Küreselleşme nedir?

kuresellesme nedir 300x172 Küreselleşme nedir?

Küreselleşme nedir?

Küreselleşme tabiri yeni, yani yaklaşık bir on yıl önce konduğu için yeni başladığını düşünüyoruz. Küreselleşme‘nin, herkesçe kabul edilebilecek asgari özelliklerini saydığımızda, yüzyıllardan beri değişik şekillerde devam eden bir olgunun yeni şekli olduğu anlaşılacaktır. Küreselleşme, gelir arttırmak ve maliyet düşürmek amacıyla daha büyük pazarlar oluşturmaya yönelik olarak devletler veya şirketler arasında yapılan her türlü ekonomik bütünleşme faaliyetidir. Küreselleşme, kavram pazarlama konusunda uzman olan Amerika’lılar tarafından konulmuş, gerçekten günün koşullarına göre uyarlanmış hinterland büyütme çabasını belirten bir isimdir.

Dünya tarihi, Mars’dan bakışla şöyle bir gözden geçirildiğinde, benzer faaliyetlerin eskiden beri sürdüğü hemen görülecektir. Maliyet düşürmek ve gelir arttırmak için önce sömürgecilik yapıldı. Günün koşulları öyleydi, ezmeyi olanaklı kılıyordu, ve gücü yeten her ülke veya toplum bunu yapıyor, dünyadan bihaber, sadece kendi gerçekleriyle yaşayan toplumlar da, ya şiddeti, ya da bir iki elma şekerini kuzu kuzu kabulleniyorlardı. Güney Amerika’nın yer altı kaynakları, Afrika’nın insanları, Uzakdoğu’nun yer üstü kaynakları gelişmiş batının ekonomisine bedavaya katıldı. Üretilen ürünler de yüksek karlara aynı ülkelere satıldı.

Sömürgeciler, o günlerde garip sayılmayan her türlü baskıcı uygulamayı kullanmalarının yanı sıra, sömürülen ülkeleri kendilerine benzeştirmek o ülkelerde rahat rahat, uzun süre ekonomik fayda kazanmalarını sağlayacağını gördüler. Bu sebeple fraklı Çinliler, kriket oynayan Hintliler, papyon takan Afrika’lı uşaklar, batılı ülke vatandaşı onlarca ırk insan peydahlandı.

Sömürgecilik neredeyse bin yıl sürdü. Yirminci yüzyılın ortalarında ulus devlet fikirlerinin en az gelişmiş bölgelere kadar ulaşması, insan haklarının evrensel ve bağlayıcı hale gelmesiyle yok oldu.

Yok olmayan pazarı büyütme faaliyeti, ikinci dünya savaşı sonrası başlayan soğuk savaşla, dünyayı iki kutuptan birisine çekme çabasının, yani emperyalizmin en önemli araçlarından birisi haline geldi. Aslında ekonomik bütünleştirme, emperyalizmin elma şekeri olmuştu şimdi. “Katıl benim kutubuma sana zenginlik vereyim, e tabii ben de biraz ucuz hammadde alacağım ve karlı ürünler satacağım” diyordu güçlü ülkeler.

Emperyalizmin, yani siyasi bütünleştirmenin kullandığı bir diğer önemli araç ise düşünsel birlikti. Bunu sağlamak için yoğun propaganda kullanmanın yanısıra, karşı kutuba yakın düşüncelere sahip insanlar da en azından dışlandı. Tek fikir, tek tip insan yaratılmaya çalışıldı.

Emperyalizm de kutuplardan birisinin yok olmasıyla, yani yaklaşık onbeş yıl kadar önce anlamsız hale geldi. Kutuplar da yok olduğuna göre artık daha büyük pazarlar da yaratılabilirdi. Çünkü yok olan kutup dünya pazarının yaklaşık üçte biri anlamına geliyordu. Kollar sıvanmalı, tüm dünya tek bir pazar haline gelmeliydi. Bunun başarılabilmesi için iki faktörün geçekleşmesi gerekiyordu. Birincisi ticari duvarların kalkması, ikincisi de tüm halkların benzer yaşam tarzına sahip olmaları… Birincisi tahmin edilenden çok daha kolay oldu. Yurt dışından sermaye akışına aç olan ülkeler, gereken her türlü düzenlemeyi hızla yaptılar. Tabi ki bu henüz tamamlanmadı, hala sürmekte…

Kültür benzeşmesi ise daha uzun bir süre alsa da, anlaşıldı ki o da zor olmayacak. Televizyon, sinema, müzik gibi endüstrilerin imkanları, devasa firmaların reklam faaliyetleri, yani topyekün bir hayal ihracatının meyveleri, kültür benzeşmesinin mümkün olduğunu ispatladı. Tüm dünyada iş yapmanın vazgeçilmez gereği olan anında ve ucuz iletişim ihtiyacına cevap olarak hızla gelişen internet ise en büyük katalizör oldu. Artık her milletin bildiği ortak bir dil rüyası da gerçekleşiyordu. Bunun yanısıra bilgi dolaşımının miktar ve hızındaki geometriksel artış, her türlü dogmayı sorgulatır oldu; yani demiri yeniden şekillendirmek üzere eriyik haline getirdi.

Bu iki faktörün gerçekleşmeye meyillenmesiyle, hedef ölçeğinde bir dönüştürmenin gerçekleşmeye başlaması anlamına gelmektedir.

Aslında küreselleşme, sömürgecilik ve emperyalizmle benzer amaçları taşısa da içeriğinde farklı aromalara sahiptir. Küreselleşme, sömürgecilik ve emperyalizmin aksine, insani değerleri ön plana koymaktadır. Küreselleşme‘nin vitrininde eşitlik, bireysel özgürlük, kişisel ekonomik güç, dünyaya açılma, yeni fırsatlar, hür düşünce ve benzer değerler vardır. Bu durum, küreselleşme‘nin geniş kabul görmesini sağlamaktadır.

Bu yazıda her ne kadar bazı imalarda bulunuyor olsam da, küreselleşme‘nin iyi veya kötü olmasıyla ilgili herhangi bir analiz yapmak istemiyorum. İşaret etmek istediğim küreselleşmenin gerçekte ne olduğu, ve bundan sonra karşılaşacağı tepkinin büyüklüğüdür.

Evet, vitrininde veya içinde başka ne olursa olsun, eğer küreselleşme, ekonomik hegomonyanın yeni bir şekliyse, o takdirde sömürgeciliğin, feodalitenin, sanayi devriminin, emperyalizmin gördüğü tepkileri dünya halkından o da görecektir; görmeye başlamıştır da. Yani başlayan binlerce yıldır süren ekonomik yayılma değil, bunun son versiyonu olan küreselleşmeye karşı olan harekettir.

Bundan iki yıl önce gayet romantik bir karşı hareket gibi Seattle’da dünya kamu oyunun önüne gelen anti-küreselleşme hareketinin, bu yıl ulaştığı boyutu bir tartalım. Ufak gülümsemelerle karşılanan Seattle olaylarının yüzbinlerin katılımıyla Cenova’ya rücu edişindeki ivmeyi algılayalım. Ve orada artık kan döküldüğünü tekrar hatırlayalım. Bu durum aklımıza dahi getirmek istemediğimiz daha çok kan dökülmesine yol açar mı? Umarız hayır, ama ne yazık ki tarih böyle olduğunu bize hep göstermiştir. Bir sonraki G-7/G-8 Kanada’dadır. Kanada’nın ödü şimdiden patlamaktadır. Ama bana öyle geliyor ki o zamana kadar daha başka yerlerde de olaylar baş gösterecektir. Onlarca barışçı anti-küresel örgütün yanısıra, şiddet yanlısı dört örgüt vardır. Bunların muhtemel eylemleri beni korkutmaktadır.

Ciddi bir küreselleşme karşıtlığı başlamıştır. Tabi ki şiddete karşıyız. Ama hemen küreselleşme karşıtlarına karşı olup, küreselleşme savunması yapmadan önce, bu olgunun ülkemize etkilerini iyice anlayıp pozisyon almak daha doğru olacaktır. Hemen fikirsel teslimiyeti seçmeyelim. Bir bakalım, belki de bizim için, küreselleşme‘yi olduğu gibi kabul etmeyi savunmamayla çizebileceğimiz çok daha parlak bir yol vardır. Düşünelim, ne kaybederiz?

Geçen haftaki yazımda, küreselleşme‘yi, gelir arttırmak ve maliyet düşürmek amacıyla daha büyük pazarlar oluşturmaya yönelik olarak devletler veya şirketler arasında yapılan her türlü ekonomik bütünleşme faaliyeti olarak tanımlamıştım. Ayrıca küreselleşmenin, yeni bir tabir olsa da, sömürgecilik ve emperyalizmin devamı olması sebebiyle yeni bir olgu olmadığından bahsetmiştim. Atalarından farklı olarak küreselleşmenin siyaset olmayan bir ortamda doğduğu, barış ve insan hakları gibi evrensel değerleri içermesi sebebiyle de daha karmaşık bir akım olduğunu belirtmiş, anti-küreselleşme‘nin hız ve güç kazanacağını iddia etmiştim

Küreselleşme‘yi bize verildiği gibi almamız yerine, öncelikle tam olarak anlayıp, beraberinde gelen tehdit ve fırsatları tespit etmemiz, bunlara göre strateji ve modeller belirlememiz gerektiğini de yazmıştım. Bir sonraki yazımın, yani bu yazımın da küreselleşme‘nin anlamı hakkında olacağını belirtmiştim. Ancak gördüm ki Türkiye gibi bir ülkede bir hafta sonraya söz vermek, lotoda altı bulacağına söz vermek gibi bir şey. Ülkemiz gündemi öyle baş döndürücü hızla gelişiyor ki, iki hafta öncenin en sıcak konusu, bayat ve küflü bir ekmeğe dönüşebiliyor. Neyse ben sözümü tutayım ve küreselleşme‘ye bakayım.

Evet efendim, yukarıdaki tanımdan yola çıkarak bir küreselleşen bir de küreselleştiren ülkeler olduğunu söyleyebiliriz. Küreselleştirenler dünyayı küreselleştirirken, küreselleşenler bunların peşinde koşmakta, kendilerinden bekleneni yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Gümrük duvarlarını sıfırla, uluslararası yasaları kabul et, altyapı yaırımlarını küreselleşme‘ye yönelik yap, tüketimi canlandır vs. vs.

Küreselleşenlerin yaptığı şey dünyayı tek bir toplum haline çevirmeye çalışmaktır. Yüzyetmiş toplum, değişik ihtiyaçlara sahip yüzyetmiş pazar anlamına gelirken, tek toplum aynı ihtiyaçlara sahip tek pazar, tek pazar da standartlaşma ve büyük ölçekli üretimden kaynaklanan daha düşük maliyetle üretmek anlamına gelmektedir. Tek çeşit toplum da, tek tip yaşam tarzı, yani pek çok kültürün yok olması demektir. Hatta bu yaşam çeşidi kültürlerin yok olmasından öte, sürekli tüketen, tüketmek için çalışan tek bir dünya halkı yaratılması anlamına gelir.

Küreseleşme‘yi teşvik eden temel istek daha çok bölgede iş yapmak, yani daha çok kazanmaktır. Demekki, dünya ne kadar küresel olursa, güçlü ekonomik birimler, yani devletler ve şirketler o kadar büyük gelire sahip olur…

Son zamanlarda küreselleşmeyle ilgili Türkiye’de yapılan yorumları dikkatle okudum ve dinledim. Gördüm ki ülke aydınları ağız birliği etmişçesine şunu söylüyor: “Küreselleşme kaçınılmazdır, biz de ülke olarak, toplum olarak buna uymalıyız”. Bunu kimisi özgür düşünce, kimisi zenginliğin artması, kimisi batı tarzı yaşam hayaliyle söylüyor. Tamam iyi güzel de söylenen ve yazılanları izlerken benim aklıma bazı sorular geliyor. Bu soruları cevaplamadan küreselleşme‘yi isteyip istememek mümkün değildir.

Ne var ki bunların cevabı tek ve mutlak değildir. İnsandan insana toplumdan topluma değişir. Bu sebeple tüm okurlara bir düşünme modeli sunmak üzere soruları sıralıyorum. Bu bir test değil, sadece çok yönlü düşünme egsersizidir. Ha, bu arada birisi de çıkıp bazı nesnel olgularla cevap verirse daha çok memnun olurum. Başlıyorum.

· Aynı şekilde düşünen, tek tip insan insana hazır mıyız? Yani tüm dünya sevmediğiniz komşunuz gibi, veya sevdiğiniz anneniz gibi olsa nasıl hissederdiniz?

· Aynı tarzda yaşayan dünya halkına hazır mıyız? Yani tüm dünya Macaristan yaşam tarzıyla yaşasa, veya Türkiye’de bulunan yaşam tarzını benimsese ne düşünürdünüz? Hadi bu yaşamlarla ilgili olumsuz fikir sahibi olanları da ayıklamak için daha değişik sorayım; Tibet ve mesela Tanzanya’da ki özgün yaşam da dahil olmak üzere tüm dünya Amerikan yaşam tarzını benimsese ne hissederiz?

· İnsan ve kültür azlığı veya aynılığının, dünyanın geleceğine etkisi ne olacaktır? Bu bilimsel bir konu mudur? Öyleyse bu konuda bilimsel araştırmalar yapılmış mıdır?

· Türkçe’nin yok olmasına hazır mıyız? Yok canım daha neler diyenleri duyar gibiyim. Onlara hatırlatmak isterim ki geçmişte başka kültürlerin etkisi altında kalarak onlarca dil yok olmuştur.

· Küreselleşmeyle gelen özgür düşünce ve ifade hakları ne kadar faydalı ve kalıcı olacaktır? Tepeden inme bir şeyler aşağıda ne kadar tutar? Ya anti-küreselleşme hareketi küreselleşmeyle gelen her değere, özgürlüklere de toptan karşı çıkar ve yıkarsa?

· Küreselleşme ne kadar sosyal adalet getirecektir? Mevcut sosyal adaleti ne kadar bozacaktır? Nimetlerinden herkes eşit düzeyde yararlanabilecek midir?

· Küreselleşme‘nin ülkeler ve bu ülkelerde yaşayan bireyler arasında fırsat eşitliğine katkısı ne olacaktır? Dahası bir katkısı mı olacaktır, yoksa zararı mı?

· Ulusal bağımsızlıktan daha az söz etmeye hazır mıyız?

· Küreselleşme‘nin yaygınlaşma hızına paralel olarak, çocuklarımızı bir ülke kimliğinin dışında, başka bir aidiyet kimliğiyle ne kadar yetiştirebiliyoruz? Biz evde küresel yetiştirirken acaba okulda bu çocuklara hangi kimlik aşılanıyor? Acaba yeni jenerasyon iki kimlik arasında bocalayan ikinci, üçüncü kuşak gurbetçiler gibi boclayacak mı?

· Küreselleşme‘nin mucidi kapitalizm ne kadar kalıcıdır? Kapitalizm metamorfoza uğrarsa, küreselleşme‘ye ne olur?

· Küreselleşme‘nin, dünyadaki tüm insanların sorunu olan çevreye nasıl bir etkisi vardır? Bu ne kadardır?

· Dünyanın her bölgesi eşit derecede küreselleşemezse veya küreselleşmezse ne olur? Bu yeni bir çatışmanın kaynağı olur mu?

· Tek çare bu şekliyle küreselleşme midir? Başka bir yol yok mudur?

Küreselleşme nedir?” üzerine 2 düşünce

  1. Küreselleşme iyi mi, kötü mü?
    Küreselleşme hakkında zihnimiz çok karışık. Çevremizde o kadar şey küreselleşmeyle ilgilendiriliyor ki neyin küreselleşme, neyin küreselleşme olmadığını anlayamıyoruz. Bazılarına göre her derde deva, bazılarına göre batı istismarının örtülü adı. Küreselleşme çoğu zaman batı tarzı hayatla veya ABD’nin dayatmacı “şahin” politikalarıyla karıştırılıyor. Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurumun derinleşmesi küreselleşmeye bağlanıyor. 19. yüzyılda dünyanın en zengin ve en fakir ülkeleri arasındaki fark 9 kat idi. Bugün 60 kat! IMF verilerine göre dünya nüfusunun %15’ini oluşturan 29 ülke dünya gayri safi hasılasının %57’sini, dünya nüfusunun %85’ini oluşturan 141 ülke dünya gayri safi hasılasının %43’ünü alıyor.
    Bu dengesizliği küreselleşmeye bağlamak ne kadar doğru? Küreselleşme gelir dengesizliğini körüklüyorsa batıda dengesizliğin hafif, küreselleşme karşıtı fakir ülkelerde uçurumun dehşetli olmasını neyle izah etmeli?
    Küreselleşme karşıtlığının altında bazen tembellik, bazen eskiye özlem, bazen de imtiyazların kaybolacağı endişesi saklı. İşin doğrusu küreselleşmenin iktisadî, siyasî, hukukî, kültürel, çevresel boyutlarını bir arada görecek zahmetli bir analiz yapmaktır.
    Nobel ekonomi ödülü sahibi Stiglitz, “Küreselleşme, Büyük Hayal Kırıklığı” kitabında “Nedir hakkında bu kadar iftira, hem de bu kadar övgü yapılan küreselleşme meselesi?” diye soruyor ve açıklıyor: “Temelde, ülkelerin ve dünya halklarının bütünleşmesidir. Ulaşım ve iletişim maliyetlerini inanılmaz ölçüde azaltacağı için ortaya konmuştur. Ayrıca mallar, hizmetler, sermaye, bilgi ve kısmen de insanların sınırları aşmasının önündeki sunî engellerin kaldırılması demektir.”
    Küreselleşme ilke itibariyle hiçbir bloklaşma öngörmüyor. Tam tersine, tüm ülkeleri kucaklayacak biçimde geliştirilecek belli kurallar etrafında ticaretin ve sermaye hareketlerinin tamamen serbestleştirilmesinin herkese yararlı olacağı düşüncesinden hareket ediyor. Fakir ülkeleri de zenginleştirebilecek bu otoyol herkese açık mı? Tam değil. Uluslararası ticarî anlaşmaların ve gelişmekte olan ülkelere dayatılan politikaların sorgulanması, kararların demokratikleştirilmesi lâzım.

    “Ben yaptım oldu”
    Aksaklıklarına rağmen küreselleşme toplumların ırk, dil, renk, coğrafya, rejim, din eksenli kavgalarını kısmen de olsa bırakmalarına, birbirlerini anlamalarına yardımcı olmuştur.
    Çeyrek asır öncesine kadar dünya, birkaç yıl öncesine kadar da bizler ideolojilerle şerbetlenmiş bir hayat yaşıyorduk. Devletler, hükümetler, despotlar, baronlar, mahalle kabadayıları güçlerinin yettiği kadar hükümranlık alanları çizmiş, “kendine özgü” yasaklar, öncelikler, gümrükler, korumalar, duvarlar örmüştü. Gücü yeten her aktör kendi aşiretini kurup, keyfince yönetiyordu. Hak ve özgürlük zorbaların halka takdir ettiği birer lütuftu.
    Küreselleşme keyfiliğin temellerini büyük nispette çökertti. Artık ülkeler yasalarını küresel toplumun değerlerine göre yapacak. Dünyanın benimsemediği kuralları kimseye dayatamayacak. “Ben yaptım oldu” diyemeyecek.

  2. Çağımızın en çarpıcı paradokslarından biri şüphesiz bir taraftan küreselleşme denilen iktisadî entegrasyon sürüp giderken, buna tam ters yönde siyasî çözülmenin işliyor olmasıdır. Afrika çöllerinden aşağısını saymayacak olursak 1871 yılında yeryüzünde 64 bağımsız devlet vardı. Bundan kırk üç yıl sonra yani Birinci Cihan Harbi arifesinde sömürgecilik ve emperyalizmin yok edici özelliği sonucu bağımsız ülkelerin sayısı 59’a düşmüş. Ama İkinci Cihan Harbinden başlayarak bu sayı artmaya başlamış. Nitekim harbin hemen ardından bağımsız ülkelerin sayısı 74’e, 1950 yılında 89’a yükselmiş. 1995 yılında bu sayı 192 olmuş. Şimdi 200 civarında bağımsız devletin Birleşmiş Milletlere üye olduğunu biliyoruz.

    Konglomeralar dağılıyor
    Konglomeralar tabiî çimento maddesi içinde yapışıp bloklaşmış farklı jeolojik elemanlardan oluşur. İlk bakışta yekpare bütün gibi görünse de, şiddetli titreşim veya darbe aldığında dağılır. Bir boyar madde içine konduğunda her elemanı ayrı renklere ve kimliğe bürünür. İmparatorluklar ve zoraki bloklar konglomeralar gibi dağıldı. Osmanlı imparatorluğunun yerinde bugün 32 ülke yaşıyor. Bir o kadar da Sovyet bloğunun.
    Günümüzde sermaye, yatırım, üretim, ticaret küreselleşirken siyasette parçalanmaların, devletlerde dağılmaların hızlanıyor olmasını iki şeyle izah etmek mümkün. Birincisi ticaret küreselleşirken ulus devletler içindeki eşitsizlikleri artırdı. İkincisi ise sinema ve televizyonun yaydığı sathî kültür (Hollywood tarzı yaşam, pop müziği, tek tip giysi, İngilizce terminoloji) mahallî kimliklerin direnip dirileşmesine sebep oldu ve ayrışmayı körükledi. Etnik azınlıklar, ayırımcılıktan yana tavır koydu.
    Günümüzde dinî ve etnik çekişmeler konglomeraların sağlamlığını test ediyor. Son 60 yılda meydana gelen savaşların üçte ikisi ülkeler arasında değil, aynı devletin içindeki ayrı ve diri unsurlar arasında yaşanmış. Yugoslavya iç savaşı bunun en açık örneği. Rusya karşısında yekvücut çarpışan Afganlılar, Sovyetler çökünce iç hakimiyet ve kimlik savaşına giriştiler, mozaikleştiler. Somali, Sierra Leone, Ruanda diğer örnekler. Demokraside anlaşamazlarsa yarın Irak, petrolün hem güç hem de tehdit oluşturduğu Suudî Arabistan ve İran, acımasız infazlarla yapıştırılmış Çin Halk Cumhuriyeti dağılmalar yaşayabilir. Bir başka zaman düzinelerle etniği ve yüzlerce dini barındıran Hindistan konglomerası dağılabilir. Hiç konuşulmayan, ama dinî ve etnik ayırımcılığın giderek kuvvetlendiği ABD konglomera dağılmasına aday olabilir.

    Avrupa birleşiyor
    Farklı kültürleri ancak adalet, demokrasi ve insan hakları bir arada tutabilir. Bunu başaramayanlar darmadağınık olup, küresel havuzda serpinti gibi savrulur. Avrupa ise küreselleşmenin dağıtmak yerine birleştirdiği bir blok. Konglomeralardan farkı birleşenlerin bağımsızlığı ve demokrasiyi doyasıya tatmış ülkeler olması. Bir de üst yörüngede yer tutma arzusu. Demokrasi ve insan hakları mıknatıs gibi çekiyor, birleştiriyor, daha kuvvetli kılıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>