Antika sevgisi

Siz antikaların kuzu kuzu yattığına bakmayın, bu yaşlı kurtlar hem fettan, hem davetkârdırlar. Göz kırparlar, çelme takarlar, ayağınıza dolanırlar. İnsanı ayartmak için ne gerekiyorsa onu yaparlar. Çok tatlı ama bir o kadar belâlıdırlar.

Olur mu demeyin. olur! Bir gün yan sokakta yatan bir Şevrole hurdası kalbinizi çalıverir. Çürüktür, paslıdır, pistir ama rüyalarınıza giriverir. Bu külüstür tüm zamanınızı çalar, bırakın gündüzünüze gecenize bile ipotek koyar. Zaten Antika sevdası yaz aşkı gibidir, ansızın başlar. Kimi eski bir daktiloya vurulur, kimi çini sobalara şiir yazar.
İşte müzayedelerin mantığı da bunun üzerine kurulur. İnsanlar çarpıldıkları parçaları başkasına kaptırmamak için tarifsiz bir heyecana kapılırlar. Bayraklar havalandıkça fiyatlar uçar. Nasıl şunnacık bir kar topu, koca bir çığ koparırsa, el kadar kandil koca koca rakamları peşine takar. Müzayedeci “Sat… Saat… Sattım!” deyip çekici gonga vurunca akıllar başlara gelir ama… Meğer ki geçmiş ola..
Bir varmııış bir yokmuş…
Hatırlar mısınız bilmem bir zamanlar ortalık antika kaynardı. Sıradan evlerde bile bir pirinç somya, bir ceviz kasalı radyo, elle çevilen bir dikiş makinesi, ateşle ısıtılan bir ütü, bakır sahanlar, siniler, mangallar, Osmanlıca kitaplar olurdu. İşin hoş yanı bunlar nesiller boyu korunmuş, kollanmış ve itina ile saklanmıştı. Ama hayat hızlı değişiyordu, şimdi kumaşı elektrikli makinelerle “vınnn” diye çekivermek varken kim kol çevirirdi? Ütüyü prize takmak dururken o demir alametlere köz doldurmak çekilir eziyet miydi? Bazıları bakırları kalaycıya taşımaktan bıktı, bazıları sandalyenin sık çıkan bacağından sıkıldı. O güzelim kitaplar ya çatı arasına atıldı, ya da sobalarda yakıldı. Ağır kamil saatlerin yerine pilli plastikler geldi, Bünyanlar kaldırıldı, makine malları döşendi. Öyle ya muassır medeniyetin eşiğinde eyleşen Türk genci lambalı radyoların ısınmasını mı bekliyecekti? Modernleşme adına aliminyum tencerelerin ocağa oturtulduğu, melamin tabakların soframıza kurulduğu yıllarda uyanıklar çok mal topladı. Eskiciler güzelim parçaları parayla pulla değil, tahta mandalla, naylon leğenle kapattı. Şimdi çarşıyı gezenler “Aaa bu babaanneminkinden değil mi” diye sarıldıkları sehpanın fiyatını öğrenince şok oluyorlar. Zorla nazla kapıcıya kakaladıkları dolapların dolarla satıldığını görünce dizlerini dövüyorlar. Hasılı ebeveynlerinin dağıttıklarını, çocukları topluyor.
Değirmenin suyu nereden?
Horhor çarşısının en büyük kaynağı miras. Diyelim yaşlı bir kadın (ya da adam) ölüyor. Bir odada cenaze yatadursun o güne kadar kapısını çalmayan kızlarıyla, oğulları (hatta gelinler ve damatlar) içtima oluyorlar. Paralar ve tapular için yaman kavgalar yapılıyor ama iş eşyalara gelince dönüp de bakan olmuyor. Bir eskici çağırıyor ne var ne yoksa verip kurtuluyor, akılları sıra temizlik yapıyorlar. Bazen de aksi oluyor. Evladların, rahmetlinin malına sahip olacakları tutuyor. İçlerinden biri “şu bakır siniyi ben alsam” dedi mi gürültü kopuyor. İş inada biniyor, eşyalar ne ona, ne öbürüne yarıyor. Üç kuruşa eskicinin birine veriliyor.
Evden eşya çıkaranlardan biri de gelinler. Kaynanasının hatıralarını evden uzaklaştırarak koca kazanacaklarını ya da intikam alacaklarını sanıyorlar. Bakır fiyatına kiloyla sattkları buhurdanlığın nesli kesilmiş bir tombak olduğunu bilmiyorlar. Öfke ile kalkıp zararla oturuyorlar.
İhtisasları ayrı ayrı
Bu çarşıda herkes kendi işini yapıyor. Mesela Niğdeli Halil’in ihtisası ayna. Asırlık çerçeveleri onarıyor. Kırıkları yapıştırıyor eksikleri tamamlıyor, yetmedi altın varak ile kaplıyor.
Kandiller, şamdanlar, avizeler, fenerlerle dolu bir dükkanda kaybolan Mustafa Özkan “kendimizi birdenbire camların içinde bulduk” diyor, “ışıklar dans etmeye başladı mı içimiz eriyor. Şu asırlık gaz lambası kimbilir kaç talebenin kitabını, kaç zabitin haritasını aydınlattı. Kaç kınalı gelin, kaç yumuk elli bebek gördü. Porselen kesmek, cam delmek herkesin harcı değil. Bak demincek bir İtalyan geldi iki kare çekmek için izin aldı iki saatte çıkamadı”.
Şimdi tam zamanı
Doğan Kahraman çarşının eskilerinden biri. Fransız bayhular, somaki mermerli ampir masalar, jartiyerler, koltuklar satıyor.
“Bu iş keyif işi, haliyle krizlerden çok etkileniyor. Şimdiki mobilyalar fabrikasyon, usta ile çırağın farkı belli olmuyor. Alırken dolarla, satarken kuruş etmiyor. Ama eskiden usta işe ağacı seçerek başlıyordu. Kütüğü önüne koyup kara kara düşünüyor, damarlara en uygun motifleri seçiyor ve sabırla oyuyordu. Yani alınteri vardı, bilgi vardı, maharet vardı. Antika her zaman antika. Al, kullan, satarken para kazan. Yeni mobilya ısıdan nemden etkilenir, bozulur. Ama eski eşya baharını da, kışını da gördü. Zaten sunta denilen şey sıkıştırılmış yonga, hiç ağaç ile kıyası mümkün mü” diyor.
Osman Doğan 20 sene çeltik fabrikalarında işçilik yaptıktan sonra sedef kakmalara merak salmış. Hakimden hekimden çevre edinmek hoşuna gidiyor. Bize hatıralarından birini bağışlıyor: “Bir ara kelli felli bir adam geldi. Aldığı zaten üç kuruşluk şey. Bir de KDV’den kaytarmak için ‘fatura almasak olmaz mı?’ demesin mi. Adama bir sert çıktım sorma. Birden ortalık karıştı, yanındakiler ellerini bellerine attılar. Adam “Aferin! Hep böyle ol e mi” dedi. Meğersem ki Fahri
Korutürk imiş iyi mi?”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>