Meyve türleri ve eski isimleri

Türkçemizden pekçok kelime eksiliyor; kültürümüz erozyona uğruyor. En basitinden
çarşı pazarlarda otuz kırk yıl öncesinin ürünlerinden adlı sanlı meyve ve
sebzelerini göremiyorum. Tablaları king’ler queen’ler sardı; Amasya elmasını
nadiren buluyoruz; onun yerine starking’ler, golden’ler tahtlara kuruldu.
Annemin ferik elması dediği o kokulu pembe sarı elmalar da yok artık…

Manava veya alışveriş merkezlerine gittiğimde eski alışkanlık meyveleri
türleri ve adlarıyla arıyorum. Bugünün çocukları üzümü yalnız “üzüm” adıyla
biliyor, oysa üzümün kaç çeşidi vardı. Babam eve üzüm getirdi mi mesela,

“Rezzaki ve yapıncak buldum” derdi. Yahut “Manava çavuş gelmiş, iki kilo
aldım.”
Yapıncağın bir de üzerine çil düşmüşü vardı ki kınalı yapıncak diye
anılır.. Neyse ki geçenlerde bir manavda “kınalı yapıncak” levhasını gördüm de
içime su serpildi. Bu nimetleri adlarıyla yaşatanlar sağolsunlar.
Ya Frenk
üzümleri? Bir zamanlar İstanbul bahçelerini süsleyen mayhoş, kırmızı küçük
topçuklar nerede? Sırf bu hasretim sebebiyle bahçeye diktim bunlardan. İstanbul
nelerini kaybetmedi ki?
Bir de müşkile üzümü vardır ki, güz sonuna doğru
ortaya çıkar, yemesi gerçekten biraz müşkildir. Kalın kabuğundan dolayı. Ama
nerde İzmir’in ince kabuklu parmak üzümleri? Galiba onun da nesli tükendi.
Yalnız birkaç yıl önce Gemlik’teki bir halk pazarında böyle şeffaf, parmak
parmak üzümler görmüştüm.
Artık satıcıların bir kısmı da işinin erbabı
değil; ne sattığını bilmiyor. Ne akça armudu tanıyor, ne Mustabeyi. Armut deyip
çıkıyor içinden.
Meyvelerin türleriyle birlikte sofraların eksilmez
soğukluğu hoşaflar da galiba tarihe karışıyor. Aslında hoşafın doğrusu hoşab
imiş. Malum, “ab” su demek. Hazır meyve suları hoşafın yerini tutar mı dersiniz?
Ya da yemek üstü yenen Batı kökenli kremaya ve çikolataya dayalı muzır
supanglar, profiterol… Oysa ben hatırlarım, özellikle ramazanlarda annem
köylerden gelmiş pestilleri, kuru erik ve kaysıları ıslatır, bekletir ve
onlardan enfes hoşaflar yapardı. Ve bunlar, hazmı kolaylaştıran, vücuda rahatlık
veren, kanı temizleyen şeylerdi. Eski sofra kültürümüzde çamfıstığı hoşafının
bile yeri var.
İncir de çarşılarımızın mebzul meyvelerinden biriyken,
İstanbul bahçeleri tarihe karıştıkça tadımlık oldu. Hani Sultan Selimler, yazılı
kavaklar, ağzı ballı kuş incirleri, yemyeşil bardak büyüklüğünde kabak
incirleri? Manav tablalarında sadece mor patlıcan inciri görebiliyorum. Bir de
Dürdane inciri var ki gerçekten dış ülkelere pazarlanacak cinsten bir incir.
Duyduğuma göre Gemlik taraflarında bir Dürdane Köyü varmış, bu incir o köye
mahsus imiş.
Sultan Selime gelince incirlerin hasıdır. Çocukluğumda evimizin
bahçesinde böyle ulu bir ağaç vardı.. Her komşuya dallarını uzatmış, cömert bir
ağaçtı. Sonradan annem bundan birkaç çelik alıp köyüne götürmüştü. Çelikler
tutmuş, bir İstanbul hatırası olarak orada büyümüşlerdi. Benim Çatalca’daki
ağacım köyden getirilen çelikten olmadır.. Yani Beşiktaş’taki ulu incirin
torunu.
Geçmişi yaşatmak biraz da gönül işi…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>