüğümü ne kadar aşarsam karşımdaki de o kadar aşıyor. Okulda ben ilk yıllarda heyecanlanıyordum. Öğrenci ve öğretmenlerin hakkımda neler düşündüklerini biliyordum. Körlüğümü öğretmenliğin içine girince zamanla unuttum. Kör meselesi ortadan kalkınca, bu defa dersi çocuklara daha iyi nasıl öğretebilirimin; yollarını aramaya başladım. Kör olduğumu unutmuş, öğrencinin biri benimle tartışıyor. Yani ben unutunca karşımdaki de unutuyor. Körlük çok önemli bir fark değil, fakat bir takım insanların kafasında aciz insan fikri oluşuyor. Hayatım boyunca bunu yıkmak için uğraştım. İnsanların kafasındaki düşüncenin yanlış olduğunu düşündüm ve sisteme uyum sağlamanın yollarını aradım. Eşim kör biri değil ama bunu aşmak da öyle kolay değil. Sizinle hayatını birleştirecek kadınlar evlendiği adamla gurur duymak ister. Bunların hepsi adım adım aşılacak şeyler. Her ne kadar Alman bilimadamı Einstein, ‘insanların ön yargısını kırmak, atom parçalamaktan daha zor’ dediyse de bunlar aşılıyor.” Ayva, 4 yıldan beri Sarıyer Şükran Ülgezen Anadolu Meslek Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği yapıyor.
Çok okumalıyız İlahiyat Fakültesi mezunu, görebilen bir hanımla huzurlu ve mutlu bir evliliği olduğunu kaydeden Ayva, “İşin ilginç yanı, ailemde benim kadar okuyan da yok. Eşimle birlikte çok kitap okuruz. Şu günlerde daha çok internetten yararlanıyorum” dedi. Koyu bir Fenerbahçe taraftarı olan Ayva, özürlüleri temsil için kendisine getirilen milletvekili adaylığı teklifini kabul ederek geçen dönem seçime girdiğini ancak 245 oyla kaybettiğini söyledi.
Boğaziçi mezunu 1968 Çanakkale doğumlu olan Halis Kuralay, dünyaya geldikten 2 ay sonra ışığa garip bakmasından şüphelenen ailesi tarafından hastaneye götürülmüş. Kuralay, merhum babası ile 6-7 yaşına kadar hastanelerde dolaştıklarını ancak bir netice alınamadan kör olduğunu söyledi.
Bazı aileler görme engelli çocuklarını dizlerinin dibinden ayırmak istememesine rağmen Kuralay, ailesi tarafından zorla okula gönderilmiş. Bütün zorluklara rağmen, 1976 yılında İstinye Körler Okulu’nda okumaya başladı. Orta ve liseyi Büyükçekmece’de yatılı olarak tamamladı. 1986 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ne kazanan Kuralay, “İki yıl okuduktan sonra psikoloji bölümüne geçtim. 1992 Şubat’ta üniversiteden mezun oldum. Mezuniyetimden 6 ay önce iş için aynı okula başvurdum ve Boğaziçi Üniversitesi Kayıt İşleri Şube Müdürlüğü’nde memuriyet hayatına başladım. 1993 yılının şubat ayında oradan ayrıldım” dedi.
Mutlu bir aile hayatı var Gözleri gören bir eşi, 3.5 ve 2 yaşlarında iki çocuğu bulunan Kuralay, yaşantısından ve aile hayatından çok memnun olduğunu söyledi. Memuriyet hayatının ardından Kuralay, 1997 Eylül ayından itibaren, Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu’nda İngilizce öğretmenliği yaptığını söyledi. Türkiye’deki görme engelliler için bulunan okulların kapasitesinin yüzde 45’inin boş diye duyduğunu belirten Kuralay, “Görme engellilerin okuma oranı yüzde 3-4’lerde. Ekonomik seviyesi ne olursa olsun özürlü çocukları bulunan aileler, ‘aman çocuklarımızı kimse görmesin yanlış anlarlar’ diye düşünüyorlar. Bunlara en güzel cevap görme engelli avukatların, öğretmenlerin, sanatçının, ressamın veya başarılı işadamlarının olmasıdır” dedi.

Gönlü ile görenler Görmeyen ünlü sanatçı Metin Şentürk bu alanda ne ilk, ne de son olacak. Bunlardan biri de Türk Sanat Müziği sanatçısı Sema Önder. 1980 ve 1983 yıllarında anne-babasını kaybeden Sema Önder 1962 yılında Uşak’ta doğdu. Doğuştan görme engelli olan Önder, 5 kardeşin en küçüklerinden. Ailesinde bir ablası da görme özürlü. Hala-dayı çocuklarının evliliğinden doğan Önder, akraba evliliğine son derece karşı. Önder, “Aileler akraba evliliğinden kaçınsınlar. İnsan olarak önce bizler vicdanımızı rahatlatmak için elimizden gelen tüm önlemleri almalıyız. Ancak ondan sonra ‘Allah’ın takdiridir’ deme hakkına sahip olabiliriz. Bu güne kadar çıktığım radyo ve televizyon programlarında hep bu konuyu üstüne basa basa söyledim. Bu insanlar bu cezayı ömür boyu çekeceklerine, aslında bu yola başvuran ailelere kalıcı bir ceza vermek gerekir. Ki diğer aileler bundan sonra aynı yola başvurmasınlar” diyor.
Azmettim, kazandım Dört yaşından itibaren Türk Sanat Müziği’ne ilgi duymaya başladığını belirten Önder, Ankara Körler Ortaokulu’nu bitirdikten sonra İzmir’de ünlü hocalardan solfej, nazariyat ve repertuar dersleri almış. Bu sayede 1982 yılında İzmir Radyosu’nun açtığı ön dinleme sınavını birincilikle kazandığını belirten Önder, “Daha sonra Ankara’ya yerleştik. Burada iki buçuk yıl süreyle Ankara Radyosu Ses Sanatçısı Akif Özüşen’den dersler aldım. Dokuz yıl Kadri Şarman yönetimindeki Ankara Türk Müziği Derneği ve üç yıl Özgen Gürbüz yönetimindeki Teksan-Der Korosuna devam ettim” diye konuştu. 1994 yılında TRT’nin açmış olduğu sınavı kazanarak en büyük düşünü gerçekleştiren Önder, TRT Ankara Radyosu sanatçısı oldu. Bu aşamaya gelmesinde emek sarfeden Altı Nokta Körler Derneği’ni hiçbir zaman unutmayacağını anlatan Önder, “Onlar bana adeta babalık yaptı. Unutulmaz bir iyilik. Allah onlardan razı olsun. Sonuçta azmettim kazandım” dedi. İlk amatör kaset denemesini, 1982 yılında İzmir’de gerçekleştirdiğini kaydeden Önder, aralarında Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür’ün “Beni gönlüne alsan orada uyuyup kalsam” isimli eserinin de bulunduğu, “Sevgi Çiçekleri” isimli profesyonel kasetini Altı Nokta Körlere Hizmet Vakfı aracılığıyla çıkardı. Kaseti, Türk Sanat Müziği severlerinin beğenisine sunduğunu söyleyen Önder, “Dinleyenlerin çok beğeneceğine inanıyorum” diye konuştu.
Ünlü olmak istiyor En büyük hedefinin kaset satışının iyi gitmesi, devamının gelmesi, sahne, TRT’de sanatçı olarak aranan, popüler birisi olmak olduğunu söyleyen Önder, hayatında evlilik dışında “zor” diye bir kelimeyi tanımadığını belirterek konuşmasını şöyle tamamladı: “İmkanlarım ölçüsünde zor durumda olan insanlara istismar yoksa katkıda bulunmayı çok seviyorum. Çocukları çok seviyorum. Benden bir istekleri olduğunda almayı seviyorum. Çok yaramazlık yaptılar mı dayanamıyorum. Bu da herhalde çocukken geçirdiğim menenjit hastalığından kalma bir durum olsa gerek. Kedi ve köpeklerden eğitilmiş olsa dahi çok korkarım. Karanlığı birazcık hissedebiliyorum. Ölüm olayları, depremler ve ölmüş insandan bahsedilse korkuyorum. Böyle anlamsız huylarım da var.”
Her dalda eğitim Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bulunan Altı Nokta Körler Rehabilitasyon Merkezi’nde; tek başına bastonla yürümeden makremeye, ütüden el becerilerine kadar daha birçok şey öğretiliyor. Sosyal ihtiyaçların da kolaylıkla sağlandığı merkezden, görme engellilerin mutlaka faydalanması gerektiği belirtiliyor.

Görme engelliler hakkında bilgiler?” üzerine 1 düşünce

  1. Türkiye, engellilere ilişkin her türlü uluslararası sözleşmelere imza attı. Mevzuatımız da fevkalade!
    Toplu olarak bakılınca, ülkemizin, Sami Bey’in deyimiyle hayli “çağcıl” olduğunu iddia edebiliriz.
    Başka bir deyişle, muasır medeniyet, engellilere ayırımcılık yapmıyor. Tam aksine, onları hayatın genel akışına “kaynaştırmak” için gerekli uygulamalara girişiyor.
    Bazı takviyelerle fazla zorlanmadan sorunlar çözülüyor.
    Ne var ki, görüyoruz. Ülkemizde, kaç olayın ekrana utanç vesilesi ile vurması ile birlikte, bölücülük yapılıyor.
    Engelli öğretmenlere geçit verilmiyor.
    Yılın başından beri engelli çocuğunu okula aldırmada veliler sıkıntı çekiyorlar.
    Ya müdürler, ya öğretmenler, ya da diğer veliler çocukları sınıfta istemiyorlar.
    -Siz alın çocuğunuzu, “ona uygun” koşullarda yerler var. Onlara yazdırın.
    Diyorlar!
    Yani, zihniyet olarak, hayli gerideyiz.
    Zihniyet değişmedikçe, uygulamadaki tecrit sistemi sürdükçe, yasalar alaya alınıyor.
    O zaman bu yasaları çıkarmasaydınız.
    Sivil toplum ise bu konularda duyarsız.
    Laiklik elden gidiyor, bizim sivil toplumun yegâne endişesi.
    Medeniyete “layık” bir toplum olalım kaygısı kimsede yok.
    Oysa ki, engellilerin varlığı, hangi platformda olursa olsun, o mekâna “insancıllık” sağlayan en önemli etken.
    Üstelik, engelliler, bu engellerini, imkân ve fırsat tanınırsa, aşabiliyorlar. Kendilerini ispat edip, hiç de sıradan insanlardan geri kalmadıklarını gösterebiliyorlar. Görene… Kaldı ki, medeni alemdeki örnekler, bu bilgiyi sosyal laboratuarlarından size aktarabilirler.
    Bu yazıyı niye yazıyorum.
    Bir olay içime işledi. Bizim Emir Turam’dan nakledeceğim. Emir, işi dolayısıyla, topu (sporu) kalemiyle kovalayanlardan.
    Bir spor olayı dolayısıyla yurt dışında uluslararası bir turnuva izlemeye gitmiş. Bir bölümünde engelli gençler yarışı varmış. Gençlerin hepsi Down Sendromlu. Koşu başlamış. Ne var ki, yarı yolda koşuculardan biri tökezlenip, yere düşmüş.
    Ne beklersiniz. O çocuk diskalifiye. Diğerleri devam.
    Hayır, öyle olmamış. Bütün atletler durmuş, geriye dönmüşler, çocuğu yerden kaldırıp, o halde, onu da aralarına katarak, yarışa kaldıkları yerden devam etmişler.
    “Tribünlerde hepimiz ağladık” diyor Emir.
    Tabiî, alkışları anlatmaya gerek yok.
    İşte bu. İnsan bu. Böyle ruha sahip oldukları için biz onlara “engelli” diyoruz. Yuh bize!..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>