Harran hakkında kısa bilgi

İşe bakın,12. yüzyılda köşkler, kasrlar kuran Harranlı, 21. yüzyılda çatı altına hasret yaşıyor. Sekiz asır evvel atomun enerjisini, ayın uzaklığını hesaplayan yöre insanı, adını bile yazamıyor. Harran’a inenleri şen şakrak bir çocuk ordusu karşılıyor. Minikler fahri turizm elçisi gibi beldelerini gezdiriyor mühim izahatlar veriyorlar. Hayat her yerde zor ama Harran’da daha zor. Yörenin kadınları elektrik süpürgesini, çamaşır ve bulaşık makinesini sadece reklâmlarda görüyor.

Urfa’dan güneye doğru iniyoruz, “dosdoğru” ufka uzanan bir yol… Ovayı “dümdüz” kelimesi bile anlatamıyor. Sadece sahra ortasında yükselen höyükler pürüzsüz cildde sivilce gibi duruyor. Sağım, solum, önüm, arkam pamuk tarlası. Yeşil denizinde ne kadar ilerliyoruz bilmiyorum, şoför “geldik” diyor. Toprak zeminli bir meydanda iniyoruz. Araba sert de durmuyor ama tozdan göz gözü görmüyor. Dumanlar arasında peri bacasını andıran evleri seçiyorum ve tam karşımda metruk bir saray gülümsüyor. Kavruk yüzlü minikler anında etrafımı sarıyor, “hello turiz” diye haykırıyorlar. “Selamün aleyküm”le karşılık veriyor, hallerini hatırlarını soruyorum. Şaşkınlıkları dostluğa dönüşüyor, önüme düşüp, “gel sana sarayı gezdirelim abey” diyorlar. Terlik ve lastik giymelerine rağmen çevik adımlarla tepeye tırmanıyor, sayamadığım kadar kemerin altından geçiriyorlar. Saray araziye hakim bir höyüğün üstüne kurulmuş, öyle ki onlarca kilometre ötesi bile görülüyor. Çocuklar yerlerde belli belirsiz nal, duvarlarda hayal meyal kan izleri buluyor, nokta ve virgül kullanmadan cenk menkıbeleri anlatıyorlar. Zaman zaman Arapça karıştırsalar da mevzu anlaşılıyor. Kahramanları, bir Hazret-i Ali, bir Ulubatlı Hasan oluyor. Ne kadar sultan ve ne kadar komutan tanıyorlarsa hikayeye katıyor, körolasıca kafirleri kahr idüp “taa şo yanna” sürüyorlar.
Çağının meş’alesi
Harran; Dünyâ’nın en eski kentlerinden biri. Adı Sümerce “keşişen yollar”dan mı yoksa Akatça “dayanılmaz sıcaklar”dan mı geliyor bilemiyorum ama şirin belde 9 bin yıldır Harran diye anılıyor. Yaşlı şehir zaman zaman peygamberleri de barındırıyor, meselâ Hazret-i Lût, Hazret-i  Şuayb, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i Yakub’u bağrına basıyor. Harran, devrin iki medeniyeti Hitit ve Mısır arasında en önemli durak. Sonraları İpek yoluna kavşak oluyor. Emevi Halifesi Mervan Harran’ı çok seviyor, bir çok alternatif varken onu başkent yapıyor. “Marifet iltifata tabi” derler ya hattatlar, nakkaşlar, mimarlar buraya koşuyor, maharetlerini gösteriyorlar. Hayat bin Kays (Harrani Hazretleri) gibi tasavvuf önderleri Yemen’den Cezayir’e uzanan coğrafyayı aydınlatadursun, El Battani dünyanın aya olan uzaklığını buradan hesaplıyor. Avrupalıların kabile hayatı yaşadıkları yıllarda Cabir bin Hayyan atomun parçalanması halinde Bağdat’ı yıkabilecek kadar büyük bir enerji çıkacağını öne sürüyor. Sabit bin Kurra Yunan feylosoflarının kitaplarını Arapça’ya çeviriyor, kelâm alimleri onlara güzel cevaplar hazırlıyor. Devrin en önemli matametikçileri Harran Üniversitesinden çıkıyor. Cerrahlar basit operasyonları aşıp göz ameliyatı yapıyorlar.
Ulemânın mekânı
Abbâsî Halîfesi Harun Reşid Harran aşkına kesenin ağzını açıyor. O yıllarda şehir 8 kapısı ve 187 burcu ile göz kamaştırıyor. Kesme taştan yapılan surların dışında derin bir hendek bulunuyor. Rakkakapı, Halepkapı, Nizarkapı, Yezidkapı, Feddankapı ve Küçükkapı’dan kervanlar girip çıkıyor, caddelerden gürül gürül insan, lülelerden şakır şakır su akıyor. Kapalı çarşı sesler ve renklerle donanadursun Cüllap ve Deysan nehirlerinden gelen sular imalathanelerde kullanılıyor. Her sokak başında çeşme ve her mahallede hamam bulunuyor. Kanallar ovayı ağ gibi sarıyor, yer çayır, gök ağaç kesiliyor. Belki inanamayacaksınız ama havali sincaptan geçilmiyor. Adları sanat tarihi kitaplarında kalan eserleri bulamıyoruz ama Ulucami’nin enkazı bile düğme ilikletiyor. Anadoludaki anıt camilerin ilki olan Harran Ulucami’nin ortada muhteşem bir girişi, sağında dokuz, solunda dokuz ayrı kapısı bulunuyor. On dokuz dilimli mimari bu kapılara açılıyor. Avluda nefis bir havuz ve birbirinden sanatlı fıskiyeler yer alıyor. Haziredeki mezartaşları Emevi süsleme sanatının en gözde örnekleriyle bezeniyor. Nureddin Mahmud Zengi ve Selahaddin Eyyubi şehre çok sayıda han, hamam, çarşı, medrese katıyor. Hoş, seyyah İbn-i Cübeyr’e bakılırsa Harran minare ormanını andırıyor. Yollar mermerlerle örülüyor, kavşaklar kubbelerle gölgeleniyor. Ancak Azgın Moğol sürüleri şehri yakıp, yıkıyor, yine de hırslarını alamıyorlar. Canını kurtaranlar Mardin, Şam ve Halep’e kaçıyor, Harran harabeleri çöl göçerlerine mekân oluyor. İşte Evliya Çelebi Harran’ın bu perişan halinden söz ediyor.
Suya kavuşunca…
Aradan yıllar, uzuuun yıllar geçiyor. Zemin sarı sıcakta pişe pişe çöle dönüyor. Ama günün birinde inanılmaz işler oluyor, Fırat’ın serin suları ovaya akıtılıyor. Kavruk topraklar yeniden yeşeriyor, Mezopotamya “Mezopotamya gibi” oluyor. Zamanında çok sıkıntı çektiklerinden olsa gerek Harranlılar suyun kıymetini iyi biliyorlar. Avluda mutlaka kuyuları bulunuyor ve sarnıçlar daima dolu tutuluyor. Konik kubbeli Harran evleri son 150-200 yılın işi ve temellerinde çok miktarda tarihi taş bulunuyor. Tepedeki delik hem baca gibi kullanılıyor, hem ışık veriyor. El tezgâhlarında dokunan ve yer tezgâhlarında satılan keyfiyeler üniforma gibi, onlar poşusunun renginden kimin Türk, kimin Arap, kimin kürt olduğunu anlıyorlar. Yerliler, etek, yelek ve tülbentleri roman gibi okuyor, kadının evli mi, bekar mı, dul mu, çocuklu mu olduğunu elbisesinden biliyorlar. Sonra dövmeler görüntü olsun diye yapılmıyor, her motifin bir anlamı oluyor.
Harran’da yazın ısı gölgede 50 dereceye varıyor ve evler tandıra dönüyor. İçerisi dayanılmaz olunca millet damlarda uyuyor. Boşvermişler yataklarını yere seriyor, canını sevenler paraya kıyıp iyi kötü bir taht yaptırıyor. Bu taht dediğimiz şey yüksek ayaklı bir sedir ve mutlaka maviye boyanıyor. Zira haşarat takımı maviyi alev gibi görüyor. Ama Urfalılar yine de n’olur n’olmaz diyor, taht ayaklarına bir konserve kutusu geçirip, içine su koyuyor. Ama akrep bu, ne edip ediyor, maniaları aşıyor. Kâh yastığınızın altından, kâh kunduranızın içinden çıkıyor.
Şimdi hava sıcak ya, insancıklar bir o yana, bir bu yana dönüp duruyor. Yuvarlana yuvarlana damdan düşmeyi beceriyorlar. Onlar kollarını bacaklarını, sınıkçılar da parayı kırıyor.
Nereden nereye
Tarlası tapanı olan için neyse de günübirlik işçiler için hayat hakîkaten zor Harran’da. “Pambık ırgatları” yol kenarlarına naylondan, çıtadan barakalar kuruyor, börtü böcekle içiçe uyuyorlar. Çilekeş kadınlar çalı çırpı yakıyor, üzerine isli bir tencere ya da kararmış bir çaydanlık oturtuyorlar. Çocukların çapadan beli kopuyor, ihtiyarlar gibi yumruklarını yüzlerine dayayıp oturuyorlar. Bıkkın, bezgin önlerine bakıyor, belki de elektriği, suyu olan bir evceğizin hayalini kuruyorlar. Onlar için un bile lüks, zira marabanın parası ancak buğdaya yetiyor, taşla ezip hamur tutuyorlar. İşe bakın, 12. yüzyılda köşkler, kasrlar kuran Harranlı, 21. yüzyılda çatı altına hasret yaşıyor. Sekiz asır evvel atomun enerjisini, ayın uzaklığını hesaplayan insanlar bugün adını bile yazamıyor. Bırakın keseyle altın, tepsiyle gümüş dağıtmayı üç kuruşu bir araya getirip yarım ekmek alamıyor. Bir zamanlar ulemâyı, hükemâyı, şuarâyı ağırlayan Harran bu hâ !… İnsanın “nereden nereye” diyesi geliyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>