Milliyetçilik nedir?

milliyetcilik nedir 300x211 Milliyetçilik nedir?

Milliyetçilik nedir?

Benim milliyetçilik‘ten anladığım, milletini, ülkesini, toprağını, devletini sevmektir. Benim milliyetçilik‘ten anladığım, ülkesinin insanlarının yüzünün gülmesini istemektir. Onların dertleriyle dertlenmek, dertlerine deva bulmaya çalışmaktır. Benim milliyetçilik‘ten anladığım, memleketin bütün bölgelerinin, şehirlerinin, köylerinin yoluyla, suyuyla, elektriğiyle, hastanesiyle, okuluyla mamur beldeler olmasını istemektir.
Benim milliyetçilik‘ten anladığım, memleketine dair her haberin, hatıranın, türkünün, şarkının, sesin, görüntünün burnun direğini sızlatmasıdır. Benim milliyetçilik‘ten anladığım çalışmaktır, üretmektir, vatanına hizmet etmektir.
Benim milliyetçilik‘ten anladığım, Türkiye Cumhuriyeti’nin adına kara çalınmasından, üstüne leke sürülmesinden, istikrarsızlığa düşmesinden, tökezlemesinden korkmaktır. Benim milliyetçilik‘ten anladığım, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde oyunlar oynanmasından korkmaktır. Benim milliyetçiliğim, asla ırkların üstünlüğü ilkesine, kanın temizliği, kırmızılığı, kafatasının ölçüleri gibi akıl ve ilim dışı saçmalıklara dayanmaz. Hrant Dink suikastı Türkiye Cumhuriyeti’nin hayrına bir iş olmuş mudur? Hayır! Yüzümüzü güldürmüş, bize itibar kazandırmış mıdır? Hayır! Bir derdimize deva olmuş mudur? Hayır! Öyleyse bu menfur olay neden milliyetçilerin üstüne yıkılıp kaldı? Milliyetçilik ne zannediliyor da ilkel, kötü, katil, lümpen damgaları vuruldu üstüne? Hayretle takip ediyorum ki memlekette, bir “vurun milliyetçilere!” havası esmeye başladı. Hatta “vurun Türk’üm diyenlere!”… Çünkü milliyetçiliğe karşı fırtına koparıldı ama cenazedeki pankartlar da bir başka milliyetçilik temeline oturtulmuştu. Meselâ, “Hepimiz insanız!” yazmıyordu. Halbuki her şeyden önce hepimiz insanız. Böyle yazsaydı çok daha mânâlı ve doğru olmaz mıydı? İlkokulda, ortaokulda şiirler okurduk. En başarılı olanlarımız müsamerelere, bayramlara çıkardı. Mikrofonlarda, kürsülerde çok şiir okuduk. Çok güzel okuduk. Hepsi de “vatan, millet, sakarya” şiirleri idi. Şimdi güzel şiir okuyan öğrenciler bile, “milliyetçi duyguların bu derece yoğun hissedilmesi normal mi?” diye sorgulanmaya başladı. Cahil, kandırılmış, dengesiz bir genç cinayet işledi, topyekûn milliyetimizi, cinsimizi, cibilliyetimizi kurşun kadar ağır sözlerle tahkir, inkâr noktasına geldik. Türk halkı ve devlet, bir vatandaşının kalleşçe öldürülmesi karşısında tepkisini cenaze töreninde lâyıkıyla ortaya koydu. Yalnız… Bırakıyorum, geçmişte ASALA eliyle öldürülen onca Türk diplomatın cenazesinde böyle bir manzaraya şahit olmadığımızı… Bırakıyorum geçmişi… Yüce gönüllü bir millet olarak ilk hassasiyet tavrı bizden gelsin amma… Önümüzdeki günlerde… İnşallah olmaz, inşallah olmaz… Fakat, Güneydoğu’da, eğer yine bir asker şehit olursa, cenazesi hangi şehirde kaldırılırsa, orada, halk ve devlet, yüz bin kişinin toplanıp sessizce yürümelerini, bu hassasiyeti o şehide de göstermelerini bekliyorum. Ellerinde pankartlarla: “Hepimiz askeriz!”, “Hepimiz Türk’üz!” “Hepimiz……” Şehidin adı ne ise bu boşluğa onu koyarak. Yoksa, devletin eline sorgusuz sualsiz teslim olan; ilkel, kötü, lümpen denen milliyetçilik duygularıyla asker ocağına koşan, sınır bekleyen, can veren, sakat kalan o Mehmetçikler, onların bağırlarına taş basan aileleri “kendilerini öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” durumunda görmeye başlayacaklardır. Azınlık vatandaşlarımızın haklarını sonuna kadar savunalım ama çoğunluğu da unutmayalım. Azınlık vatandaşlarımızın hukukunu korumak çoğunluğu aşağılamaktan, karalamaktan geçmez.

Her devlet milliyetçilik temeline kurulur
Milliyetçilik bir ideoloji, yani kişilerin îcâd ettiği bir nazariye, (öğreti) değildir. Milliyetçilik, kişilere dayanmadığı gibi sadece soya, dile, dine, ekonomiye de dayanmaz. Ama bunların hepsiyle beraber milletçe kurulmuş devlet, yaşanmış olan vatan (yurt) ve tarih de milletin kuruluş unsurlarıdır. Bu saydıklarım bir ülkedeki milliyetçiliğin inanç ve hedeflerini tayin eder.
Milliyetçilik, Allah, inanç ve insan sevgisi, milletçe yaşama azmi ve iradesi, yükselerek başka milletler arasında üstün yer almak, merhamet ve hoşgörü ile insanlığı kurtarmak gibi manevi olan esaslara dayanır: Baş hedefi köle ve mutsuz insanlar barındırmayan kansız, savaşsız, zulümsüz bir dünyada, barış ve refah içinde ahlâklı, dürüst ve hür insanlarla birlikte yaşamak, bunun sağlanmasına çalışmaktır. Bir anlamda milliyetçilik, terbiyeye, eğitime, kültüre, vicdanlara dayalı olarak (gücünü maneviyattan alan) milletin manevi savunmasıdır. İç ve dış menfaatları, muratları, arzuları korumak için maddi güçlere, millî savunmaya, orduya, güvenlik güçlerine, iç ve dış teşkilatlara nasıl ihtiyaç varsa, milliyetçilik de mânevi korunmaların tümü için öylece bir ihtiyaçtır. Bu hâli sağ kalıp iyi yaşayabilmek için insan vücut ve ruh mekanizmasının çalışma hikmetine ve âhengine benzetebiliriz. Çünkü millet de insan gibidir. Maddi direniş ve atılımlarla, manevi-vicdanî ruh milliyetçiliğin bileşimidir. Bu anlamda milliyetçilik, yaşamak isteyen her devlet ve milletin esas varlığı, özü, varolma sebebi ve oluş imkânıdır. Rejimi, yönetimi birbirine benzesin veya farklı olsun; sağ ve sol; kralcı veya demokrat, diktacı, yarı sömürge… Ne kadar devlet ve millet tanıyorsanız hepsi milliyetçidir fakat güçlü devlet olmadıkça bu milliyetçilik uygulanamaz. Çin, Amerika, Filistin, İsrail, İran, İngiltere, Rusya, Almanya, Fransa, Japonya hepsi (rejim ve ideolojileri îcâbı inkâr dahi etseler) hepsi milliyetçidir. Bu milliyetçiliğin içinde devletlerin amaçları milletlerin kendilerine özgü arzu, amaç ve niyetleri gizlidir. Milliyetçilik, milletlerin tarih içindeki maceralarını taşıyarak, inanç ve emellerine istinat ederek yaşanan zamana, çağa uyar, yani ister istemez, geri kalmamak, emsallerini aşmak için çağdaş olur; çünkü millet çağın gerisinde kalamaz, yaşayamaz. Onu çağdaş rekabetler için güçlendirecek iki şey: Manevi ve maddi zenginliklerini geliştirip nesillerini ona göre yetiştirmektir:
Mânevi Unsur, yüce Yaradan’a imân ve o imanın icaplarına canı başıyla riayettir. Maddi unsur çağdaş devletin yaşaması için lâzım olan kültür ağırlıklı eğitim ve onun sağlayacağı iktisadî üstünlüktür. Eğitim ise milletten alınan emir ve ilhamla geçmişi değerlendirme, yaşanan zamanı ve geleceği yüceltmek için (yukarda vasıflarını anlattığımız) Milliyetçiliği yeni nesillere öğretmektir. Bu öğretimden milletleri yükselerek devam ettiren hüner, sanat ve teknikler doğar.

Milliyetçilik hakkında Milliyetçilik, milleti için üzülmek duygusunun oluşturduğu bir fikir akımıdır. Millet olabilmiş toplumlarda bu duygu binlerce yıldan beri mevcuttur. Tarihin akışını düzenlemiştir. Ancak, büyük fikir akımlarından biri hâline gelmesi son 200 senenin eseridir. Türkiye Türkleri’nde ise sadece 130 yıl… Milleti için üzülmeyen, milletinin dertlerini dert edinemeyen kişi, karakter yapısı bakımından milliyetçi olamaz. Bütün fikir akımları gibi milliyetçiliğin de olumlu ve olumsuz, yüce ve sapık tarafları ve uygulamaları vardır.
Fransızlar ve Almanlar, milliyetçilikleriyle yeri göğü inletmişlerdir. Ama bu düşünceyi en akıllı, kendilerinin en yararına uygulayabilen İngilizler’dir. Milliyetçilik edebiyatı yapmaksızın, hattâ bu kelimeyi telaffuz etmeksizin… Ve diğer ulusların milliyetçiliğini faşist, totaliter, ırkçı, emperyalist gibi aşağılayıcı ithamlarla suçlayarak… Zira İngiliz imparatorluğunu en ciddi şekilde tehdide kalkışan milliyetçiler 19. asır başında Fransa’dan, 20. asır ortalarında Almanya’dan çıktı. Ruslar da dehşetli milliyetçidir. Komünizm gibi milliyeti ve dini reddeden bir ideolojiyi, Ruslar için maharetle kullanıp nice ulusu iliklerine kadar sömürdüler. Rus milliyetçiliği hâlâ dehşet saçıyor.
Milliyetçilik duygusu, millet olabilmenin birkaç temel şartından biridir. Milliyetçilerden nefret ettiklerini sıkça vurgulayan sol partilerde bile bu duygunun bulunmadığını sanmak gaflettir. Milliyetçiliğin çeşitleri, nüansları, farklı tatbikatı, fraksiyonları vardır. Ama çok kaba şekilde akıllı (veya olumlu) ve akılsız (veya olumsuz) diye ikiye ayırmak, daha anlaşılır bir tariftir. Yakın tarihin en akılsız milliyetçisi Hitler, en akıllısı Atatürk’tür.
Türk milliyetçiliği 21. yüzyıla (veya üçüncü binyıla), Türk’ün yüksek menfaatlerini savunabilmek için, küreselleşmiş bir dünyaya adapte olarak girmek durumundadır. Türkiye’de Merkez Sağ çöküntü hâlindedir. Türk milliyetçiliği, çağdaşlaşabildiği ve liyakat gösterebildiği ölçüde, boşalan Merkez Sağ’ı doldurmak şansı ile karşı karşıyadır. Merkez Sağ ise Türkiye’de her zaman iktidar demektir.

Milliyetçilik nedir?  Türk Milliyetçiliği, Türkiye’yi ve devletimizin vatandaşı Türkler’i yüceltmek, diğer kültürlere hasım olmamak şartıyle millî kültüre ağırlık vererek, çağdaş uygarlık düzeyine getirmek idealidir. Türk milliyetçiliğinin doğru tariflerinden biri, yukarıda yazdığımız gibidir (bu hususta Alparslan Türkeş’le mutabık kalmıştık.) Türk Milliyetçiliği, ırkçı değil, bilakis ırkçılığa düşmandır. Önemli Türk milliyetçilerinin bir kısmının Türk asıllı bulunmadığı bilinmektedir. Vaktiyle ırçkı temayüller vardı. Bugün ırkçı bir milliyetçimiz yoktur. Türklük’le iftihar eden herkes Türk’tür. Türk Milliyetçiliği, Türkiye dışındaki bütün Türkler’le, birinci derecede ilgilidir. Onlarla her alanda yakınlaşmak için her türlü çabayı gösterir. Buna Turancılık veya pantürkizm denmiştir. Bugün emperyalist bir manası yoktur. Soydaşları ile ilgilenmiyen hiçbir millet ve devlet olamaz. Varsa, küçük görülür. Türk milliyetçiliğinin kutsal kitabı mevcut değildir. Türk milliyetçiliğini en iyi anlamış fikir adamı Yahyâ Kemâl’dir. Bu konuda kitap değil, makale yazmamıştır. Zira her idealin, çağa uyum sağlamak için sürekli değiştiğini, yenilendiğini bilecek bir tarih allâmesi idi. 1909, 1913 ve 1923 Ziyâ Gökalp’leri arasında derinlemesine farklar vardır. Atatürk 1919 ve 1929’da ayni şeyleri söyleyip ayni şekilde mi davranmıştır? Bugün yaşasalardı, 2000’li yılların gerçeklerine ve icaplarına uyacaklardı. Nâmık Kemâl daha 130 yıl önce Değişmez fen mi vardır, müstekarr eşyâ mı kalmışdır? demiştir. Türk milliyetçiliğinin birinci hedefi, Türk’ü yoksulluktan kurtarmaktır. İnanmayan referandum yapar. Yoksul milletlerin zengin kültürleri bile fakirleşir. Dillerini bile öğretmekten âciz kalırlar. Saygınlıklarına halel gelir. Türk’ü dünya nimetlerinden ve demokrasiden, açık ifadeyle çağın insanca yaşamak hakkından alıkoyacak her tutum, mazeret kabûl etmeksizin, Türk milliyetçiliği fikri ile çelişir.
Bugün İstanbul’un Fethi’nin 548. yıldönümü. Türk tarihinin en büyük olayıdır. Dünya tarihinde bir dönüm noktasıdır. Fâtih Sultan Mehmed’i tâzim ile anıyoruz. Milletimize kutlu olsun!

Milliyetçilik milletin tabiatıdır
Milliyetçilik, her millet gibi Türklüğün de tabiatı ve hedefidir. “MHP; sağ milliyetçilik, DSP sol milliyetçilik olarak iktidara geldi” diyorlar. Bizdeki kasıtlı ve bilgisizler Avrupa, Amerika ve Asya’daki etkili devletlerin bundan kaygılandığını bile kahinler gibi iddia ediyorlar. Böylece milliyetçilikten rahatsız olanlar, bu topluluğu ve dünyanın sahiden ileri devletlerini hiç tanımadıkları için rüzgâra pala sallıyorlar. Aslında, her gerçek devlet gibi Türk devleti de ancak milliyetçiliğe dayandığı ve onun maddi manevi ışığında güçlü olduğu takdirde övülür, müttefik yapılır ve saygı görür.
Bu bakımdan, “Türkiye’nin içine kapanacağı, kendini tecrit edeceği” gibi türetmeler hem imkansız hem de dünya siyaset ve gerçeğinden koparılmış yalanlardır. Sevip tanımadıkları milletimize düşmanlık yapmaya kalkıyorlar ama onu dahi beceremiyorlar. MHP’nin ne ölçüde sağcı milliyetçi, DSP’nin ne diye milliyetçi olduğunu bilemem, söyleyemem. Ama, milliyetçilik, bir eğitim düzeni, bir devlet hedefi olarak eğer iktidara gelir de, vicdana, adalete ve bilhassa ilme ve çağdaş usullere dayalı yükselme ve kalkınma yolunu seçerse iyi olur. Devletimiz, gerçekten (eskiden, düvel-i muazzama dediğimiz) büyük devletler arasına girer. “Falan partiler, zaten milli hayatımızda var olup da uygulanması özlenen milliyetçiliği getirecekler diye bazılarının korkmasını yadırgamıyoruz. Buna alışmıştık ve beklediğimiz şeydi. Bugüne kadar yönetim, eğitim ve devlet tutumumuzda, milliyetçilik yeterince uygulanmadığından bu böyledir. Milli kültürlerini her gelişme ve refahlarına kaynak ve rehber yapan modern ve güçlü devletlere zıt düşmüşüzdür. Bu sebeple milliyetçiliği temel yapmayarak başka milletlerin kültür emperyalizmine uydu ve sömürge olmuş bulunmamız acı ve üzücüdür. Bazı nesillerinin Türk milletine iftira eden düşmanlar olarak yetişmiş bulunmaları da bundandır. Hatta millet fertlerinden bazı grupların kendilerini ana-milletten ayrı ve hatta düşman görmeleri de aynı talihsizliktendir. Bu hal, tek-parti döneminin ikinci safhasında, koyu milliyetçi Gazi M. Kemal’in ölümünden sonra başlamıştır. Merhum İsmet İnönü’nün, 1940’lardan sonra M. Eğitim Bakanı yaptığı Hasan Âlî Yücel döneminde, milliyetçiliğe karşı soğukluk hatta aleyhtarlık güdümü başlamıştır. Önceleri, Atatürk’ün rızası olmadan yine İnönü himayesinde Sovyet meddahlığı yapan Kadro dergisine, Köy Enstitüleri ve aralarında (Behice Boranların da bulunduğu) Ankara Dil Tarih Doçentleri de (1940-45) katılmıştır. Bunlar-milliyetçilik ve Turancılığa karşı Yunan destanlarının, Batı kültürünün üstünlüğünü, komünizmin, Rusya ve marksizmin insanlığı kurtaracak çareler getirdiğini, körpe, saf ve bilgisiz nesillere, okullara, üniversitelere kitaplar ve tatbikat ile telkin etmişler ve yaymışlardır. Tek parti İslam bilgilerini de yıllarca yasaklamıştır. Dolayısıyla milliyetçilik yerilmiş ve okuyan gençlere düşman gösterilmiştir. Bugün dahi gazete ve dergilerde onların iz ve eserleri hâlâ az çok yürürlüktedir..

Milliyetçilik ve liberallik Bir zamanlar sıkı MHP’li, Milliyetçi ve Muhafazakârken, şimdi büyük bir gazetenin köşesinde, araziye uyup, sıkı liberal-entel olan (eski dostluğumuza hürmeten “liboş” demiyorum) bir yazar, eski bir ülküdaşının kendisine “Siz liberalleştiniz!” demesinden rahatsız olmuş ve milliyetçilikle liberalliğin bağdaşabileceğini savunmaya çalışıyor. Aslında, dedikleriyle iki düşünce tarzının bağdaşamayacağını kanıtlıyor.

Liberallik Aslında, bu konuda, liberalizmin, muhafazakârlığın ve hatta milliyetçiliğin tam olarak tarif edilmemesinden -daha doğrusu edilememesinden- kaynaklanan bir karmaşa var. Hangi liberalizm? Devletin her alanda ve fertlerin her husustaki sınırsız özgürlüğüne karşı olan liberalizm mi? Ekonomide, devletin hiç müdahale etmemesine karşın “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklindeki sınırsız liberalizm mi? Milli hudutları tanımayan,”milli devlet” kavramına ve milliyetçiliğe karşı olan hatta geçmiş Tevfik Fikret’in “vatanım ruy’u zemin, milletim nev’i beşer” sözlerine dayanan aşırı “globalist” liberalizm mi? Ve nihayet “bireylerin sınırsız özgürlüğü” diyerek toplumların bütün geleneksel değer yargılarını hiçe sayan, uyuşturucu ve seks alanlarında alabildiğine müsaadekârlık -liberalizmi mi? Bu tür liberal düşüncelerin ayağa düşürülmesi- TV kanallarındaki programlara dönüştürülmesi “liboşluk” bu tür liboşluğu meslek edinenler de entelektüel değil “entel” oluyorlar! Liberalliğe veya liboşluğa somut örnekler vereyım: Mağdurların değil de suçluların, teröristlerin haklarını savunursanız “liberalsinizdir”… Murat Belge’nin yaptığı gibi Ermeni iddialarının önüne “sözde” kelimesinin konmasına karşı çıkar, ve Öcalan’ın 30.000 kişinin kaatili olduğunu sorgularsanız İsmet Berkan gibi Ermenileri haklı çıkaran Halil Berktay’ın Türk Üniversitesınde kalmasını savunursanız “sıkı” liberalsinizdir.

Milliyetçilik Bunlar karşısında, Milliyetçiliği ve Muhafazakârlığı tarif etmek hiç de güç değil. Yukarıda sıraladığım liberalizm ve liboşluk tariflerinin tam aksi. Liberlizmin tek vatanı ve milli devleti tanımamasına karşı, vatanperverliğe kökünden bağlı bir milliyetçilik ve “milli devleti” sonuna dek kesinlikle feda etmemekte direnecek, ırkçı ve şoven olmayan bir inanç sistemi. Bu söylediklerimi ister Recep Peker’in, Mahmut Esat Bozkurt’un, Nihal Atsız’ın görüşlerine bağlayarak aklınızca çaptan düşürmeye çalışın, “Türkçü” Ahmet Ağaoğlu’nun liberalizmi çelişkisini ortaya atın ve isterseniz bazı milliyetçi yazarların da liberal değerlere de önem vermiş olduklarını hatırlatın hatta, bazı milliyetçilerin, Rahmetli Alparsalan Türkeş’in ve hatta benim piyasa ekonomisine ve sınırlı globalleşmeye taraftar olduğumuz gerçeğini ortaya atan; gene de iki görüş “Milliyetçilik”le “Liberalizm” arasındaki keskin, kalın çizgi ve çelişki ortadan kalkmaz. Neticede bir seçim yapmaya hele Avrupa Birliğinin dayatmları karşısında mecbursunuz. Aksi zorlama olur, hele eski Milliyetçilerden gelince, araziye uymak için rasyonalizasyon yapmak dönekliğe kılıf hazırlamak olur!

Gene dil meselesi Sayın yazar, savunmasının başında eski ülküdaşının, dilde uydurmacılığın devlet eliyle, Milli Eğitim Bakanlığındaki “sığ ve sekter bir hizip” tarafından ve hatta Cumhurbaşkanı Sezer’in ağzıyla yapılması karşısındaki rahatsızlığına lütfen katılmış. Ben de, daha önce yazdığım gibi, dilimize karşı yapılmakta olan bu saldırılara, şiddetle karşıyım. Cumhurbaşkanımız bu modalara uymamalı, “erekli, gönençli, tümceli, koşutlu” gibi yapay kelimelerle değil makamı gereği halkın ve “cumhur”un anlayacağı dilde yazmalı ve konuşmalıdır. Yoksa yıllar sonra yeni dil modaları çıkabileceği için, O’nun da bugün söylediklerini, çoğumuz anlıyamadığımız gibi, gelecek kuşaklar da hiç anlamazlar. Cumhurbaşkanı bu gaflete katılmamalıdır hatta Milli Eğitim Bakanına emir vererek lügatlerden “istiklal” kelimesini çıkaranların peşine, öncelikle, O düşmelidır. Yoksa dil liboşları, yakında İstiklal Marşını da ortadan kaldırabilecekleri gibi “Cumhur” kelimesini de kaldırırlar!

Çağdaş milliyetçilik ile ırkçılık farklıdır “Irk, kan, kafatası anlamlarında bir Türk kavramı olmaz. Millet, milliyet ve milliyetçilik ırka dayanamaz. Milliyetçilik, bir milletin ortak duyguya, ortak çıkara, ortak geçmişe, ortak acılara ve sevinçlere sahip çıkmasıdır.” osmanlı’da türk, dİlİn adı Osmanlı’nın Türk ve Türk Devleti olduğunu vurgulamaya ihtiyacı yoktu. Sadece Devlet-i Aliyye (Yüce Devlet) gibi çok iddialı bir isim taşıyordu. Yani, Osmanlı terminolojisinde “Türk” kavramı, daha çok bir dilin adı idi.

Türk kelimesi dilimizde hangi kavramları ifade ediyor? 1- En geniş anlamda: Yeryüzünde anadili Türkçe olan veya anadili Türkçe olmasa bile artık Türkçe kullanan bütün insanlar. Türkçe’nin herhangi bir lehçesi ile konuşanların hepsi. Bir sebeple Türk dilini unuttuğu, başka bir dille konuşmaya başladığı halde kendini hâlâ Türk sayan ve “Türküm” diyenler, bu çerçeveye dahildir. Not: Türkî diye bir kavram yoktur, bu yanlışı terk etmelidir. 2- Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşları. 3- Türkiye Cumhuriyeti’nde andlaşmalarla azınlık hakları verilmiş Rum, Ermeni, Yahudi, Bulgar, Süryânî gibi gayri müslimler dışında kalan bütün vatandaşlar. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan ve Türkiye nüfusunun iki misli nüfusu içeren Türkler, bize göre Dış Türkler diye de tarif edilmiştir.

Irk, kan, kafatası anlamlarında bir Türk kavramı olmaz. İlim dışı, hattâ komiktir. Tarihin karanlıklarında elbette bir Türk ırkı vardır. Bu ırk sarışın-kumral ve gök gözlü olması bakımından bugünkü ortalama Türk tipine çok da benzememektedir. Zira iki bin yıldan beri pek çok yabancı ırkla karışarak bugünkü Türk’lüğü oluşturmuştur. Türk, hep temsil mi etmiştir? Kesinlikle hayır. Temsil de edilmiştir. Çin, Hindistan, Arap ülkeleri ve Doğu Avrupa gibi dört ana bölgede on milyonlarca Türk, oralarda yaşayan milletlerin içinde erimiştir. Bu oluşum, son iki bin yılda gerçekleşti. Bugün yeryüzünde lehçeler dışında 2000 kadar dil konuşulmaktadır. Bir teki saf dil ve konuşanı saf ırk değildir (saf dil ve ırkın son temsilcisi Tasmanlar 110 yıl önce ortadan kalktı). Büyük diller ve kültürler, karşılıklı alışverişlerle oluşur. Kapalı kültür ve diller, ilkeldir.

“MİLLET” VE “MİLLİYET” Modern ve ilmî anlamda milliyet, yeni bir kavramdır. Elbette tarih boyunca milliyetler ve milliyet duygusu vardır. Ancak bugün kullandığımız şekilde bu kavramlar iki, iki buçuk yüzyıl önce ortaya çıktı. Biz Türkiye Türkleri veya Anadolu Türkleri yahut Osmanlı Türkleri veyahut Batı Türkleri (aşağı yukarı hepsi aynı mânâdadır), ilmî bakımdan milliyetçilik konusunu Tanzimat’tan (1839) bile çeyrek asır sonra konuşmaya başladık. Biraz gecikmiş bulunmamızın sebebi, imparatorluk sahibi millet olmamızdır. Zira milliyetler sorununun öne çıkarılması, imparatorlukları çözer, dağıtır, ayrıştırır. Osmanlı’nın Türk ve Türk Devleti olduğunu vurgulamaya ihtiyacı yoktu. Sadece Devlet-i Aliyye (Yüce Devlet) gibi çok iddialı bir isim taşıyordu (Almanların imparatorluklarına sadece Reich=Devlet demeleri gibidir). Avrupalılar bu devlete zaten 11. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl başına kadar Türkiye diyorlardı. Osmanlı terminolojisinde Türk, daha çok bir dilin adı idi. Osmanlı telâkkisine göre Türkçe konuşanlar şu kategorilere ayrılıyorlardı: 1- İslâm öncesi için Oğuz, 2- İslâm’ı kabûl etmiş Oğuzlar için Türkmen, 3- Göçebelikten vazgeçerek toprağa yerleşmiş Türkmenler için Türk, 4- Büyük şehre yerleşmiş, İstanbul’da oluşan şîve ile konuşan, nezaket, terbiye ve görgü kuralları ile davranan Türkler için Osmanlı. Osmanlı olmak için Türk aslından gelmek de gerekmiyordu. Osmanlı’da devlet kurucu ve sahibi Türklerde milliyetçiliğin geç uyanması imparatorluktaki diğer milletlerin her biri bir yabancı devletin peşine takılarak milliyetçiliğe başlamaları sebebiyle oldu. Tam ırkçı milliyetçiliğin yalnız 1933-1945 Almanya’sına mahsus olduğunu belirtmeliyim. Diğer milliyetçilerde ırk bahis konusu olmamış veya hissedilmeyecek derecede mevcut bulunmuştur. Zaten aksi takdirde bütün milletlerin tarihleri altüst olur. İşte birkaç örnek: Millet ve milliyet ve milliyetçilik ırka dayanamaz. En büyük Fransız milliyetçisi sayılan Napolyon, ana dili İtalyanca olan bir İtalyan asıllıdır. Büyük Katerina, saf kan Alman’dır. Bugünkü Belçika, İngiltere ve Danimarka hanedanları Alman, İspanya ve İsveç hanedanları Fransız’dır. Binaenaleyh, aslen hangi milliyetten gelmenin anlamı olamaz. Bu gibi sorunları bazen biz tarihçiler inceleriz. Tarihçi olmayan aydınları bile ilgilendirmez.

ÇAĞDAŞ MİLLİYETÇİLİK Kısaca ifade gerekirse, çağdaş milliyetçiliğin, kültür milliyetçiliği olduğunu söylemek yeterlidir. Bir milletin ortak duyguya, ortak çıkara, ortak geçmişe, ortak acılara ve sevinçlere sahip çıkmasıdır. Bugün milliyetçilik, geniş ölçüde bir devlete dayanmakta, ancak sınırlar dışındaki soydaşlarını da kollamaktadır. Eskiden devlet, hânedâna dayanıyordu. Bir hükümdârın uyruğunda yaşamak, insanları birleştiriyordu. Hükümdar, bugün de meşrûtî monarşilerde (taçlı demokrasilerde), devletin canlı sembolüdür, cansız sembolü ise bayraktır. Her milletin milliyetçiliğinin de, o millete mahsus, has ve münhasır özellikleri bulunmaktadır. Bu özelliklerin iyi belirlenmediği ve çağ değiştikçe zamana uygulanmadığı takdirde milliyetçilik, anlamsızlaşmakta ve milleti yüceltecek gücünü yitirmektedir. Milliyetçiliği cansız ve ruhsuz tutmaya çalışanlar, başka toplumların milliyetçiliklerine kolayca kapılmakta, millî hedeflerde bocalamaktadırlar.

Milliyetçilik ve temel ideolojiler Okuyucularım uzun zamandan beri ısrarla (Türk milliyetçiliği, Atatürk milliyetçiliği, ulusalcılık) aynı ideolojiler midir, farklı mıdırlar anlamında sorular sorar. Bilhassa şahsî fikrimi ve değerlendirmemi istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milliyetçiliği ana fikri, felsefesi, ideolojisi üzerine kuruldu. Atatürk öyle istedi. Kendisine mahsus bir milliyetçilik iddia etmedi. Ziyâ Gökalp’in Türkçülük adını verdiği miliyetçilik fraksiyonunu kabûl ve tatbik etti. İnönü, Türkçülüğün bazı taraflarından hoşlanmadı. Kendisini Millî Şef, Atatürk’ü Ebedî Şef ilân etti. Basında artık Atatürk yerine Ebedî Şef, hele İnönü yerine kesinlikle Millî Şef yazılıyordu. Atatürk milliyetçiliğinin bu İnönü revizyonizmi, bugün asıl Atatürk milliyetçiliği sayılmaktadır. Recep Peker’in açık faşist tekliflerini ise resmen kabûl etmedi. Daha Atatürk’ün hayatında Kemalizm denen, her şeyi Atatürk’e bağlamak isteyen dar bir milliyetçilik fraksiyonu oluştu. Prof. Feyzioğlu, bu Fransızca kelimeyi (Kémalisme) Atatürk milliyetçiliği şeklinde Türkçe’ye tercüme etti. 1982 anayasasında, evvelki anayasalarda milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği varken Atatürk milliyetçiliği tabiri bunun yerini aldı. Ancak bazıları, Atatürk milliyetçiliğini bile beğenmeyip, kendilerine ulusalcı demeye başladılar (Arapça millet kelimesini Moğolca ulus ile değiştirdiler). Ulusalcıların önemlice bir fraksiyonu şimdi Ergenekon denen davada yargılanıyorlar. Kökenlerinin hiç birbirine benzemediği, kendilerinden önce olduğu gibi Atatürk adını kendi istikametlerinde kullanan kişilerin çoğunluğu göze çarpıyor. Gerçekte nefret ettikleri demokrasi kavramına da kendilerine göre bir anlam vermişlerdir ki, kendi çizdikleri çerçeve dışında her şeyin yasaklandığı bir rejim şeklinde algılanabilir.

MİLLİ GÖRÜŞ Türkiye Cumhuriyeti’nin -şu veya bu nüanslarla- kurulup yönetildiği ve süregelen sistemine karşıt öğreti, 1940’ların sonunda şair, edip, gazeteci Necip Fâzıl Kısakürek tarafından oluşturuldu. 1970’e doğru Prof. Necmeddin Erbakan buna millî görüş adını verdi ve politikada fiilen yürürlüğe koydu. Buradaki millî sıfatının, Türklük kavramı ile ilgisi yoktur, Müslüman toplumu manasındadır ve elbette Türkler’i de içine almaktadır. Esası, İslâmî temellere dayanan bir devlet yönetimi teklifidir. 1920’de Yahyâ Kemâl’in Türk Müslümanlığı dediği, bizim İslâm’ı uygulayış üslûbumuzla ilgisi yoktur. Daha çok Arap etkisindedir. Bununla beraber daha 1900’lerin başında Arap etkisi, hilâfet ve meşîhat başkenti İstanbul’da başlamıştır. Selefiyye ekolü etkisidir, İstanbul’da üretilmemiştir. Eşref Edîb’in yayınladığı ve Mehmed Akif’in başyazı yazdığı Sırât-ı Müstakıym ve Sebîlürreşâd dergisi başta, Meşrûtiyet dinî literatürümüzde Selefiyye etkisi henüz ilmî olarak incelenmemiştir.
Hanefî-Mâtürîdî-Tasavvuf’a dayalı Türk Müslümanlığı Şâfiî Eş’arî-Kelâm’a dayalı Arap Müslümanlığı’na nisbetle daha liberal bir anlayışa dayanır ki Selçuklu’yu, kesin şekilde de Osmanlı’yı oluşturmuştur.

YAHYA KEMAL Atatürk, yeni rejimi yerleştirmek için, Selçuklu, bilhassa Osmanlı’yı önemsiz göstermek yolunu -geçici de olsa- seçti. Türk’ü doğrudan Orta Asya’ya bağladı. Yahyâ Kemal, Anadolu milliyetçiliğini esas almakla beraber, bu milletin Türkistan’da, Ahmed Yesevî’den kaynaklandığını vurgulamıştır. Ancak Yahyâ Kemal milliyetçiliğinde, medeniyet ve kültür estetiğinin doruğuna eriştiğimiz Osmanlı, pek çok ağırlıklıdır. Ama Yahyâ Kemal fikirlerini, Ziyâ Gökalp gibi kitap hâlinde toplamamıştır. Bunu Atatürk döneminde yanlış anlaşılır telâkki etmekle beraber esasen hayatında yayınlanmış tek kitabı bile yoktur. Fikirlerini, 10 cilt hâlinde ölümünden sonra toplanan şiir ve düz yazılarından çıkarmak, belirli bir kültür çizgisi istemektedir. En az okuyan bir millet olduğumuz matematik şekilde kanıtlandığı için, Yahyâ Kemâl’i orijinalinden anlamaya girişenlerimiz mahdut sayıda kalmıştır. Ancak şöyle özetleyebilirim: Gökalp bize öz kültürümüz olan Türk köyünü, Y. Kemâl ise İstanbul’u göstermiştir. Medeniyetler ve büyük kültürler köyden çıksa da kesin şekilde önemli şehirlerde oluştuğu için, Gökalp’in teklifi, temelden yanlıştır, romantiktir, geçici bir tekliften ibarettir. Bugün köy bütün dünyada azalmıştır, birçok ülkede tarihe karışmıştır.

DEMİREL VE ÖZAL’IN HESABI Demirel 1970’lerde, sonra Özal 1980’lerde bana, Türkiye’de seçmenin yüzde 9’unun İslâm hukuku ile yönetilmeyi istediğini söylediler ve bu zümrenin Adalet Partisi ile Anavatan Partisi’ne oy vermediğini belirttiler. İkisinin de (yüzde 9) demesi dikkatimi çekmiştir.
Millî Görüş, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesine aykırı görülmüştür. Bunun için çok büyük bir kısım partili, Erbakan’dan ayrılmış, Millî Görüş’ü reddetmiş ve Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurmuşlardır.

Atatürk kimdir? Atatürk’ü herkes bir tarafa çektiği, bazılarının Atatürk’ü komünizan sosyalist, bazılarının İngilizler’in adamı göstermeye kalkıştığı, resmî tarih ile gerçek tarihin karıştığı, fikir kargaşa ve zihin karmaşası içinde yüzen Türkiye’de, Atatürk’ü tarihteki yerine doğru oturtmak gerekir. Atatürk, yüzbaşı ve önyüzbaşı iken cumhuriyetçi, rütbe ve makam kazandığı nisbette artan bir dozda demokratik monarşist, Mayıs 1919’dan Nisan 1920’ye kadar İstanbul’a bağımlı, 1922 sonunda kesinlikle cumhuriyette karar kılmıştır. Bu değişim, Türkiye ve Türk içindir. Türk’ün ve Türk devletinin yücelmesini hangi rejimde ve politikada görmüşse, o tarafa meyletmiştir. Zaman zaman Sovyet Rusya’yı, sonra İngiltere, hatta Fransa’yı tuttuğu, Birleşik Amerika’yı çok beğendiği biliniyor. Her safhada Türkiye’nin menfaatlerini en iyi savunmuştur. 1793’te başlayan radikal ve Batı’ya dönük inkılâplarımızın yeterli dozajı sağlamadığını biliyordu. Sultan Mahmud gibi 8 saatte 500 yıllık orduyu ortadan kaldıracak güçle donatılmamıştı. Zaten devir başka devirdi. Sultan Mahmud, Cezayir’i ve Mora’yı savunamadığı için her şeyi göze almıştı. Atatürk, düşman top seslerinin yankılarını Ankara’dan dinleyerek inkılâplarını tasarladı. Cumhuriyet kararını 24 saatte alabildi. Atatürk tarihçi, filolog, filozof değildir. Tam üç ayrı alanda açık dehâ eseri göstermiştir: Askerlik, dış politika ve devlet yönetiminde. Bu da onu 20. yüzyıl dünyasının en seçkin şahsiyetlerinden biri yapar. Birinci Cihan Savaşı’ndan bizim gibi yenik çıkan Almanya İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan Krallığı, önlerine konan birbirinden feci anlaşmaları imzaladılar ve uyguladılar. Türkiye, reddetti ve uygulamadı. Bu da Atatürk’ün eseridir. Eserinin tamamlanmadığını elbette biliyordu. Muâsır medeniyet seviyesini Türkiye’ye hedef gösterdi. Atatürk’ü 1938’de dondurmak isteyen ulusalcılar, Atatürk’ü anlamayan ve anlamak da istemeyen birkaç zümrenin en gafillerindendir.

Tarih kitaplarımızı değiştirelim Milliyetçilik fırtınasına kapılıp savrulduğunuz bir sırada, Türkiye’de ya da Yunanistan’da birileri çıkıp ‘‘Biz haksızız’’ demeye kalksa, derhal vatan haini ilan edilir… Türk düşmanlığı tohumlarının ekildiği 10 yıllık Papandreu döneminden sonra böyle bir çıkışı, Yunanistan’da yapmak, hemen hemen imkânsızdır. Ama son zamanlarda Yunanistan’da kör milliyetçilik duygularına karşı cesur ve şaşırtıcı çıkışlar yapılıyor. Yunan siyaset sahnesinde seslerini yükseltmeye başlayan bir grup ‘‘Milliyetçiliğe karşı akılcılık’’ sloganıyla bir hareket başlattı ve Yunanistan’da ilk kez oluşturulan bu harekete Türkiye’den uzanacak bir el arıyor. Bu yeni hareketin liderlerinden biri 37 yıldır Yunan siyaset sahnesinde önemli rol oynayan Dışişleri eski Bakanı Mihail Papakonstantinu.

Papakonstantinu ile Yunan siyaset dünyasının iç yüzünü tartıştık. Eski Dışişleri Bakanı’nın açıklamaları son derece düşündürücü ve çarpıcı.

Neden milliyetçiliğe karşı akılcılık cephesini kurdunuz?

- Çünkü iki ülkede de milliyetçilik duyguları yeniden canlanıyor. Bundan endişe duyuyorum. Sorunlarımızı oturup tartışarak çözmemiz gerekiyor. Akılcı insanlar daha fazla ama milliyetçiler daha çok bağırıyor. Türkiye’den de bu harekete destek verecek insanlar arıyoruz.

Papandreu döneminde sürekli Türk düşmanlığı tohumları ekildi… Bunu oy toplamak için mi yaptı Papandreu?

- Evet. İşte biz şimdi buna karşı mücadele ediyoruz. Yunanistan’da dış politika iç politikada puan toplamak için kullanıyor. Halkın milliyetçilik duygularına hitap ederek daha fazla oy toplayabileceklerini düşünüyorlar. Papandreu’yla birlikte Yunan halkı, Küçük Asya’da (Anadolu) yaşadıkları ve uzun süredir unuttukları acıları ve zorlukları hatırladı. Yunanistan’da insanların bu duygularıyla oynayan siyasetçiler var. Bakın şu anda balkona çıkıp ‘‘Hadi İstanbul’a ya da Ankara’ya yürüyelim, derslerini verelim’’ diye bağırsam beni alkışlarlar. Fakat bu oyunun ilk perdesi olur, peki ikinci perde ne olacak? İnsanların milliyetçilik duygularını kaşıyıp aklına geleni söylemek kolay. Fakat söylediklerini gerçekleştirmek tamamen ayrı bir şey.

Yunanlılar tarihin esiri mi sizce?

- Hiç kuşku yok… Ayrıca komşularımızın kültürlerini bilgi birikimlerini küçümseme, hakir görme eğilimindeyiz. Çünkü okullarımızda başka milletlere saygı gösterilmesi öğretilmiyor.

Yani sorun genç nesillerin yetiştirilme tarzından kaynaklanıyor.

- Evet. Tarihimizi unutamayız. Bu bir gerçek. Ama sadece Yunanlıların Türklerden çektiklerinden söz edip, Türklerin yaşadıkları acılara hiç değinmemek ve abartmak yanlıştır. Tarih yumuşatılabilir. Mutlaka hem Türkler hem biz tarih kitaplarımızı değiştirmeliyiz. Bu başlangıç olacaktır. Almanlarla Fransızları örnek almalıyız.

ULUSLARARASI HUKUKU İHLAL EDİYORUZ

Türk uçaklarının Yunan hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle sürekli ‘‘Türkiye tehdidi’’ kavramı işleniyor. Ama Yunanistan’ın 10 mil hava sahası iddiasını kimse kabul etmiyor. Bu durumda yaratılan suni bir tehdit değil mi?

- Evet, Yunanistan uluslararası hukuku ihlal ediyor. Altı mili dikkate almalıyız. Ayrıca bir uçağın o süratte manevra yapması zor. Pangalos’un Uluslararası Adalet Divanı’na gitme teklifini onaylıyorum. Diğer partiler sadece muhalefet yapmak için Pangalos’u eleştirdiler, ama ben destekliyorum. Eğer görüş ayrılığınız varsa ya sorunu çözmek için müzakerelere başlarsınız ya da arabulucuya veya mahkemeye gidersiniz. Ya da savaşırsınız. İki ülkede de savaşı isteyen var mı? Bunu düşünmek bile aptalca. Bence öncelikle iki ülke arasında müzakereler başlamalı. Anlaşma sağlanamayan noktalarda mahkemeye gidilmesinden yanayım.

Ege’de altı mil karasuyu zemin alınarak bütün sorunlar çözülebilir mi?

- Karasularının altı milden 12 mile çıkartılması sorunu sadece Türkiye ile Yunanista arasındaki bir sorun değildir. Uluslararası bir sorundur. Bütün Karadeniz ülkeleri, Bulgaristan, Romanya ve Rusya ve diğerleri ve ABD de 12 mile karşı çıkıyor. Sovyetler’in Yunanistan’ı savaşla tehdit ettiğini hatırlıyorum. Uluslararası deniz hukuku sözleşmesine göre genişletme hakkımız olabilir, ama ne YDP ne de PASOK bu kararı aldı… Peki neden? Milliyetçi değiller mi? Hayır, bununla ilgisi yok. Sadece böyle bir karar gerçekçi olmaz. Bu kadar basit.

Ege’de bir gün bir anda kendimizi savaşın ortasında bulabilir miyiz?

- Hayır zannetmiyorum. Burada ne denirse densin, ben Türk Ordusu’nun da savaş istemediğine inanıyorum.

Yunan-Kıbrıs savunma doktrinine nasıl bakıyorsunuz?

- Saçmalık olduğunu düşünüyorum. Bakın, bir gün Türk Ordusu ertesi gün Yunan ordusu tatbikat yapıyor. Bu bir çözüm mü? İnsanlar nasıl bunu görmüyor anlamıyorum. Aldığım bilgilere göre dogfight yapan Türk ve Yunanlı pilotlar uçuş sırasında ‘‘Mustafa ben Yannis, neredesin?‘‘ diye şakalaşıyorlar. Ama tabii bu çok tehlikeli. Bazı pilotlar tecrübesiz olabilir. Korkabilir, soğukkanlılığını kaybedebilir.

LÜKSEMBURG ZAFER DEĞİL

AB’nin Lüksemburg Zirvesi’nde aldığı karar, Yunanistan için bir zafer miydi?

- Hayır. Bence aramızdaki sorunları çözmenin en iyi yolu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle bütünleşmesine yardımcı olmaktır. Türkiye’nin İslam yönetimine sürüklenmesi ne Yunanistan’ın ne de Avrupa’nın çıkarınadır. Türkiye, Avrupa’yla bütünleşmelidir. Türkiye’nin bugün için AB üyesi olması zor görünüyor. Ama Türkiye’nin AB’yle olan bağlarının güçlendirilmesine yardımcı olmak gerekir. Örneğin Gümrük Birliği… Bu Yunanistan’ın da dış politika hedefi olmalıdır. Ben Dışişleri Bakanı olsaydım, Lüksemburg’tan sonra Ankara’ya giderdim ve Türkiye’nin engelleyen ülkenin Yunanistan olmadığını söylerdim. Ve Türkiye için ne yapabileceğimizi sorardım.

Simitis neden Türkiye’nin dışlanmasını tercih etti?

- Bakın, Simitis ne yapması gerektiğini biliyor, ama özellikle parti içi sorunlar nedeniyle istediği politikayı izleyemiyor. Ama gerçek olan şu ki, Yunanistan Türkiye’yi desteklese, Türkiye’ye karşı çıkanlar ortada kalacak. Bir gün Brüksel’de Alman Dışişleri Bakanı’yla yan yana oturuyordum. ‘‘Klaus Atina’dan yeni bir talimat aldım. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmayacağız’’ dedim. Kinkel yerinden zıpladı.

Ama Simitis’in PASOK içinde sadece 30 muhalifi var. Böyle bir açıklama yapsaydı, koltuğu gerçekten sallanır mıydı?

- 300 kişilik bir parlamentoda 20-30 milletvekili önemlidir. Bunu söyleyeyim, ben Yunanistan’da giderek güçlenen milliyetçilik rüzgârından endişe duyuyorum. Bazı üniversite profesörlerinin saçma sapan konuştuklarını duyuyorum. Medyada da aynı rüzgârı gözlüyorum. Eğer Ege’yi bir demir perdeyle ayırırsanız iki ülke de kaybeder.

Sizce, Simitis Türkiye’deki hayal kırıklığını ortadan kaldırmak için ne yapabilir, örneğin mali yardıma uygulanan veto kaldırılmalı mı?

- Evet. Ayrıca kültürel değişime ağırlık verilmeli. Yunan Cumhurbaşkanı’nın Türklerin kültürsüz olduğunu söylemesi, akıl alacak bir şey değildi.

Bence aramızdaki sorunları çözmenin en iyi yolu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle bütünleşmesine yardımcı olmaktır. Türkiye’nin İslam yönetimine sürüklenmesi ne Yunanistan’ın ne de Avrupa’nın çıkarınadır. Türkiye’nin AB’yle olan bağlarının güçlendirilmesine yardımcı olmak gerekir. Örneğin Gümrük Birliği… Bu Yunanistan’ın da dış politika hedefi olmalıdır.

Tarihimizi unutamayız. Bu bir gerçek. Ama sadece Yunanlıların Türklerden çektiklerinden söz edip, Türklerin yaşadıkları acılara hiç değinmemek ve abartmak yanlıştır. Tarih yumuşatılabilir. Mutlaka hem Türkler hem biz tarih kitaplarımızı değiştirmeliyiz. Bu başlangıç olacaktır. Almanlarla Fransızları örnek almalıyız.

Çetin’le bir anı

Ağustos 1992… Dışişleri Bakanı iken Hikmet Çetin’le Londra’da bir konferansta karşılaştık. ‘‘Yunan Büyükelçiliği’ne davet etmek istiyorum, gelir misiniz?’’ diye sordum. Çetin kabul etti, Yunan Büyükelçiliği’ne gittiğim zaman binanın bütün duvarlarının, ya Türklerin Yunanlıları ya da Yunanlıların Türkleri öldürdüğünü gösteren tablolarla dolu olduğunu gördüm. Çetin’le nerede görüşecektim? Sonunda duvarlarında hiçbir tablo olmayan küçük bir oda bulduk. Ve böylece Çetin’le ilk ve mükemmel geçen görüşmeyi yapabildim. Ve o görüşmede, aramızda kırmızı bir hat kurulmasına karar verdik. Bu hattı kritik anlarda üç defa kullandık. Küçük bazı olayların büyüyüp kontrolden çıkmasını böylece önledik.

Milliyetçilik” İnsanın “milliyetçilik kadar başınıza taş düşsün!” diyesi geliyor. “Milliyetçilik”, son zamanlara gelene dek, milletimizin, devletimizin vazgeçilmez, öncelikli “değerlerinden” biri idi.
Ama son zamanlarda, hatta ekonomik anlamda globalleşme rüzgarları esmeye başlamadan önce, “milliyetçilik” karşıtlığı, dünyada ve bizde ivme kazanmaya başladı.. Marx’ın görüşleri doğrultusunda “enternasyonalist” olan komünistlerin “milliyetçiliğe” karşı mücadelelerini şimdilerde, çoğu “eski tüfek” olan, liberaller, liboşlar devraldı. Komünistler -ve Sovyetler- Milliyetçiliği yok edememişlerdi, şimdi bayrağı onlardan devralan sözde liberaller, insan hakları, globalleşme bahaneleri ile milliyetçiliğe karşı kampanya açmışlardır. Son günlerde bizim liboşlar da bu hususta azıttılar: MHP’ye karşı dinmez somut öfkelerini milliyetçiliğe karşı, soyut tezleriyle ve ırkçı milliyetçilikle çağdaş milliyetçilik arasında kasden bir tefrik yapmadan, mesela, çağdaş Atatürk milliyetçiliği ile, ırkçı ve etnik aşırı milliyetçiliği biribirlerine kasden karıştırarak ortaya vuruyorlar.. Milliyetçilikte ve bence, hiçbir başka mılliyetçiliğe, mesela Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkan ve milli devlet kavramının esası olan Avrupa milliyetçilik akımlarından mülhem olmayan Türk milliyetçiliğinde, elbette, Türk milletinin de temeli olan “Türk ırkı” faktörü bir çekirdek ve övünç faktörü olarak vardır, İstiklal Marşında da Harbiye Marşında da milli hamasi şiirlerde de terennüm edilmiştir ama, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözlerine dayanan ve tasfiyeci değil kapsayıcı olan Atatürk milliyetçiliği “ırkçı” değildir. Rahmetli Alparslan Türkeş’in de inandığı MHP milliyetçiliği de “ırkçı” değildir. Bazılarının “mikro milliyetçilik” dedikleri ırkçılık ve tasfiyecilik ancak bölücülerin maksatlarına hizmet eder. Bunu baştan belirtmek gerekir. Fakat bizim liboşlar milliyetçilik konusunda bir ayırım yapmadan, soyut olarak milliyeçiliği çağdışı olarak suçluyorlar. Hadi Uluengin, Kürtçülüğe, Kürt milliyetçiliğine paralel olan Bask milliyetçliğini suçlarken genelleme yapıyor. “Hiç şüphesiz ki 20. Yüzyılın habis ve irinli uru” olan milliyetçilik her yerde ve her zaman melanet saçmıştır” diyor ve herhalde bu tarifin içine Türk milliyetçiliğini de koyuyor. Ancak modern Türk Devletini kuran Türk milliyetçiliği olmasa idi, bağımsızlığımıza nasıl hangi kuvvetle kavuşabileceğimizin cevabını veremiyor.

Milliyetçilik düşmanları H. Bülent Kahraman da, toptan “Milliyetçiliğin insanlığın siyasal planda ürettiği en tehlikeli ve ne yazık ki en etkili kavramlardan biri” olduğunu iddia ediyor. “Uyusa bile asla yok olamadığı için, hayatımızı belirlemeye devam ettiği için” hayıflanıyor. Mine G. Kırıkkanat da artık milli bağımsızlığın söz konusu olamayacağı inancında, herhalde TELEKOM konusunda,TSK’nın ve MHP milliyetçilerinin gösterdikleri duyarlılığı yadırgadığı için olacak, milliyetçiliğimizi “Bağımsızlık elden gidiyor milliyetçiliği” diye, aklınca, alaya alıyor; “Bağımsızlığı savunan milliyetçilik kime yaradı?” diye soruyor: Hemen cevap vereyim; TC Devletini, “milliyetçilik” ve “milliyetçiler” kurdular ve bu Devlet de gene milli devlet olarak milliyetçiler tarafından yaşatılacak… Benim milliyetçilik konusunda inandıklarımı Muğla Üniversitesinde Kamu Yönetimi Bölümünde Öğretim Üyesi olan değerli genç bir doçentimiz. Dr. Turgay Uzun, doktora tezinde bilimsel olarak incelemiş ve ifade etmiş.. Mümkün olsa da bilumum milliyetçilik karşıtları bu değerli araştırmayı okuyabilseler… Dr. Uzun, kısaca “Türk milliyetçiliğinin -kadük olmak bir yana- değişen dünya ve ülke şartlarına uyum sağlayarak demokratik, gelişmiş bir Türkiye oluşturulması için gerekli bir düşünce sistemi olduğuna” inanıyor. O’na göre, “yeni oluşumlar iletişim teknolojisindeki gelişmeler, bölgesel ve global ekonominin ulusaşırı şirketlerin kontrolü altına girmesi ve küreselleşmenin getirdiği ideolojik etkilerin, ulus devletin “kutsallığını” yıpratmış olmasına rağmen, devletin, hâlâ ortak aidiyetler etrafında birleşen insan topluluğuna -millete dayanması olgusu hâlâ ayaktadır… Yeni ekonomik bağlılıkların ve siyasi birliklerin ortaya çıkması ulus olgusunu, milliyetçiliği ve bunların sonucu olan milliyetçiliği ortadan kaldıramayacaktır” Dr. Uzun, ilave ediyor. “Biz de ulusal çıkarlarımızı savunarak AB’ye girmek istiyorsak, demokratik insan haklarına saygılı ve modern bir milliyetçilik anlayışını savunmamız gerekir… Ulus siyasal bir kavram olmanın ötesinde sosyolojik bir gerçektir.. Sosyolojik olgular da tepeden inme yöntemlerle asla yok edilemezler… Ulusun siyasal yansıması olan ulus devlet de, hâlâ en güçlü siyasi birim olmak özelliğini korumaktadır… Ortak aidiyetlerin (bizdeki gibi) güçlü olduğu toplumlarda demokratik milliyetçilik anlayışının, ulus-devleti aşınmaya karşı koruyacak ve güçlendirecektir.”

Sonuç Malum uydular, internet vb çıktı, devlet sırları delindi, hatta milli bağımsızlık kavramı da delindi, ama, bağımsızlığı savunan gerçek milliyetçilik kadük olmadı. Milliyetçilik, bağımsızlığımızı bütün tasallutlara karşı korumamızda en güçlü silahımızdır. Son tahlilde, bugünkü ulus devletimizi nasıl milliyetçiliğimize medyun isek, bundan sonra da, dünyamın ve kavramların hercümerci içinde, bekamızı çağdaş bir milliyetçiliğe bağlamamız gerekiyor. “İnce”den inciler… HÜRRİYET’in Almanya baskısında köşe tutmuş bir zat var: Özdemir İnce. Herhalde benim bilgisizliğimden olacak, doğrusu, bu zatın kim olduğunu, gazetecilikteki geçmişini bilmiyorum. Fakat yazılarından anlayabildiğim kadar, herhalde Marksist kökenli. Devlet Bakanı Sayın Abdülhaluk Çay’ın, geçenlerde, Türk-Azerbaycan Dostluk Derneği tarafından düzenlenen Nazım Hikmet toplantısında, çok isabetli olarak, “Nazım Hikmet’i, reddettiği Türk vatandaşlığına, yeniden almak için yapılan baskıların, Marksizmin dünya çapında yenilgisinin rövanşını -intikamını- almak amaçlı olduğunu” söylemesi ve sonra da “Siyasi Kürtçülüğün ağababası bu zattır” demesi İnce’nin hassas damarına dokunmuş, hem Nazım dolayısıyla, hem de Marksizm’ine sataşma olduğu için! Sayın Çay çok doğru demiş. Ayrıca “Türkiye Halkları” deyiminin de bulucusu olan Nazım’ın bölücülüğe öncülük ettiği savı da çok doğru!
Marksizm ölmez! İnce Bey’e göre, “Hiçbir felsefe gerçek yenilgiye uğramazmış! Tabii özellikle Marksizm!” Öyle ise, aynı mantıkla siyasi felsefe olan Nasyonal Sosyalizmi ve Faşizm’in de yenilgiye uğramamış olması gerekir!
Burada Martksizmin ve diyalektiğinin münakaşasını yapacak, ölmüş eşeği dövecek değilim. Ama aksi iddia edilemeyecek iki gerçek var: Marksizm’e dayanan, Marksizmden üreyen bütün Komünist rejimler, dünyada çökmüştür veya çökmek üzeredir. Bügünkü gelişmeler Marx’ın iddia ve kehanetlerinin de boş çıktığının kanıtlarıdır. Hem, “Marksizm”, ne “ulvi” bir felsefe ve düşünce sistematiği imiş ki, tatbikatta hep kanlı diktatörlükler ve diktatörler üretmiştir! Zaten benim ötedenberi anlamadığım, anlayamadığım bir şey de bugün insan hakları ve özdürlük ve demokrasi diye mangalda kül bırakmayanların, böylesine bir felsefeyi ve hatta elleri kanlı müritlerini, Lenin’i, Stalin’i, Mao’yu ve şimdi de Küba’daki diktatör Castro’yu desteklemiş olmaları ve Sovyet rejimi yıkılana kadar, bu rejimi tutmaları ve cinayetlerini ya görmezlikten gelmeleri, ya da mazur göstermeye çalışmaları olmuştur. Bu zatlar bu paradokslarını hiçbir zaman inandırıcı bir şekilde savunamazlar!.. İnce, araya soğuk savaş döneminin anti-komünizm mücadelesinin zaman aşımına uğradığı ve komünizmin artık vatan hainliği içermediğini de iddia ediyor. Bir yerde doğru; komünizm fiilen kadük olduğu için bununla mücadele de artık gereksiz, amma “vatan hainliği” asla zaman aşımına uğramaz. Türkiye’yi komünist yaparak Sovyet Kötülükler İmparatorluğuna peyk kılmak için mücadele edenler ve Nazım Hikmet gibi, Brejnev’e Sovyet Vatandaşı olmak için yalvarırken, mert kıptiler misali, bu yolda neler “çektiklerini” söyleyenler her dönem için ve bizler için, “vatan hainidirler”. Milli Mücadele sona erdi. İngilizler artık yok diye, onlara o zaman hizmet eden Damat Feritler’in vb. vatana ihanetleri “zaman aşımına” mı uğrayacak! Tersi mi, yüzü mü hangisi ise, yazarın asıl takıntısı, bütün Marksistler ve eski tüfekler gibi, “sırat köprüsünden geçtiğini”, “kadim” olduğunu yani eskidiğini iddia ettiği “milliyetçilik”. Bir defa, burada kendi kendisi ile çelişkiye düşüyor. Hani hiçbir düşünce tarzı ve felsefe, Marksizm başta, yenilgiye uğramazdı, eskimezdi? Ama İNCE’ye göre Milliyetçilik, Komünizmden sonra sadece “anti”si ile baş başa kalmış yeni politikalar üretemez olmuş! Burada hem mantıken, hem de fiilen yanılıyor. Bugün dünyada globalleşme, ahlak dejenerasyonu, Türkiye’ye yönelik tehdit ve tehlikeler, Çağdaş “Muhafazakâr Milliyetçiliğin” her zamankinden daha fazla gerekli olduğunu göstermekte! Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada! Turancılık Türk Milliyetçiliğinin geleneksel ve de çağdaş amaç ve işlevi de Turan’dır. Türk boylarının tek bayrak altında organik birliği şeklinde olmasa bile, işte, kültürde ve dilde büyük bir Türk camiası. Türk Commonwealth’ı oluşturmak. İNCE, aklı sıra, belki 1940’lardaki olayları yaşamadığı için Sovyet İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk boylarının “milliyetçilik fiilen işe karışmadan” özgürlüğe kavuştuklarını söylüyor. Gene, aklı sıra bu Türklerin aynı dilde veya lehçede konuşmalarını ve hâlâ Rusya’ya yakın olmalarını “milliyetçiliğimizin” zaafına izafe ediyor. Acaba biz Turancıların Türk kardeşlerimizi bağımsızlığa kavuşturmak ve Türk birliğini kurmak yolundaki çabalarımzın o zaman Sovyetlere bağlı Türk solcuları tarafından engellendiğini ve onların etkileri ile Turancıların nasıl zindanlara tıkıldıklarını bilmiyor mu? Asıl hesabı eski tüfeklerden sorması gerek. Herhalde Milliyetçilerden değil!.

Milliyetçilik hastalık mıdır?

Cola Turka’nın reklamıyla başlayan milliyetçilik tartışmaları sertleşerek sürüyor. Reklamdaki milliyetçi ironiye alkış tutanlar olduğu gibi, bu vesileyle milliyetçilik konusundaki olumsuz düşüncelerini yeniden kamuoyu ile paylaşanları görüyoruz.

Her düşünce akımı ve ekolünün doğruları ve yanlışları var. Hiçbir akım tamamen yanlışlardan müteşekkil değil. Mevcudiyetini, bünyesindeki az sayıdaki doğruya borçlu birçok düşünce sistemi bulunuyor. Bir düşünceye ‘illet’ gözüyle bakmak en basitinden bu sebeple yanlış.

Bağlılarının, anlama ve hayata geçirme biçimlerinde ortaya çıkan şahsi hataları da düşündüğümüzde, hiçbir fikrin tek kalem hamlesiyle silinip atılamayacağı anlaşılır.

Ekonomik sınırların ortadan kalkmasıyla ya da sınır tanımayan sermaye hareketlerinin zorlamasıyla siyasi duvarların zayıfladığı bir gerçek. Kitle iletişim araçlarının gücünü arkasına alan küresel kültürün, yerel kültürlere mevzi kaybettirdiği ve toplumların geçen on yıllara göre daha az farklı olduğu da doğru. Doğal süreç içerisinde benzeşmenin kaçınılmazlığıyla birlikte, küreselleşmeyi dayatmak yanlış. Küreselleşme karşıtlarının kendilerini ifade ediş biçimlerinin yanlış olduğu gibi…

Milliyetçilik düşüncesinin, toplumları büyülediği geçen yüzyılın

başlarında en büyük darbeyi, çok uluslu bir devlet olan Osmanlı

İmparatorluğu yemişti. Bir kısırdöngü halinde, milliyetçilik duyguları kabarıp baş kaldıranlara tepki olarak, Türk teba içinde milliyetçi sesler yükseldi. Devleti yönetenler de bu rüzgâra kapıldı. Karşılıklı doz artırımının sürdüğü günlerde Türk aydınları, “Milletin kurtuluşu hamiyet–i diniye ile mi olur, hamiyet–i milliye ile mi?” tartışması yapıyorlardı.

İstiklâl Marşı ve Çanakkale Destanı gibi şiirlerin yazarı Mehmet Akif’in milliyetçilik yerine dinî dayanışmayı ön plana çıkarması, Türkçülüğü savunan cephede derin yaralar açmıştı. Günümüzde bile tartışmalarda Akif’in tavrı referans alınır. Arnavut asıllı olduğunu belirten Akif, milliyetçiliğin kötü sonuna örnek olarak ‘perişan yurdunu’ gösteriyordu.

Dünya, milliyetçiliğin aşırı biçimi olan faşizm türlerinden çok çekti. İki dünya savaşı, yirminci yüzyılın başında ve sonundaki Balkan savaşları ilk akla gelen kanlı faturalar. Fakat bunlardan hareketle milliyetçiliğin her çeşidini mahkum etmek, bütün milliyetçileri Hitler’e denk görmek sağlıklı bir düşünce olmasa gerek.

Hayatın doğal akışı içinde ortak paydaları paylaşan insanların, hatta aynı damak tatlarında buluşanların yakınlık duymasını yadırgamak, yadırgatıcı. Mesela doğduğum şehir Erzurum’u sevmem için dünyanın en güzel kenti olması gerekmiyor. Mazoşist filan değilim, ama kış ortasında paltomun yakalarının altına saklamaya çalıştığım kulaklarımdaki ince sızıyı bile özlüyorum.

Futbol fanatizminden nefret ederim, aynı şehrin iki takımı arasındaki maçlarda bile küfreden, döner bıçağı ile stada gelen hastalıklı kişilerin Milli Takım’ı destekleme tarzlarını kınıyorum. Lakin daha çok sevmem ve gollerine heyecanlanmam için Hakan Şükür’ün Ronaldo’dan daha yakışıklı ya da daha iyi olması gerekmiyor. Bütün annelerin çocuklarına karşı gösterdiği destansı fedakârlıktan etkileniyorum. Ama en fazla kendi annemi seviyorum.

Protesto yapıyoruz diye ülke bayrakları yakanları tüylerim diken diken seyrediyorum. Bayrağımız ya da Milli Marş’ımızın yüreğimde sebep olduğu çarpıntıyla ise gurur duyuyorum.

İnsanın insana üstünlüğünün, doğrunun ve gerçeğin peşindeki çabayla orantılı olduğu kanaatindeyim. ‘Bizden olsun çamurdan olsun’ zihniyetini çağdışı, hatta insanlık dışı buluyorum. Ancak aynı ülkeyi, aynı geçmişi paylaştığım ve geleceği birlikte inşa etmeye çalıştığım insanlara ‘biz’ demekten gocunmuyorum. Biz kavramını ırkçı yaklaşımlarla doldurmadıktan, sahip olduğum şemsiyeyi başka şemsiyelerle birleştirmeye, hiç olmazsa var olma hakkını savunmaya hazır olduktan sonra problem çıkmayacağını öngörüyorum. Ve oldukça sağlıklıyım…

Ayıp kelimeler: “Türklük ve Milliyetçilik

Bir ikilem yaşıyorum. Medyamızın, entellerimizin her gün, adeta elbirliğiyle “Türkiye’de ancak böylesi olur. Biz ancak bu kadarını yaparız” diyerek ülkemizi ve toplumumuzun, diğer ülke ve toplumlar karşısında aşağılanmasına ve bir aşağılık kompleksi pompalanmasına kızarken, diğer taraftan da her gün ortaya çıkan yeni yolsuzluklar, yozlaşma emareleri altında bunalıyorum. Son yozlaşma “vak’ası”, sporda ve futbolda bir hakem “Saha namussuza kaldı” diyerek, bazı hakemlerin şikeli ve şaibeli maçlara alet olduklarını iddia ediyor.. İnsanın -yozlaşmamış, çürümemiş bir şey kalmadı mı (tabii TSK dışında)-diye sorası geliyor!
DİBE VURMAK Biz şimdi neredeyiz ve nereye gidiyoruz? Bu durumdan nasıl kurtuluruz, “ufuklarımızı saran ve gittikçe artan inatçı sisten” nasıl sıyrılırız ve yeniden nasıl kendimize geliriz? Bir defa dibe vurmamız gerekir diye düşünüyordum. Ama deprem felaketinden sonra daha ne kadar dibe? O dipden de ayaklarımızı yere vurarak şöyle bir su yüzüne çıkmadık… Aksine ortaya yeni çamurlar çıktı. Cumhuriyetin ilk yıllarında “övünen, güvenen, çalışan ve doğru olan”, içtenlikle “Ne Mutlu Türküm” diyen yekpare bir millet idik… Bunlar, bugünün ortamında adeta hamasi, içi boş sözler gibi geliyor ve kasden de öyle gösteriliyor… Ama, özellikle gençler, inanın bana, bu gerçekten böyle idi, bizim kuşaklar gerçekten öyle idik!
NE OLDU DA… Ne oldu da değiştik, temel değerlerimizi yavaş yavaş mı; hızlı hızlı mı, kaybettik ve hâlâ da kaybediyoruz? İletişimin yaygınlaşması ile birlikte başka ülkelerde kendilerine özgü sebeplerle vaki olan ahlaki değer değişiklikleri ve yozlaşmalar bize de sirayet etti. Globalizm, demokrasi ve özgürlük yanlış anlaşıldı, suiistimal edildi ve edilmekte. Tabii bu ortam içinde milli birliğimiz, ahlaki değerleri ile birlikte tahrip edildi.
MİLLİYETÇİLİK Bir zamanlar “milliyetçilik”, Cumhuriyetin en temel ilkesi idi..Cumhuriyeti kuran partinin altı umdesinden en önceliklisi idi. Önce bu partinin bazı mensupları, “Atatürkçüyüz” diye diye, onun bu baş ilkesine ihanet ettiler ve adeta apandisit gibi işe yaramaz, hatta kesilmesi gereken bir parça haline getirdiler. Bugün, bazı “enteller” arasında “milliyetçilik” en azından “demode” en fazlasından “ayıp” bir kelime. Milliyetçiliği kötülemek günün modası. Her fırsatta bütün kötülüklerin altında milliyetçiliği görüyorlar… Bununla birlikte “milli devletin” de iflas etiğini, artık açıkça söylüyorlar. Onlara göre “Devlete göçerten” de Milliyetçilik!
DEPREM VE MİLLİYETÇİLİK
Bugünlerde bazı densizler depremin bir “ilahi ikaz” olduğunu söylüyorlar ya, ondan da önce, soldaki densizler “Deprem ve Milliyetçilik” başlıklı yazılarda, deprem felaketinin altında da “milliyetçiliği” aramışlar, sanki depreme ve sonra yaşananlara milliyetçilik sebep olmuş gibi milliyetçiliği hedef tahtası yapmak istemişlerdi! Daha önce de Türkiye’de milliyetçiliğin sembolü ve başlıca odağı olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin seçimlerde büyük fark atarak hükümete ortak olmasını “en büyük felaket” addetmişlerdi.. “Milliyetçi” kelimesi onlarda Pavlov’un köpeklerindeki reaksiyona benzer tepkilere yol açıyordu ve hâlâ da açıyor.
BİLİNÇLİ ÇABA Bana öyle geliyor ki, “Devlet” gibi “Millet ve Milliyetçilik” ve “Milli Devlet” gibi temel kavramları, geleneksel, değerleremizi, kutsal bildiğimiz simgeleri tahrip etmek için, içerden ve dışardan, bilinçli çabalar sürdürülmektedir. Silinmek istenen kavramlar arasında “Türk” ve “Türklük” te var. Bazıları Türk yerine, o da lütfen, “Türkiyeli” deyimini koymaya çalışıyorlar.. “Anayasal Vatandaşlık” ucubesi de bu çabaların bir uzantısı. Utanmasalar, vatanımıza “Türkiye” yerine, “Anadolu Cumhuriyeti” veya “Anadolu-Rumeli Cumhuriyetleri” veya Öcalan’ın teklifi üzere, “Kürt-Türk Demokratik Cumhuriyeti” diyecekler… Can Dündar, bu yolda bir adım atmış. CNN Türk’ün yayınlara başlaması dolayısı ile bu televizyon kanalına niçin Türk dendiğini sorguluyor, bunu adeta ayıp addediyor… Ne denecekti ki? Bilmem “Türk” birilerine niçin batar? Ondan evvel Çetin Altan da artık Türklük yerine Dünya vatandaşlığının kaim olacağını, milli bayrağımızın “turistik flama” haline geleceğini, generallerin apoletli teşrifat memurları olacaklarını yazar durur.. Türkiye’nin bu kavram kargaşalarına nasıl ve nerede düştüğünü sorgulamak gerek.. Acaba nerede yanlış yaptık? Bu kafaları kadar sicilleri de karışık insanlar nereden ve nasıl türediler?

 

Acı tecrübelerin öğrettiği

İnsanoğlunun mayasındaki bozukluğa bakın ki, dünya sahnesine geldiği günden beri, geçen şu kadar bin senede meydana getirdiği tarihi hep kanla yazmıştır!
Bu, insan nev’i içerisinde, kötülerin çokluğunun açık bir delilidir. İyiler ve güzellikler, daima azınlıkta kalmıştır. Şu halde, bunca kötülerin ve kötülüğün karşısında, iyilerin ve güzelliklerin korunması, arkasında koruyucu güç olarak mutlaka bir demir yumruğu gerektirmektedir! Peygamberlerin vahiy yoluyla getirmiş oldukları dinlerin va’zettikleri dışında; iyiyi kötüyü insanoğlu hep deneme-sınama yoluyla öğrenebilmiştir. Bu da, çok pahalıya malolmuştur. Hâlâ da olmaya devam etmektedir. Herşeyi Batı’dan devşirdiğimiz için, değerlendirmelerimiz ve yargılarımız da değişti. Batı, neyi, ne kadar veriyorsa onunla yetiniyoruz! Halbuki Batı, bir Ortaçağ karanlığını ve vahşetini yaşadı. Asırlar boyu süren bu zifiri karanlıkta insan, sürüden farksız hatta daha aşağı idi. Zira Batı’da mektep-medrese yoktu. Okuma-yazma bilenler yalnızca papazlardı. Onlar da, sıfır rakamını bilmeden, Romen Rakamları ile işlem yapabiliyordu! Ellerindeki tek kitap, birbirini tutmayan çeşitli İncillerdi. Kendilerinden öncekilerin yazdıkları ve Tanrı kelâmı diye yutturdukları bu İncillere göre de dünya düzdü! Bizdeki yarı aydın, Batı’daki bütün kuruluşların altında papazların imzasını görünce, küçük dilini yutar ve; (Şu Hıristiyanlığa bakın; ilme ve fenne ne kadar kıymet veriyor ki, bunca filozof, kâşif, ilim ve fen adamı hep papaz!) Oysa Ortaçağ, İslam dünyasının altın çağıdır. İlimde, fende, idarede ve medeniyette… Zira, Müslümanlık, ilmi, kadın olsun erkek olsun herkese farz kılıyordu. Müslümanlıkta en üstün rütbe âlimlik rütbesi idi; ve ilim mü’minin yitiği olup, Çin’de olsa, onu bulup alması gerekiyordu. Avrupalı papazlar, Müslümanların ilim kitapları ile, mektep ve medreseleri ile ilk defa Endülüs’te karşılaştılar. Ve dinden çıkma (Aforoz edilme) pahasına gerçekleri söylediler. Bu söylemlere inanmak zorunda kalan Batı, kurtuluşu, bu yalan ve yanlışlarla dolu Hıristiyanlığı reforme (değiştirip, yenilemek) etmekte buldu. İncillerde, dünya hayatına ait hüküm bulamayan Batı, yönünü, büyük bir taassupla, aydınlandığı İslam’ın nûruna değil de yine kendi köklerine (eski Roma) çevirdi.
Halkı, hatta kralları kilisenin dayatmalarından kurtardı. 1789 Fransız İhtilali ile dinden (kilisenin taassubu ve zorbalığı) uzaklaşma resmileşti. Öyle ki, bu ihtilal, aslen papaz olan kimyager Lavoisier’i asarken, (Cumhuriyet’in ilim adamına ihtiyacı yoktur!) diyebildi. Fransız ihtilali ile Batı’da gelişen fikir; dinden uzaklaşmanın yanında Milliyetçilik akımı idi. İşte biz, Batı, Batı derken esinlendiğimiz yegane kaynak bu Fransız İhtilali etrafında gelişen fikirlerdi (Laisizm ve Milliyetçilik) Milliyetçilik fikri, adeta bir uyuz seyyaliyetiyle öylesine süratle bir gelişme gösterdi ki, bütün imparatorlukları yıktı. Bunların yerine ulus-devlet denilen modeller kurulup geliştirildi. Birinci Cihan Harbi, işte bu imparatorlukların topraklarının bölüşümü yüzünden çıkmıştı. Bizim Cihan Devletimiz de işte bu hengamede parçalanıp paylaşılmıştır. Milliyetçilik fikri git gide ırkçı bir hüviyete bürününce, gerçek yüzünü göstermeye başladı. Pandora’nın kutusunu ilk açan Almanlar oldu. Ve 2. Cihan Savaşı patladı. İçine dahil olmadığımız bu savaşta Batı’lı devletler, eski sömürgelerine kavuşmak istediler ancak; savaşın sonunda ellerindeki sömürgelerden de oldular! Ama, bunca kan ve gözyaşından sonra, bir şeyi keşfettiler. Artık, milletler ve devletler, toplu katliamlara (savaşlara) meydan verilmeden sömürülecekti! Batı, onca tecrübeden sonra, kendi içinde bunu başardı. Doğu ise ya sömürülüyor ya da birbirlerinin gözlerini oymaya devam ediyor!

Milliyetçilik nedir?” üzerine 1 düşünce

  1. Milliyetçilik damarım kabardı. İçim içime sığmıyor. Arkasına düşüp gidecek bir lider arıyorum. Ancak, hemen belirteyim ki, ister adının daha ilk kelimesi ‘milliyetçi’ olsun, ister bu ibare tüzüğünde bulunsun, ister oklarının arasında saklı olsun. Bunların hiçbirisi değil benim istediğim milliyetçilik.
    Japonlarınki gibi istiyorum. Benim liderim de tıpkı Japon liderler gibi, “Ey halkım. Sizden el ele verip Avrupa’yı geçmenizi istiyorum. Tek rakibiniz ABD olsun” desin istiyorum. Hadi o çıta ‘yüksek’ diyelim. Güney Kore olsun bari: “Ey Koreliler. Size hedef gösteriyorum. Japonları geçin!” Bugün bir Koreli mesaisine resmi saatten önce başlamayı, bir nev’i ibadet görüyor. İş yerinde mesai sabah 08’de başlıyorsa; o, en geç 07’de işbaşı yapıyor. Keza akşamları. Mesai 18’de bitti diye çıkıp gitmiyor. İşi terk ettiği en erken saat: 20.
    İster Japonya olsun ister Güney Kore. 1950’lerde onlarla bizim aramızda ne fark vardı? Nüfusumuz da, sanayimiz de, eğitimimiz de, insan kaynaklarımız da üç aşağı beş yukarı aynıydı. Ya şimdi?
    Hadi, onlar doğumuzdaki ülkeler. Şöyle göz ucuyla bir de batıya bakalım. Almanya mesela. 1950’lerde onlar da farklı değildi, hemen hemen bizim gibiydi. Cermen soyunun birbirine kenetlenmesiyle ekonomik ve sosyal başarı elde etti bu ülke. Siyasi dalgalanmaların içinden bile zaferle çıkmayı bildi. Fransızlar da öyle. Bugün bile Fransızca’dan başka bir dilin çevrelerinde konuşulmasına tahammül edemezler.
    Bir avuç Hollanda’ya ne demeli? Dünyanın en global düşünen ve en fazla tasarruf yapan ülkelerinden birisi.
    Bizim partilerimizin hemen hepsi milliyetçi aslında. İsimleri birbirinden farklı olsa da milliyetçilik felsefeleri aynı. ‘Devletçiliği’, bu millete ‘milliyetçilik’ diye yutturmayı bir marifet saymaları yok mu, deli ediyor beni. İfrit oluyorum.
    Biri de kalkıp, “Milletim. Milletim. Milletim” dese ne olur sanki?
    CHP ‘solcu’ olduğunu iddia eder ama bal gibi devletçi. MHP ‘milliyetçi’ olduğunda ısrarcı ama ondan daha devletçisi yok. Ya SP? O da taş gibi devletçi. Diğer kitle partilerinin ise gölgede söylediğinin güneşte söylediğini tutmadığını bilmem söylemeye gerek var mı?
    Benim istediğim bunların hiçbirisi değil. Yunan liderler bile ‘Türk tehlikesi’yle korkuttukları halklarını, AB’ye sokmayı başardılar da bizim siyasetçilerimiz neden ha bire günü kurtarmaya çalışıyorlar, anlayamıyorum bir türlü.
    “Ey Türk halkı. Sıkıntıdayız. Borcumuz var. İnsanlarımız aç ve fakir. Gelin el ele verip fakirliği yenelim. Avrupa’yı geçelim” demek çok mu zor? Böyle diyen bir liderin arkasına ahalinin takılmayacağından mı korkuyorlar acaba?
    Bence bunların hepsi birer evham. Şayet bu millet, “Köprüyü sattırmam” diyenlerin peşine takılmışsa; “Fabrika yapan fabrika yapacağım” diyen ‘ağır sanayici’lerin ardından gitmişse; “Emeklilik yaşını 55’e indireceğim” diyene oy vermişse; “Gelin çalışalım. Başka çaremiz yok” diyenin ardına haydi haydi takılır. Yeter ki, dürüst ve samimi olsun.
    Şu millet bunu hak edecek ne yaptı acaba?
    Kimi televizyon karşısında kaynana ve mafya dizisi izleyip vakit öldürüyor, kimi hastane kuyruğunda hastalık hastası oluyor, kimi icra kapısında kriz geçiriyor, kimi kapkaççıdan korunmak için evden çıkmıyor, kimi de kahve köşesinde heba olup gidiyor. Acıyorum şu millete, acıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>