Mekke Mesfele bölgesi

Mekke Mesfele 300x225 Mekke Mesfele bölgesi

Mekke Mesfele bölgesi

Çok olmuştur. Tam belediye otobüsü Levent’ten, Etiler’e doğru yönelmiştir ki yanınızdaki ihtiyar size döner. Dirseği ile böğrünüze dokunup söze girer “Biliyor musun delikanlı” der, “Bir zamanlar buralar dağ başıydı. Dönümünü 100 liradan teklif ettiler de almadım”… Sakın “100 liran var mıydı ki” diye terslenip mızıkçılık yapmayın. Elinizi dizinize vurup dövünün ki adam mevzuyu ballandırsın. Altmışlı yıllarda buraların silme dutluk olduğunu ve bir ekmek almak için taa Mecidiyeköy’e indiklerini anlatsın. Korkarım yolu Misfalah’dan geçen Mekkeliler de aynı şeyleri konuşuyorlar. Zira bundan sadece 10 yıl önce sıska keçilerin otladığı taşı kızıl dağlar mermer ve camdan müteşekkil binalarla donanıyor. “Misfalah” ne demek bilmiyorum ama Türkler kelimeyi “misk” ve “felah” diye ikiye bölüyor, semte “kurtuluşun hoş kokusu” gibi mânâsı yüce bir isim yakıştırıyorlar. Lâkin Arapça’ya hakim olanlar bu kelimenin “sefele” (alçak- sefil) kökünden türetilebileceğine işaret ediyorlar. Misfalah, her hac dönemi orta büyüklükte bir Türk şehrine dönüyor. Zira Diyanet’in tuttuğu evlerin yüzde 80’i burada bulunuyor. Dile kolay arafenin yaklaştığı günlerde Misfalah’da yaklaşık 100 bin yurttaşımız oluyor. Eskiden binaların çatısından aşağı beşer-onar metrelik bayraklar sallanır ortalık hilale boyanırdı. Suudiler bundan çok rahatsız oldular ve artık bayrak asmamıza izin vermiyorlar. Lakin kayıp bürolarımız ve sağlık ocaklarımız bile yetiyor. Esnafımız zaten “memnu”dan (yasaktan) anlamıyor. Ay-yıldızı vitrinin ta alnına çakıp görüntüyü kurtarıyor.
Aslan yattığı yerden
Mâlum Türklerin “yurt edinmek” gibi bir takıntıları var. Benim milletim bırakın 10 gün konakladığı yere, alel acele geçtiği yollara bile mührünü vuruyor. Mesela Ankaralı Kemal ve Beyşehirli Kürt Musa sadece Mesfele sokaklarını boyamakla kalmıyor, Cebel-i Nur (Hira Dağı) ve Cebel-i Sevr üzerinde fırça sürecek ne kadar kaya buldularsa üzerine adlarını yazıyorlar. Sıra geliyor ad bağışlamaya. Benim vatandaşım nasıl Zafiranborlu’yu, Safranbolu; İslambol’u, İstanbul; Ahi Mesud’u, Etimesgut yaptıysa Misfalah’ı da “Mesfele” (bir ağıza göre Besleme) olarak ilan ediyor. Bu selin önünde ne şehrin yerlileri ne de Mekke Belediyesi durabiliyor.
 Bir sonraki safha çarşı pazara el atmaktan geçiyor. Yurdumun insanı işe ufak tefek yer tezgahları ile başlıyor, hacı yağı, tesbih, takke, akik taşlı gümüş yüzük derken bakkal, manav işine girişiyor. Zamanla döner çevirmeye, ızgara yellemeye başlıyor. Sonra akrabalarını ve hemşehrilerini çağırıyor, akıllara ziyan bir hızla çoğalıp kök budak salıyorlar. Kimisi pirinç ney ayıklıyor, kimi baklavalar, börekler açıyor. Köfteler sıkılıyor, etler şişleniyor, pideler kızgın fırınlara salınıyor. Kebaplarımızın ünü, uzak semtlerdeki Arapları bile Mesfele’ye çekiyor. Burada her ilden insanımız olduğu için lokantalarımız “Anadolu, Mevlana, Osmanlı” gibi kucaklayıcı isimler alıyor, işe sonradan müdahil olanlar bunların “öz”lerini ve “hakiki”lerini açarak serbest piyasa ekonomisi ve rekabet ortamının gelişmesine katkıda bulunuyorlar.
 
Hizmette sınır olur mu?
Mesfele’de hubz-i afgani (tadı nefis bir tandır ekmeği) yapan iki küçük fırını da saymazsanız esnafın alayı Türk ya da Türkleri çalıştırıyor. Berberlerden biri “gece ve gündüz açığız” diye bir tabela mı astı, öbürü hemen “24 saat hizmetinizdeyiz” diyen bir afiş yazdırıyor. Adanalı Ali ile Aladağlı Mehmet, keçeli kalemlerle taşra çıkıp semtin tüm duvarlarına “Türk berberi. Mescid yanında. 25 saat açıktır” cümlesini karalıyorlar. Berber deyip geçmeyin. Döviz alıp satıyor, vekalet yoluyla kurban kesiyor, araba ayarlıyor, zemzem buluyor ve her türlü kargo işlemleriniz için “bi güzellik” yapıyor.
 Milletimiz yerine ısınınca detay mevzulara geçiyor. Önce “N’olacak bu Arabistanın hali” konusunu tartışıyor, sonra yeşil sahalardaki çekişmelere giriyorlar. Fenerliler bir alem, eh Galatasaray’ı yendiler ya çalımlarından geçilmiyor. Çay içerken inadına ağızlarını şapırdatıyor, her yudumdan sonra şeddeli bir “ohhh” çekip aslanların nasırına basıyorlar. Muhatabları elbette bu konuda onlarla aşık atacabilecek donanıma haizler ama dil biberletecek sözler ihram yasaklarına giriyor.
 Mesfele’de kalan bir diğer millet Nijeryalılar. Bizimkiler mâlum, alayı kaynamış makarna renginde onlar ise süzme zenci. Ortalık Beşiktaş forması gibi, ya tam siyah, ya tam beyaz. İnsan araya bir iki kafile o gri çocuklardan (Pakistanlılar’dan) koyar da şöyle yumuşak bir geçiş sağlar.
 Maşaallah Nijeryalılar boylu poslular ama bize karşı hürmette kusur etmiyorlar. Ülkelerinde hâlâ Abdülhamid Han adına hutbe okunduğundan olsa gerek, önümüzden geçerken topuklarını bitiştirip, düğme ilikliyor, şiirini bitiren ilk mektep talebesi gibi belden bükülüp kafa selâmı veriyorlar. Bu genç uşaklar vakitlerinin çoğunu Mescid-i Haram’da geçirdikleri için semt bize kalıyor. Lâkin zaman zaman pilav kazanları ile huruç harekatına kalkışıp, sokağı sofraya çeviriyorlar. İş böyle olunca amcalarım kendilerini biricik Mesfelemizi korumak ve kollamakla yükümlü hissediyor, semtin bütün boşluklarına sandalye atıp, tüm gölgelerine semaver kuruyorlar. İcabında gece yarılarına kadar vaziyet ediyor, mevzilerini asla terk etmiyorlar. Servis ekibi tam 64 otobüsle Kabe-i muazzama’ya (bedava) yolcu çekmesine rağmen namazlarını muhitlerinde kılıyor, milletimizin sokağına nasıl sahip çıktığını yedi düvele gösteriyorlar.
 Uydum hazır olan mikrofona
Diyeceksiniz ki bu kadar insan hangi mescide sığıyor. Doğrusu Mesfele’nin üç beş minik mescidi bu kalabalığı kaldıramıyor. Ama Suudi imamları “iletişim ve elektronik” konusunda “düzeyli bir eğitim” aldıkları için ne kadar ağaç ve ne kadar direk bulurlarsa üzerini hoporlörlerle donatıyor, dokuz sokak ötedekilere bile namaz kıldırıyorlar. Yalnız bazı uyanık hocalar hadlerini ve hudutlarını aşıyor, gece operasyonu ile sınır aşırı noktalara kablo döşüyorlar. İşte sırf bu yüzden tekbirler karışıyor. Yayın stereo olunca cemaat birinin komutu ile rükuya eğilip, öbürünün ki ile secdeye kapanıyor. İmam selâm verir vermez saflar dağılıyor, ortalık çay bahçesine dönüyor. Ne tesbih çekiliyor, ne dua ediliyor, aşr-ı şerif kesinlikle okunmuyor. Seccadesini omuzuna atan oracığa çöküyor, kaldığı yerden muhabbete devam ediyor. Bakın seccade dedik de aklıma geldi. Nedendir bilinmez hacı adaylarımız namaz kılarken üzerinde Kâbe-i muazzama ve Mescid-i Nebi tasvirleri bulunan kadife yaygıları tercih ediyorlar. Peki bu mukaddes resimleri niye ayaklar altına sererler? Çünkü Cüce Teng öyle istiyor. Sarı benizli Komünistler bir yandan Doğu Türkistanlılar’ın gırlağını sıkıp kanlarını içerken diğer taraftan üç vardiya çalışıp takke, tespih ve seccade imal ediyorlar. Ama efendim bu çekik gözlüler takkelere siyon yıldızı işliyor, tespihlere kâh 30, kâh 35 adet tane diziyorlarmış. İtiraz yok, paraları “Made in China”lara verecek ve böyle mıştırıklı mevzuları kaşıyıp tarihi Türk-Çin dostluğunu zedelemeyeceksiniz!
 
Yemin ederim naylon abi
Mesfele’nin en iş yapan esnafı incik, boncuk satanlar. Naylon terlikler, naylon eşarplar, naylon oyuncaklar, naylon kolyeler, naylon bilezikler ve naylon çantalar… Gömlekler, etekler tam komedi. Neredeyse etiketlerine “Yüzde 100 naylon, içinde asla ve kat’a pamuk yoktur” yazacaklar. Şehirde “marka satan” mağazalar da (Bin Davut ve El Gazzaz gibi) var ama onlar parası naylon olmayanlara hizmet veriyorlar. Şüphesiz hacı adaylarımız da maldan anlıyor ve hesaplarını biliyorlar. Ama bavullar açıldığında oğul uşak başına toplanacak, torunlar “dede bana ne getirdin” diye hesap soracaklar. Hal böyle olunca pelüş battaniyeler için sıraya giriyor, telmaşa saatler için çarşı pazar dolanıyorlar. Halbuki Türkiye’de bunlar yarı fiyatına ve almayanı dövüyorlar.
 Biliyor musunuz bu kadın milletinin enteresan merakları var. Sanki bizim memlekette hiç baharatçı yokmuş gibi şu dar vakitte kuytulardaki dükkanları buluyor, telaşla firavun kavunu, Ebu cehil karpuzu, yedi kardeş kanı, yılancık taşı topluyorlar. Kulaktan dolma bilgilerle ilaç imal edip durduk yerde başlarına iş alıyorlar. Sinüzit gibi netameli bir hastalığı tedavi etmeye yeltenirken mukozaları yakıyor beyne yakın dokuları harap ediyorlar.
 
Yurttan sesler korosu
Mesfele ses cihetinden Eyyûb sultan sokaklarını aratmıyor. Bir bakıyorsunuz ince sesli bir çocuk “Medine, Medine” diye haykırıyor, bir diğeri “Arayı arayı…” ilahisine efkârlı bir giriş yapıyor. Minik hafızların sesi gerçekten yanık, ancak fonda deften dümbeleğe; zilden neye ne kadar alet varsa geçit yapıyor. İlahi, ilahi gibi başlıyor ama arabesk gibi bitiyor. Satıcılar kendilerini parçanın ritmine öyle bir kaptırıyorlarki elleri, ayakları kıpırdıyor. Utanmasalar şakır şakır oynayacaklar. Kasetçiler güçlü aletlerinin volümlerini yükseltip ses dalgaları ile savaşa dursunlar ortalık korna sesinden geçilmiyor. Esafeler (Ambulanslar) ayrı bela. Hele o GMC’lerde öyle bir siren var ki yanında Şirketi Hayriye vapurlarınınki bile fısıltı kalıyor. Sanırım renkleri maviye çalan kalın camlar sesi süzüyor. İhtimal ki şoförler, kuruldukları serin ve sessiz kabinden, nasıl bir gürültü çıkardıklarını anlayamıyorlar.
 Suudi Hükümeti hac dönemi sağdan soldan adam toplayıp altlarına lüks arabalar ve güçlü motorlar çekiyor. Şimdi bilmem hangi ücranın bedevisi rüyasında bile göremeyeceği Harley edalı YAMAHA’yı altında buluverince, 5 dakkası yimbeşe velespit kiralayan kenar mahalle veledlerine dönüyor. Bir o yana, bir bu yana gidip geliyor, bilmem kaç desibellik sireni ile havadan havaya geçiyor. Yetmezse megafonu açıp “Tarik (yol ver) haci!.. Tarik… Tarik!” diye haykırıyorlar. Akıllarına gelse ardlarına teneke bağlayıp yuvarlayacaklar. Bir neşe, bir sevinç sormayın gitsin. Polislerle, askerler şen şakrak şehir turları atarken dünyanın dört bir yanından gelen eli uzunlar ağlarını kuruyor. Kutlu Kabe’nin yanı başında müminleri çarpıyorlar. Para el kiri ya, sizi tez vakitte dünyevi kirlerden arındırıyor, çarşı pazar dolanma derdinden kurtarıyorlar.
 Trafiği düzenleyen izci oymakları ayrı film. Sen bir manga çocuğu bir kavşağa koyarsan yarısı “geç”, yarısı “dur” diyor. Sonra trafiği kendi haline bırakıp birbirleri ile dövüş ediyorlar.
 Sakın “bu nasıl karışıklık” demeyin. İnanın insan o curcunayı bile özlüyor.

Farkımız farkediliyor
Üç milyon insanın dolaştığı Mekke’nin en düzenli semti Mesfele. Ortalıkta ne kola kutusu görünüyor, ne pet şişe… Türkler temizlikleri, efendilikleri ve gülen yüzleri ile inci gibi parlıyorlar. Mekke Kayıp Ekibi Başkanı Zeki hocanın anlattıklarına göre bu bölgede (çantasını sağda solda unutan bir kaç yaşlı hariç) kayıp eşya müracaatı yok gibi ancak yüzlerce hacımız buldukları çantaları getirip büroya bırakmışlar. Hele bunlardan biri 400 kişilik Endenozya kafilesinin kasasıymış ve içinde onbinlerce dolar varmış. “Gelin paranızı teslim alın” denildiğinde garipler kulaklarına inanamamışlar. Çantayı bulan vatandaşımıza hediye vermeye kalkışmışlar. Amcam bu teklife gülüp geçince adamlar çok hislenmiş, oracığa çöküp hüngür hüngür ağlamışlar.
 Bizim hacılarımız, Diyanet İşlerinin ve seyahet acentalarının verdiği elbiseleri çok ciddiye alıyorlar. Bazı kafile başkanları “sakın bunları üzerinizden çıkarmayın, yoksa kaybolursunuz” diye vesvese pompalıyor. Yahu bunlar koskoca adam, zebra değil ki birbirlerini renklerinden tanısınlar. Garipler öyle geriliyorlar ki, ne olur ne olmaz diye bu elbiselerle yatıp kalkıyor, yıkayıp asmaya bile çekiniyorlar. Zaten kumaşların rengi tatsız, bir de dizler boru gibi olunca görüntümüz dökülüyor. Sanırım hacılarımızın kılık ve kıyafetlerine yeni bir ayar çekmekte fayda var. Eğer kıyafet birliği çok gerekliyse, bu kibar bir şemsiye ve üzerine bayrak işlenmiş zarif bir gazeteci yeleği ile de sağlanır. En azından pasaport ve para için muhkem cepler (içe dönük, fermuarlı, cırt bandlı) yapılarak insanımızın içi rahatlatılır. Üstelik garibanlar çanta taşıma gailesinden kurtarılır. Hacdan sonra da oğullar uşaklar bu yelekleri ellerinden kapar, zevkle kullanırlar.
 İnanın İran bile kıyafet konusunda bize fark attı.
Halbuki biz daha şık, daha bakımlı ve daha “şuurlu” olmak zorundayız.
İmparatorluk çocuklarının mesuliyetleri olmalı. Di mi ama?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>